Halifelik bir 'muhalefet odağı' olarak algılandı

Mart ayının başında, hilafetin kaldırılışının 90. yılına gireceğiz. Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde İLEM’de, Ali Satan Hoca tarafından 'Halifeliğin Kaldırılmasını Yeniden Düşünmek' başlıklı bir konferans verildi. Sadullah Yıldız konferanstan notlarını aktarıyor..

Halifelik bir 'muhalefet odağı' olarak algılandı

 

 

Mart ayının başında, Müslümanlar olarak tespih tanelerinin buluştuğu noktadaki imamenin yokluğunun -hilafetin kaldırılışının- 90. yılına gireceğiz. 90 yıldır Müslümanlar’ın bir halifesi yok. Cumartesi günü İLEM’de, Ali Satan Hoca’dan, “Halifeliğin Kaldırılmasını Yeniden Düşünmek” konferansında, o dönemin iç-dış politikası etrafında hilafet müessesesine ve halifenin vaziyetine dair meseleleri dinledik.

Hilafet; Hazreti Peygamberin vefatıyla, onun şer-i şerife taalluk eden yetkilerini kullanmakla başlayan ve 1924’e kadar kesintisiz devam eden bir büyük gelenek. Müslümanlar’ın en üst seviyede temsil edildiği ve İslam birliğinin sembolü olan müessese halifelik. İlga sürecine girmeden evvel Ali Hoca, hilafete dair bazı ön bilgiler verdi. Bunlar, “birden fazla halifenin varlığına cevaz veren ulema”nın İslam tarihinde olması meselesi ve siyasî yaptırım gücüyle dinî nüfuzu itibariyle halifelik mevzuları... Hilafetin, Yavuz Sultan Selim’le birlikte Osmanoğulları’na geçtiği malum; ancak Ali Hoca’nın ifadelerinden öğreniyoruz ki, Sultan Selim’den evvel Sultan Fatih ve II. Murad da bu sıfatı kullanırlarmış. Burada aranan vasıf İslam’ın emirlerinin, özellikle cihat emrinin tatbiki ve padişahlar da bunu yerine getirmeleri sebebiyle sıfatı kullanmakta beis görmemişler. Osmanlı padişahlarının bu sıfatı sık tercih etmediklerini ama bu durumun Küçük Kaynarca Antlaşması’yla (1774) değiştiğini söyledi Ali Satan.

İngilizler İstanbul hilafetine rakip çıkarmak istemiş

1774’te yeni bir süreç başlıyor ve 1030 senelik İslam beldesi Kırım’dan çekilişimizle Osmanlı, burada yaşayan Müslümanlar üzerinde etkili olabilmek için elinde bir koz olmasını istiyor. Halifeliğin sıfat olarak “kullanılışı” böyle başlamış. Ali Hoca, bölgedeki Müslümanlar’la alakalı meselelerde, Osmanlı halifesinin hukukunun söz konusu edilmesinin önemli olduğunu söyleyip devam ediyor: “Camilere imamların atanması demek, bu bölgedeki medreselerin imamlarının, ders müfredatının belirlenmesi demektir. Bir de İslam vakıflarının idaresi ve kontrolü demek. Yani bugünkü Balkan topraklarının üçte birindan siyaseten çekildiğimiz anda halifelik bağlamında kullanabileceğimiz güç bu nispetteydi.”

Bir Avrupa yüzyılı olan 19. asra geldiğimizde ise, halifeliğin üzerinde daha stratejik planların yapıldığını, İslam coğrafyasına doğru emperyal bir genişlemeyi başlatan Avrupa’ya karşı, 20. yüzyıla girerken direniş gerçekleştiren tek bağımsız devletin Osmanlı olduğunu görüyoruz: “Dolayısıyla Avrupa karşısında Müslümanlar’ın yardım alabilecekleri tek merkez hâline geliyor Osmanlı. Halifenin de ister istemez artan bir popülaritesinden, bilinirliğinden bahsedebiliriz.” Burada, artan bilinirlikte iki etkeni vurguluyor Ali Hoca: İletişim araçlarının yaygınlaşması ve bilhassa II. Abdülhamid’in istihbarat politikaları.

Müslümanlar kendi arasında ilişki ve irtibatlarını geliştirirken emperyalist devletlerin de bundan haberi olmuyor değil. Hoca’nın belirttiğine göre 1850’lerde Hollanda dış işlerinin Londra’ya yazdığı raporda, “Doğu’da bir şeylerin olduğu, başarılı olması hâlinde hem Hollanda hem İngiltere için iyi sonuçların ortaya çıkmayacağı” ifade ediliyor. Avrupa, Osmanlı’nın bu haberleşme atağını kendisine bir tehdit olarak görüyor ve dolayısıyla haberleşme/etkileşmeyi en etkili yönetebilecek olan halife de tehdit hâline geliyor. Avrupa’nın peşine düştüğü soru ise, İstanbul’a alternatifin ne olabileceği. “İstanbul’a karşı bir Mekke veya Medine hilafeti üzerine İngiltere ciddiyetle çalıştı.” diyor Ali Hoca ve devam ediyor: “1880’lerden itibaren Mısır üzerinden bu tez işlendi; sonra da Suriye’ye geçerek, Arap intelijansiyasında bu mesele üzerinde hassasiyetle duruldu.”

Ali Satan Hoca’ya göre, 1918 Kasım’ında başlayan ve 1923’e kadar devam eden İstanbul işgali süresince İtilaf devletlerinin test ettikleri bir şey var; bu sürecin öncesindeki toplantılarda yapıldığı üzere Osmanlı hilafetine alternatif arama çalışmalarının bir devamı niteliğinde, hilafet müessesesinin İtilaf devletlerinin kontrolünde çalışıp çalışmayacağı. Bu denemenin başarısız olduğunu, halifenin fetvasına Anadolu’dan karşı fetva yayınlanması hadisesiyle hatırlattı hoca. 1918’in bir başka yansıması da İstanbul’un işgalinin, İslam dünyasında sebebiyet verdiği duygusal uyanış. Fas’tan Endonezya’ya kadar Müslümanlar’ın, halife-i müsliminin sarayının işgal edilmesine karşı bir şeyler yapmak için uğraş içinde olmasına mukabil, bu tarihlerdeki İngiliz istihbarat raporları da epey hareketlenmiş.

Beyrut’ta “halife için dua günü”

İslam dünyasında sivil devinimlerin etkisiz kalması da söz konusu değil; yükselen bu sesler, İngiltere’nin Türkler hakkında vereceği kararı etkilemiş. Hindistan Hilafet Hareketi, İstanbul’un mutlaka Türklerde kalması hususunda İtilaf devletleri nezdinde propaganda yapmış ve bunun çok da etkili olduğunu ifade etti Hoca. Beyrut’ta, “halifeye dua günü", Tunus’ta “halife için namaz günü” gibi pasif direnişler, eylemler düzenlenmiş. Bu hareketlenmeler sebebiyle Batı, İstanbul hakkında acımasız kararlar verememiş.

Birinci Cihan Harbi başındaki cihat fetvasına karşı İngiltere’nin refleksi ise çift taraflı bir tavır. Halifenin, nüfuzunu kullanarak cihat ilan etmesi, Osmanlı’nın kendi içinde tesanütü sağlamaya çalışması bir yana, bir de İslam dünyasında duyarlılık oluşturmaya matuf: “Ancak burada bir sıkıntı var: İngiltere kontrolündeki Müslümanlar’a ulaşmak mümkün değil. Karşı propaganda da söz konusu. Cihat fetvasına karşı İngiltere’nin birkaç argümanı var. Evvela, halifenin kararının kitlelere ulaştırılmaması üzerine bir karartma var. Karşıt olarak da bu savaşın halifeye karşı olmadığını, Alman baskısındaki halifeyi kurtarmak için olduğunu söylüyorlar.” Yönetimi altındaki Müslümanlar’a bunu söylerken İngiltere, kendi kamuoyuna ise cihat fetvasının Anadolu’da yaşayan Hıristiyanlar’ı yok etmek için olduğunu telkin ediyor.

Dikkat çeken bir başka husus da, sözgelimi Hindistan’dan Müslümanlar’ın savaşmak için kitleler hâlinde kalkıp da Anadolu’ya gelmesine dair beklentinin gerçekçi olmadığı eleştirisi. Şu sebepten değil: Ali Hoca, Orhan Koloğlu’nun ifadelerine de istinaden, Osmanlı’nın o tarihte Hindistan’dan böyle bir nakliyatı gerek askerî gerek istihbarî olarak yapacak altyapısının olmadığını söylüyor. Bu meyanda, Teşkilat-ı Mahsusa da zannedildiği kadar büyük bir teşekkül değil. Bu teşkilatın küçük bir çekirdek kadroyla yürüdüğünü ve faaliyet sahasının kısıtlılığını belirttikten sonra, bizim için mümkün olmayan bu nakliyatın İngilizler ve Fransızlar için vaki olduğunu söyledi: “İngilizler, Fransızlar Afrika’dan ve başka yerlerdeki sömürgelerinden çok fazla adam getirdiler ve bunların çoğu da kayıptır. Mesela Çanakkale’de kaç İngiliz askerinin öldüğü konusunda elimizde bir rakam var ama bunların içinde ne kadarı Afrikalı? O sebepten, onların kayıp/zayiat listeleri ihtilaflıdır.”

İngilizler’in, cihat fetvasının karşılıksız kalması neticesinde kendi propagandalarına ekledikleri şerh şu olmuş: “Bakın, halifenin İslam dünyasında etkisi yok.” Cihat fetvasının etkisiz kaldığı tezi, I. Dünya Savaşı’nda yapılmış bir İngiliz propagandası ve bu -enteresandır- 1920’lerden itibaren bizim tarafımızdan da içselleştirilmiş, bunu aynen ders kitaplarımıza almışız.

Mustafa Kemal ve çevresi dine mesafeli

Harp sırasında temel motivasyonu, “halifeyi kurtarmak” olan Ankara’daki meclis, halifeliği dış politika unsuru olarak da kullanmış. İslam dünyasına yazılan birtakım beyannamelerde ve buna ek olarak, Ankara’nın İngiltere’ye hilafeti İngiltere lehinde kullanacağı yönünde bir ifadenin Lozan’dan önce olduğunu söylüyor Ali Satan.

Zafer sonrasındaki sürece gelinecek olursa, bu devreyi bir iktidar savaşı olarak gördüğünü söylüyor Ali Hoca. İstanbul’daki beklenti ise biraz safdilane ve bununla beraber biçare: “Mustafa Kemal Paşa, zaferi kazandıktan sonra İstanbul’a gelecek, halifeye tekrar biat edecek ve sultanımız da onu sadrazam yapacak, meşrutî monarşi devam edecek.” Yaş olarak Ankara’daki kadroyla İstanbul’daki yaşlı devlet adamları arasında yirmi yıl gibi bir aralık var ve Ankara’daki muzaffer kadro, zaferi paylaşmak konusunda istekli değil: “Bunu anlamak mümkün. Mustafa Kemal Paşa’nın emrindeki asker sayısı 200 bin. Sultan Vahdettin’in ise neredeyse hiç kuvveti yok. Millî Mücadele esnasında güç, İstanbul’dan Ankara’ya transfer olmuştur.”

Ankara ve İstanbul'un ayrı düşmesinin etkenleri arasında Ankara kadrosunun dine olan mesafeleri de belirleyici olmuş. Ankara’daki subaylar, yetişme dönemlerinde pozitivist bir eğitim döneminden geçiyorlar; dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa ve etrafındaki devrimci radikal kadronun, hilafet ve saltanata karşı girişecekleri mücadelede böyle bir düşünsel taraf var.

İstanbul’a gelen Refet Paşa’nın, gelirken kafasında saltanatın çoktan ilga edilmiş olduğunu ifade ediyor Ali Satan. İstanbul’daki ekâbirin yukarıda mezkûr beklentisini halk da paylaşıyor olsa gerek ki, Anadolu’da zafer kazanan muzaffer komutanlara karşı büyük hürmet ve muhabbet besleyen şehir halkı, Refet Paşa’yı 200 bin kişilik bir kalabalıkla karşılıyor; şehrin nüfusu 500 bin: “Paşa’nın İstanbul’da, Sultan Vahdettin’le yaptığı şey bir pazarlıktı. Mesele, Vahdettin’in saltanatsız bir hilafete razı olup olmayacağıdır. Vahdettin buna 'Hayır!’ der. Demek ki Sultan, saltanatı bırakıp halife olarak kenarda durmaya razı olsa sorun yoktu.”

Saltanatın ilga edilişinde (1 Kasım) halifelik meselesi yine ihtilaf konusu. Bir grup, oylamada itiraz ediyor ve “halifeliğin Osmanoğulları’nda kalacağı, meclisin de onu destekleyeceğine dair” ikinci madde eklendikten sonra oybirliğiyle geçiyor. Burada hocanın dikkat çektiği ve yabancılaşma (içselleştirme) mevzusuyla bir paralellik gördüğü ayrıntı, 600 küsur yıllık muazzam saltanatın ilga edilişinde böyle bir kararın çıkmış olmasından ziyade bu kararın "oybirliğiyle" verilmiş olması: “Mecliste, ‘oybirliğiyle geçmiştir’ denirken bir kişi arkadan, ‘Beni muhalif yazın!’ diye söyleyecektir: Ziya Hurşit. Onun da akıbetini biliyorsunuz!” (1926’da idam)

Cumhuriyeti ilan eden “Meclis” midir?

Saltanatın ilgasından sonra, 17 Kasım’da Türkiye’den ayrılan Sultan Vahdettin’in ardından meclisin ilk işi, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’ne Sultan Vahdettin’in halifeliğinin düşürülmesi için fetva yazdırmak ve bunu oylayıp kabul etmek olmuş. Meclis tarafından seçilen halife de, Sultan Vahdettin’in veliahtı Abdülmecid Efendi. Ali Satan, kabulden evvel Abdülmecid Efendi’yle görüşülüp, saltanatsız bir hilafeti kabule yanaşıp yanaşmayacağı hususunda garanti alındığını çıkarıyor süreçten. Yeni halifenin yanındaki bütün kadro Ankara tarafından TBMM başkanının imzası ve üçlü kararnamelerle atanıyor: “Durum şu: İstanbul’da halifemiz var, Ankara’da meclisimiz. Ama devletimizin başkanının kim olduğunu bilmiyoruz. Millette olan düşünce, yüzlerce yıldır tatbik edilen teamüle göre halifenin, devletin başı olduğu şeklinde. Yani millet, halifeyi devletin başı görüyor.”

Muhafazakâr çevrelerde halk, halifeyi devletin başı görürken Ankara’daki devrimci kanat böyle düşünmüyor. Onların kafasında olan, yeni bir sistemle birlikte devleti Ankara’ya transfer etmek. 18 Kasım 1922’den 29 Ekim 1923’e kadar bu böyle sürüyor ve Cumhuriyetin ilanıyla birlikte problem, Ankara açısından çözülmüş oluyor. Burada dikkate şayan teferruatı Ali Satan şöyle naklediyor: “İkinci Meclis’in mevcudu aşağı yukarı 335 kişidir. Cumhuriyeti ilan edenlerin sayısı 158. Hemen ardından Mustafa Kemal Paşa’yı cumhurbaşkanı olarak seçen kişi sayısı da aynı, 158! Hukukçular, nitelikli çoğunluğun olmadığını söylerler. Muhalif olarak ses çıkarabilecek kişilerin o gün meclisten uzak tutulduğu söyleniyor, bunu Yılmaz Öztuna’dan da dinlemiştim.” Halifeyle birlikte bir de cumhurbaşkanı vardır artık. Cumhuriyetin ilanından bir gün sonra hem ülke içinde hem dışında herkesin aklındaki soru, halifenin görev ve yetkilerinin ne olduğu. Ali Hoca, 1922’den itibaren halifenin pozisyonunu net olarak belirleyen herhangi bir kanun veya yönetmeliğin de olmadığını belirtiyor: “Mustafa Kemal Paşa, halifenin durumunu bilerek muğlâk bıraktıklarını Nutuk’ta söylüyor zaten.”

Hilafet müessesesinin bu garip durumuna binaen bir de itibarsızlaştırma operasyonlarına maruz kalması, ilgasına yaklaşılan süreci hızlandırmış. Basında çıkan propagandalardan ziyade yıl sonundaki bütçe görüşmelerinde, “hilafete niye bunca bütçe ayrıldığı, bu adamın kendisini padişah mı sandığı” gibi ithamlarla karşılaşılmış ama Abdülmecid Efendi, makamında kaldığı süre itibariyle Ankara hükümetiyle bir problem yaşamamış. Bu problemsizliğe rağmen Ankara’nın, Abdülmecid Efendi’nin konumunu kendisi için bir tehlike addettiğini belirtti Ali Satan Hoca. Halifeliğin kaldırılma gerekçesi de işte bu “muhalefet odağı” olma ihtimali.

 

Sadullah Yıldız, dikkatle dinledi

Güncelleme Tarihi: 20 Ocak 2014, 14:04
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13