Haçlı seferleri zihinlerde devam ediyor

Selahattin Yusuf, İnkılab Cumartesi Sohbetleri’ne konuk oldu..

Haçlı seferleri zihinlerde devam ediyor

 

Selahattin Yusuf İnkılab Kitabevi’nde geçtiğimiz Cumartesi günü “İnkılab Sohbetleri” kapsamında bir söyleşi gerçekleştirdi. Söze edebiyatla uğraştığını söyleyerek başlayan Selahattin Yusuf; sadece edebiyatla iştigal etmenin lüks olduğu, hayatın gerilerine itilen ve esamesi okunmakta zorlanan bir uğraş olan edebiyatın ülkesinde edebiyat yazan, çalışan ve okuyan birisi olduğunu söyledi.

Selahattin Yusuf, Osmanlı Dönemi’nde çıkarılan ilk edebiyat dergisinin hikâyesini anlatarak devam etti söyleşiye. Bir dergide 2 yazarın atışması ardından olaya dönemin medyasından gelen ilgi ile dönemin ilk dergisi olan Pozitif Bilim dergisinin yayın hayatı da başlamış oluyordu. Böyle bir olayın ardından Batıdaki gibi düşünce ve edebiyat ayrımı yapmak imkânsız hale gelmiştir çünkü topraklarımızda sıklıkla rastladığımız örneklerde düşünce ve edebiyat birbirlerinden beslenmektedirler.

Ülkemizdeki fikir adamı ve liderlerin şiirlerden alıntılar yaptığını örnek veren Yusuf; şairlerin de ülkemizde toplumları yönlendirip, kitleleri peşlerinden sürüklediklerinden bahsetti. Misal üstad Necip Fazıl kitlelere önderlik etmiştir. Veya Nazım Hikmet bir dünya görüşü mensubudur ve düşüncesini militarize düzeyde savunmuştur. Verdiği örneklerin ardından daha önce söylediği gibi bizim Batı ülkelerinde olduğu gibi edebiyat, düşünce, sosyoloji ve hareketi birbirinden ayırma lüksümüz olmadığını, tüm bunların iç içe olduğundan bahsetti. Bu sebeple toplumsal ve siyasi olaylarımız da edebiyattan bağımsız gelişmiyor Selahattin Yusuf’a göre.u

Devlet tabiri caiz ise dilsiz ve tercümesiz kalmıştı

Selahattin Yusuf, Osmanlı’da ilmiye sınıfının o dönem Fatih ve çevresinde yaşadığını, bu kesimin misal Aksaray’a dahi inmediğinden bahsetti. Yeniçeri ocağının o dönem arkasında ilmiye sınıfı bulunmaktaydı ve lağvedilen Yeniçeri ocağı sonrası mesnetsiz kalan ilmiye sınıfı, bazı yazarlara göre o dönemden beri hâlâ sahipsiz ve yardımdan yoksundur. 1950’li yıllarda ortaya atılan periferi dikotomisinde olduğu gibi bizler merkezi belirsiz bir dünya sisteminin kıyısındayız ve merkezkaç kuvveti ile savrulmakta olan periferi ülkesiyiz. Bu savrulmalar sırasında askerin edebiyatçıya, edebiyatçının da düşünüre ihtiyacı olmuştur. Bu arayışlar sırasında iyi niyetlerle dahi olsa memleketi yanlış yerlere götürmeye çalışanlar da oldu Selahattin Yusuf’a göre. 2. Mahmud dönemi yeniçeri kıyımını anlatan bir yabancı yazara göre, Sarayburnu’nda ölü yeniçerilerin oluşturduğu adacıklar gözlenmiştir. Yine 2. Mahmud döneminde daha çok iyi niyetlerle çıkılan yolda başka sorunlarla da karşılaşılmıştır. Patrik ve yandaşlarının kontrolünde olan tercüme odası çalışanları, Yunan isyanında parmakları var diye (suçsuz olduklarını iddia ettikleri halde) asıldıktan sonra, devlet tabiri caiz ise dilsiz ve tercümesiz kalmıştır. Yine aynı dönem bu oda tekrar kurulmak istenmiş ve Fransızca, İngilizce, Rusça gibi dillerin öğretimine başlanmıştır.

Selahattin Yusuf, lisan öğrenmenin büyülü tarafını bilmeyen Osmanlının, yavaş yavaş o ülkelerin kültürlerini öğrenip, adetlerine heves etmeye başladığını da söyledi. Batılılaşma cereyanının bir ayağı da işte bu tercüme odasıdır ve bayrağı taşımayı bırakmamıştır zaman içinde. Yine bu noktada, Haçlı Seferleri 13. yüzyılda başlamış olmasına rağmen 14. yüzyılda bitmedi diyerek bir başka önemli noktayı daha anımsattı. Haçlı Seferleri gidebildiği noktaya kadar fiilî devam etmiş, onun sonrasında ise zihinlerde güçlenerek günümüze kadar devam etmiştir.

2. Mahmud döneminde devlet zayıfladıktan sonra eyalet siteminden bürokratik merkeziyetçiliğe kayılıyordu ve güçsüzleşerek merkezîleşen otoritenin yani devletin kurtarılması gerekiyordu. Tanzimat dönemi ile beraber halihazırda var olan medreselerin yanı sıra mektepler de açılıyor ve mekteplerde Fransız usulü demokratlar yetiştiriliyordu. Bu durum ise eğitimde modernliğin, genel anlamda ikilik barındıran dünya görüşünün kanıtı idi. Medreselere zaman içinde galebe çalan mekteplerin eli ile de zaman içinde geri dönmemecesine dini ilimler ve tasavvuf da ortadan kaldırılıyordu.

Dikkatimizi Fransa’dan Mısır’a çekmek isteyen Selahattin Yusuf, askeri mühendishanenin ve matbaanın Kavalalı yolu ile Mısır’dan geldiğini söyledi. Aynı dönemde Fransa’da kadınlar korse giydiği için Mısır’da da korse giyiliyor ve Abdülmecid bizim kadınlarımızın da korse giymesi gerektiğini duyuruyor. Kavalalı ailesinin kadın üyelerini de anan Selahattin Yusuf, Fransa’da kazandıkları alışkanlıkları Mısır’a getiren bu aile üyeleri sayesinde Osmanlı hanımlarının da ahlakının bozulduğunu kaydetti. (Bu noktada benim aklımdan Mr. Selfridge isimli tüccar geçti. Kendisi şeytanların cirit attığı, “müşteri her daim haklıdır” diyen tüketim çılgınlığının babasıdır.)

Bütün meselenin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile başladığını ifade eden Yusuf, Ruslara yenilen Osmanlı’nın, din-i mübîni muhafaza ve Osmanlı’yı kurtarma niyeti ile bazen fark etmeden, bazen ise çaresizlik ile göz yumarak zayıflığının zaman içinde Batıya itiraz edememeye dönüştüğünü belirtti. 1911 yılında yaşanan ibretlik bir olayı da aktaran Selahattin Yusuf, kraliçe ile sadrazamın beraber fotoğraflarını gören halkın “biiznillah kurtulduk” dediğini aktardı ve halkın nereden nereye geldiğini de gözler önüne sermiş oldu.

Kapatılan tekke ve zaviyeler yerine hapishane ve tımarhaneler kuruldu

Selahattin Yusuf, cumhuriyetle birlikte kapatılan tekke ve zaviyeler yerine önce halkevleri ve ardından köy enstitüleri kurulduğunu söyledi. Dönemin bazı köy enstitüsü müdürlerinin de yolsuzluk sebebi ile görevinden alınıp hayatını lise müdürü olarak devam ettirdiğini aktardı. Modern eğitim kurumları ve müfredat ile kafamıza garip gureba seçilmeden sokulan her fikrin ardından, eline fırsat geçen kesimlerin de politika ve siyasetçilerin ardına saklanıp oturdukları yerden sadece ATM’lere maaş çekmeye gittiklerinden dem vurdu Selahattin Yusuf. Aynı durumun misalini Osmanlı Dönemi’ndeki ilmiye sınıfından rütbe yükseltme sebebi ile mülkiye sınıfına geçirilen kesimden vererek düzenin bozukluğunu ifade ettikten sonra, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu esnasında da özgün bir kültür oluşturulmak istenmediğinden, daha doğrusu bu düşüncenin zihinlerden geçmediğinden bahsetti.

Selahattin Yusuf’a göre ilim kendi kendine yeten bir gerçeklik alanıdır ve kendi bekâreti ve haysiyeti vardır. Dönem dönem de insanlar buna bakarak hizalanmıştır. Bu noktada Cemil Meriç’i de anmadan geçmeyen Yusuf, kapatılan tekke ve zaviyeler yerine hapishane ve tımarhanelerin kurulduğunu anımsattı. Yozlaşmanın her alanda belirdiğini ifade eden Selahattin Yusuf, düşük okuma oranı, büyük fotoğraflar bulunan gazete ve çocuk kitapları, üstüne kaçak kat çıkılmaya çalışan cam gökdelenler ve If festivali gibi modern örneklerle son tahlilde kısmî karamsar bir tablo çizdi ve “bu noktada olmamak için bir sebep yoktur” dedikten sonra güzel bir sözü hatırlattı bize: “Bilmez ki sorsun, sorsaydı bilirdi; sormaz ki bilsin, bilseydi sorardı”

Fakat çağın idrakini birinci derece eser, roman ve şiir ile iştigal edenlerin ve önümüze konan saydam duvarlara çarparak dahi olsa duvarın varlığını fark edenlerin eli ile ve takdir-i İlahi ile zihinlerimizin patinaj yapmaktan kurtulabileceği fikri ile de umudun her daim var olacağı inancı ile sözlerini noktalandırdı.

 

Fatma Betül Demirel haber verdi

Yayın Tarihi: 02 Nisan 2013 Salı 13:50 Güncelleme Tarihi: 02 Nisan 2013, 16:01
YORUM EKLE

banner19

banner36