Hayrettin Karaman İmam Rabbani'yi anlattı

Birlik Vakfı Bursa Şubesi, Cuma Meclisi’nde Hayrettin Karaman’ı ağırladı. Türkiye’nin yetiştirdiği önemli fıkıh âlimlerinden olan Hayrettin Karaman, programda İmam Rabbani ve onun 'Mektubat' adlı eserini merkeze alan bir sohbet yaptı. Ahmet Serin yazdı.

Hayrettin Karaman İmam Rabbani'yi anlattı

 

 

Birlik Vakfı Bursa Şubesi, Cuma Meclisi’nde Hayrettin Karaman’ı ağırladı. Türkiye’nin yetiştirdiği önemli fıkıh âlimlerinden olan Hayrettin Karaman, Cuma Meclisi’nde, İmam Rabbani ve onun “Mektubat” adlı eserini merkeze alan bir sohbet yaptı.

Uzun süre üniversite hocalığı yapıp binlerce öğrenci yetiştirmiş olan Hayrettin Karaman’ın sohbetinin kalabalık olacağı, önceden de tahmin edilebilirdi. Gerçekten de Karaman Hoca’nın sohbeti, “İğne atsan yere düşmez!” denilen bir kalabalığa sahipti. Her eğitim grubundan, her yaştan ve her meşrepten insan oradaydı ve herkes de can kulağıyla Karaman Hoca’yı dinledi sohbetin sonuna kadar.

Hayrettin Karaman, görünürde kendi hayatını anlatacağını ama aslında bu hayatı biçimlendiren kişinin İmam Rabbani olması dolayısıyla, kendi hayatından yola çıkarak İmam Rabbani’yi anlatmış olacağını belirterek başladığı sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben fıkıhçıyım, İmam Rabbani ise mutasavvıf. İçinizden bazıları, ‘Fıkıhçının mutasavvıfla ne işi olabilir?’ diyebilir. Unutulmamalı ki fıkıhçının işi İslam hukukudur, yani şeriattır. Dolayısıyla her şey fıkıhçının ilgisi dâhilindedir. Bundan da öte, İslam, kompartımanlara ayrılan bir din değildir, bir bütündür. Dolayısıyla, dinin her boyutu Müslüman’ı ilgilendirir.”

Anadolu insanı için din önemlidir

Hayrettin Karaman, düşüncesinin şekillendiği çağlar olan ilk gençlik yıllarındaki ortamı daha iyi kavramamız için, o zamanın dini-kültürel ortamına da değindi kısaca. Anadolu insanı için dinin her zaman önemli olduğunun altını çizen Karaman, sözlerini şöyle sürdürdü: “Anadolu insanı için din hep önemlidir. Çocukluğumuzdaki sohbetlerde dini menakıpnameler anlatılırdı. Ben de böyle bir ortamda büyüdüm. İmam hatip lisesinde okumak için Konya’ya gittim. Konya’da hocalarımız, tasavvufa taraftar olanlar ve tasavvufa düşman olanlar şeklinde ikiye ayrılmıştı. Hocalar öğrencilerine rehberlik yaparak onları etkileyen şahsiyetlerdir ama bizim hocalarımız, tasavvufa bakış açıları yüzünden kafamızı karıştırıyordu. Ben de bu kafa karışıklığını yaşıyordum. Bir gün Konya’da Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan ve Konya’da belediye başkanlığı yapmış âlim bir zatın Mevlana konulu konferansına gittim. Etkilendiğim bu konferans sonucu Farsça öğrenmeye karar verdim. Bu dönemde hem Farsça çalıştım hem de Mesnevi’yi incelemeye başladım.”

Çorum yılları ve İmam Rabbani ile tanışma

Konya’dan sonra Çorum’a gittiğini söyleyen Hayrettin Karaman, Çorum’da katıldığı bir sohbette hem kafa karışıklığının gittiğini, hem de hayata bakışının netleştiğini şu sözlerle anlattı dinleyenlerine: “Sonra Çorum’a gittim. Orada katıldığım bir sohbette, bir zat Mektubat-ı Rabbani’yi anlatıyordu. Konya’daki hocalarımın, tasavvuf ve mutasavvıflar hakkında anlattıklarından dolayı kafam karışıktı. Mesela o hocalardan bir kısmı için İbn-i Arabî 'Şeyhu’l-Ekber' iken, bir kısmı için 'Şeyhu’l-Ekfer' idi. Oysa İmam Rabbani, Mektubat’ında olaylara böyle bakmıyor, toptancı bir yaklaşım sergilemiyordu. İmam Rabbani, İbn-i Arabî konusunu manevi makamlar ve insanın halleri üzerinden anlatıyordu. Üstelik bunu da muğlâk ifadelerle yapmıyor, İslam dairesi içinde kalarak delillendiriyordu. Bu bakış açısı beni çok etkilemişti. Sohbetten sonra, sohbeti yapan zata İmam Rabbani’yi sordum, o da bana İmam Rabbani ve onun dev eseri Mektubat hakkında bilgi verdi. O geceki sohbette yine iki çeşit velayet makamı olduğunu, bunlara ‘Velayet-i kübra’ ve ‘Velayet-i sugra’ dendiğini öğrendim. Buna göre, her veli, peygamber değildi ama peygamberlerin tümü elbette veliydi. İşte ‘Velayet-i sugra’ denilen veliler, diğer velilerden makam ve rütbece daha düşük olanlardı ve bunların bazı sözleri, bazı halleri şeriatın zahiri ile çelişebiliyordu. Peygamberlerin de içinde bulunduğu diğer velilerin söz ve hayatlarının ise, şeriatla hiçbir şekilde çelişmesi mümkün değildi. Bu konu, kafamı kurcalayan önemli bir konuydu ve ben, şimdi sizlere ayrıntılarını anlatmadığım bu konunun ikna edici cevabını Mektubat’ta bulmuştum.”

İnsanımız, değer karmaşası yaşıyor

Sohbetini günümüz Türkiye’sindeki olaylar ve İslam algısıyla da ilişkilendiren Hayrettin Karaman, günümüz insanının kafasında müthiş bir değer karmaşası yattığını söyleyerek bunu çarpıcı bir soru üzerinden somutlaştırarak şöyle anlattı: “Ülkemizde özellikle son zamanlarda büyük bir değer karmaşası yaşanıyor. Şimdi mesela, ülkemizde yaşayıp da Müslüman olduğunu söyleyen birçok insana, ‘Hz. Ebubekir mi yoksa Mevlana ve Yunus Emre mi daha büyüktür?’ diye sorsanız, çoğunun vereceği cevap bellidir. Bu elbette Mevlana ve Yunus Emre’nin suçu değildir ama böyle de bir vakıa var. Keza, Mevlana’nın, ‘Ne olursan ol, yine gel.’ sözünü ben Hazreti Peygamber’in kâfirleri İslam’a çağırması gibi bir davet olarak anlıyorum. Burada Mevlana, insanları tıpkı Hazreti Peygamber gibi İslam’a davet etmektedir bence; ama diğer insanlar Mevlana ve Yunus Emre’nin bu sözlerinden ötürü onların sunduğu İslam’ı çok gevşek, çek geniş bir İslam olarak görüyorlar. İnsandan çok şey beklemeyen, insana ağır gelmeyen bir İslam olarak görüyorlar. Oysa İslam, ilk anda insana ağır ve zor gelir. İslam’ın insandan talepleri vardır çünkü. İmam Rabbani’nin insanlara sunduğu İslam, insandan ciddi sorumluluk bekleyen bir İslam’dır. Hal böyle olduğu için de insanlar, kendilerinden sadece inanmayı isteyen 'Yunus İslam'ına, 'Mevlana İslam'ına yönelirlerken, kendilerine ciddi sorumluluklar yükleyen 'İmam Rabbani İslam'ından uzak durmaktadırlar. Bu uzaklıkta, elbette ki kariyerlerinde, “din âlimi” sıfatı bulunan birçok insanın medyada yaptığı konuşmaların da payı vardır.”

Medya âlimleri, İslam’ı kişilere uyduruyor

Türkiye’deki medya düzeninin orijinallik değil taklit üzerine kurulu olduğunu söyleyen Hayrettin Karaman, bir kanalda başlayıp ilgi gören bir programın kısa zamanda diğer kanallarda da kendi inanç ve meşreplerine uyarlanarak yayınlanmaya başlandığını söyledi. Karaman, bu furyaya dini sohbetlerin de eklendiğini söyleyerek, bu sohbetleri yapan kişilerin tavırlarıyla ilgili şunları anlattı: “Özellikle medyanın yayılmasıyla birlikte birçok kanalda dini sohbetler yayınlanır oldu. Ama bunları kendi anlayış ve kendi meşreplerine göre yayınladılar. Bu programlarda sohbet yapan bazı din adamları, kişilere göre İslam üretti. Biz onlar gibi demiyor, onlar gibi yapmıyoruz. Biz, kişilerin İslam’a uymaları gerektiğini söylüyoruz ki, doğrusu da budur; çünkü İslam, insana sorumluluk yükleyen bir dindir.”

İmam Rabbani: İnsanı iman, amel, ihlâs kurtarır

Hayrettin Karaman, destansı bir hayatı olup, “İkinci bin yılın yenileyicisi” sıfatına sahip İmam Rabbani ve İmam Rabbani’nin insanlara sunduğu İslam’ın, belki de bilerek unutturulmaya çalışıldığını söyleyerek, İmam Rabbani’nin İslam anlayışından birkaç ilkeyi dinleyicilerine şöyle aktardı: “İmam Rabbani’ye göre bir Müslüman’ı kurtaracak şey üç tanedir: İman, amel ve ihlâs. Ama bu üç şeyi de ciddi kaynaklardan öğrenmek gerek. İmanı kelamcılardan, ameli fıkıhçılardan öğrenmelidir insan. Bir insan ancak böyle yaparak kendisini kurtarma yolunda adımlar atabilir. Böyle yapan bir insan, zahiri şeriata adım atmış olur. Bundan sonraki aşamalarda kendisini ‘tarikat, marifet, hakikat ve tekrar şeriat’ beklemektedir. İlk şeriat, zahiri şeriattır. Bu aşamada insanlar ibadetlerini yaparlar ama ibadet henüz onlar için ‘zevk’ haline gelmemiştir. Son şeriat ise, batıni şeriattır. Bu makama gelen Müslümanlar, ibadetlerinden zevk alır. İbadetler artık onda külfet değildir. Bunlar da ancak ihlâs makamına ermekle olur. Kişi eğer ibadetlerini bir görev anlayışıyla yapıyor, bazı ibadetler ona külfet gibi geliyorsa, o kişi zahiri şeriat makamındadır; bu makamda olanların kıldığı namaz, peygamberlerin kıldığı namaz gibi değildir. İşte bu makamlara gelebilmek için, ihlâs makamına gelebilmiş birisinin terbiyesine/eğitimine ihtiyacı vardır insanın.”

İmam Rabbani ve günümüzden bir olumsuz örnek

Hayrettin Karaman, günümüzdeki İslam algısı ve günümüzün muteber (!) şahsiyetlerinin kimler olduklarını, başından geçen bir örnekle açıkladıktan sonra, İmam Rabbani’nin neden önemli olduğunu bir kez daha şu sözlerle anlattı: “İmam Rabbani, tasavvufu hurafelerden arındırıp yeniden sistematize ettiği için ve İslam’a giydirilmeye çalışılan hurafelere karşı çıktığı için önemlidir. Tersinden bir örnek vererek konuyu daha iyi anlayabiliriz sanırım. Kendisi Türkiye’de ikamet etmeyen ve hem Türkiye’de hem de dünyada birçok müridi bulunan tanınmış bir şeyh, görev yaptığım okula ziyaret için gelmiş. Dersimden çıkıp bir arkadaşımın odasına gittiğimde, o şahsın orada olduğunu gördüm. Bosna Hersek’te oluk oluk Müslüman kanı aktığı günlerdi o günler. Demek ki ona Bosna Hersek’te olanlarla ilgili bir şey sormuşlardı ki o zat şunları diyordu: ‘Bırakın Bosna Hersek’e savaşa gitmeyi falan, Kelime-i Tevhid’i yüz bine çıkarın, yeter!’ dedi. Şimdi o zata sorarlar: Hazreti Peygamber, Kelime-i Tevhid getirmeyi bilmiyor muydu da, en sevdiği insanların şehit olduğu savaşlara girdi. İşte İmam Rabbani’nin İslam ve tasavvuf anlayışı bunlara karşı çıkan bir tasavvuf anlayışıdır ve bunun için de önemlidir.”

Hayrettin Karaman sohbetini, İmam Rabbani’nin destansı hayatından kesitler aktararak sona erdirdi. Sohbetin sonunda Hayrettin Karaman’a vakfın plaketi takdim edildi.

 

Ahmet Serin, bereket dileyerek yazdı

Güncelleme Tarihi: 30 Aralık 2013, 17:28
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26