Güzellik tecrübesi, bir birlik tecrübesidir

Cuma günü, Diyanet’in VI. Dinî Yayınlar Kongresi’nin oturumlarından biri de “Dinler ve Estetiğin Keşfi” başlığını taşıyordu. Oturumun konuşmacıları Turan Koç, Beşir Ayvazoğlu, İlhami Güler ve Cafer Sadık Yaran’dı. Oturumun notlarını Sadullah Yıldız aktardı.

Güzellik tecrübesi, bir birlik tecrübesidir

 

 

Cuma günü, Diyanet’in VI. Dinî Yayınlar Kongresi’nde, paralel oturum düzeni sebebiyle konuşmasını kaçıracağım için üzüldüğüm isimlerden biri de Prof. Turan Koç Hoca’ydı. Neyse ki, katıldığım oturumun konuşmacı sayısı az olduğundan, Turan Hoca’nın “Dinler ve Estetiğin Keşfi” başlıklı oturumdaki “İslamî Estetik Telakkide Varlık, Bilgi ve Değer” tebliğine yetişme imkânı bulabildim, bu bahtiyarlıkla da iktifa etmeyip Hocanın konuşmasından bazı notlar aldım.

Turan Hoca’nın, başka konuşmacıların atladığı bir dikkati şöyle: Bugün, burada konuşulurken kullanılan dilin, bir ”üst dil” olduğu nüansı gözden kaçmamalı. Estetik hakkında yapılan bunca konuşmada, sanat eseri üretilirken yürürlükte olan dil değil, onun üzerinde başka bir dil söz konusu. Bu diller arasında zaman zaman büyük farklılıklar oluşabileceğinin altını çizdi Hoca.

Kelimenin yokluğu, estetiğin yokluğu anlamına gelmez

Mevlana’nın güzel bir dizesi var: ‘Biz senin tırnakladığın bir bağlamayız.’ Muhammed Hamdi Yazır da bir önsözünde ‘Ey Rabb-i Müteal, sen bana vicdan dedikleri bir buluş, vücut dedikleri bir bulunuş bahşet.’ der. Estetik tecrübe bu anlamda bir birlik, bütünlük, vahdet tecrübesine yaslanan zevktir.” Kelamcısından sufisine bütün eslafımız, hatta mezar taşı oymacısı dâhil -derece farkının muhtemel oluşunu da hesaba katarak- böyle bir bulunuşun farkında insanlarmış, Turan Hoca’nın anlatmasına göre. Bu terennümü şiirde de mimaride de mezar taşlarında da görmek mümkün. Eslafın ortaya koyduğu eserlerde yaşadıkları tecrübelerin, kavrayışların, duyuşların, erişlerin, sezişlerin, buluşların ve bulunuşların ilk elden dili olarak ortaya koyulduğunu, hangi camimize baksak temsil ettiği geleneksel duyarlılığımızı/hassasiyetimizi temsil örneğini görmenin imkânını ifade etti Hoca. Üzerine kuram geliştirmeye çalışılan dil, tam olarak bu.

Geleneksel olarak kitaplarımızda ve literatürümüzde “estetik” kavramı yok. Medrese müfredatında da buna benzer bir ders yok. Ancak böyle bir dersin/öğretinin yokluğu, olgunun/algının yokluğuna delalet etmiyor olsa gerek ki, ecdadımız dâhiyane ve muazzam estetik kıymette eserler bırakmışlar: “Bu demek değildir ki, Endülüslü Müslümanlar bedii zevke aşina değildiler. Onlar bu zevke o kadar aşinalar ki, İslam düşüncesi kitaplarında geçtiği üzere, ‘Men lem yezuk, bilmez yazık!’ denmiştir.” Eskilerin o kadar sanatlı ve hassas yaşadıklarını söylüyor ki Hoca, “Herhâlde estetik kelimesine ihtiyaç da yoktu,” diyor, “Ol mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler…”

Estetik tecrübede, bir tecrübe eden bir de tecrübe edilenin varlığından hareketle Batı’nın modern estetik yaklaşımına temas etti Turan Hoca ve bu modern yönelişin epistemolojiyle başladığının altını çizdi. Bizim geleneksel tecrübemize bakıldığındaysa, başlangıç noktasının “varlık, bulunuş, vücut, mevcudiyet ve vicdan” olduğunu, ikisi arasında derin bir farkın söz konusu oluşunu vurguladı.

Birinci oturumun müzakereler bölümünde, Beşir Ayvazoğlu ilk söz alandı. Herhâlde, Aşk Estetiği’nin müellifini dinlemeseydik bu kongrede bir şeyler çok eksik kalırdı. Beşir Hoca, 1982 yılında yayınlanan kitabının neşir zamanlarında, hem şiir hem resimle ilgilenen biri olarak meseleye baktığını, içinde bulunduğu çevrenin de tarihsel mirasa “övgüyle ve sevgiyle” yaklaşmayı gerektirdiğini anlattı. Genellikle övgüde temerküz eden ve ne kadar ihtişamlı tarihimiz ve mefahirle dolu mazimiz olduğu üzerine temellenen söylemlerin, birtakım prensipler/ilkeler/felsefeleri baz alarak yükselmesi gerektiğini düşünmüş Ayvazoğlu. Bu merakının onu araştırmaya sevk ettiğini söylüyor ve ekliyor: “O tarihte bu konulara dair hemen hemen hiçbir şey yoktu ortada.” Birtakım fikirler mevcut olmalarının yanında, Avrupa tarihinin bakış açısıyla malülmüşler. Ayvazoğlu, İslam’ın sanata bakışının temel ilkelerini tespit etmek amacıyla yola çıkmış. Yazdığı metin büyük ilgi görmüş o tarihte.

Bugün küresel kültürün ağır hücumu altındayız

Beşir Ayvazoğlu, esasen üzerinde durulması gerekenin bugün ne yapılacağı sorusu olduğunu söyledi: “Çünkü bugün mesele çatallanıyor.” 19. asırda modernitenin ağır baskısı, kültürümüz üzerinde hissedilirken, şimdi de küresel kültürün ağır hücumu karşısında savunmasız göründüğümüzü ifade etti. Konuşulanların pratiğe yansımasının/nasıl yansıyacağının mühim olduğunu, bugün Cuma namazını kıldığı mekânda okunan iç ezanın bir “felaket” oluşunu söyleyerek örneklendirdi. Görünürdeki estetik dışı vaziyetlerin nasıl giderileceğinin önemine de şöyle işaret etti Hoca: “Bazı tezahürleriyle mümini bile rahatsız eden bir görünüşün, mümin olmayan insanları ne kadar rahatsız edebileceğini düşününce, bunun hayatî bir mesele olduğu ortaya çıkıyor.”

Prof. İlhami Güler, genel hatlarıyla kongredeki birçok tebliğin hem içerik, hem literatürüyle mutabık olmayan ve esasen kongrenin hem temsil ettiği, hem de isim olarak yüklendiği manayla yer yer aykırılıklar barındıran (ki bunu kendisi de vurguladı) bir konuşma yaptı. Kendisinin ifadesiyle, “Prof. Burhanettin Tatar’ın tebliğindeki, ‘klasik İslam sanatlarının insanı, manevî/entelektüel yükselişini hazırlayan, soyutlaştırıcı ve araçsal (miraç-burak gibi) algıladığı” tarzındaki ana teze katılıyor. Klasik bağlamdaki gerek kelam gerek tasavvuf olsun, düşünce, duygu ve davranıştan oluşan dinî aklın bütünlüğünün, tarihî süreç içinde sürdürülemediğini söyledi İlhami Hoca. Ona göre bu durumun, insanı kendine yabancılaştırıcı ve onun özgürlük/sorumluluk ve kapasitesini ortadan kaldıran bir etkisi olmuş. Kelamdaki soyut tartışmaların buna yol açtığını söyledi Güler. Erken dönemdeki birinci kuşak neslinin tevhit algısının, sonraki nesillerde kaybedildiğini de ekledi.

Bu, elbette örneklemeye ihtiyacı olan bir münakaşa mevzusu. İlhami Hoca da örnek verdi nitekim: Kur’an’daki “velayet” (dostluk) ve “maiyet” (beraberlik) kavramları. Ancak, mesela, bu maiyet, sufîlerin anlayışındaki maiyet değil. Yani söz konusu olan şey “birleşim”den öte, “Allah’la beraber, kol kola, yeryüzünde yatay anlamda eylem ortaya koyma, onun bize yardım etme ve yol gösterme” işi. Bir başka Kur’anî kavram olan “ahitleşme-akitleşme-misak” da Hoca’nın örnekleri arasında. Bu örnekler, ona göre, Müslümanlığı yeryüzünde düz yol (sırat-ı müstakim) anlamında dünya kurma ve dünyayı ıslah etme bağlamındaki eylemliliği vazediyor. Hoca’nın anlattığına göre, tarihî süreç içinde örneğin kelam dilinde zat-sıfat ve tasavvuftaki vahdet-i vücut-mavera-masiva tartışmalarında, Kur’an’ın ortaya koyduğu, insanın ileriye doğru adım atmasına yardım eden (cihat, amel-i salih vb.) fonksiyon büyük ölçüde yitirilmiş ve ahlakîliğin yaygınlaştırılması misyonu, fıskın/fücurun/zulmün kaldırılması görevi ve anlayışı zedelenmiş.

Vaktin kısalığından da dert yanarcasına, anlatmak istediği hususun daha geniş vakitlere ihtiyaç duyan bir mecburiyet içinde bulunduğunu belli eden İlhami Hoca’nın söylediklerinden anlaşılan o ki, onun Kur’an’a temellenen anlayışında, çoğunlukla aksiyoner tarafı vitrinde bulunan ve ferdî gelişimin de bu aksiyoner duruş ve kimliğe engel olamayacak kadar görünmez kılındığı bir portre hâkim. Nitekim, “aşk, estetik” gibi kelimelerde İlhami Hoca’yı “rahatsız eden şey” şu: “Sanki derinlemesine, dikey bir yol çabası. Adına hakikat yahut aşk dedikleri, eşyanın künhüne varma, Allah’a gitme, hakikate varma ve onunla beraber olma (fenafillâh) gibi literatürü göz önünde bulundurduğumuzda Allah’ın yeryüzünde insanı koştuğu dünya kurma (istihlaf-istimar) çabasından kaçış söz konusu.” Bu, “kaçış”ın adeta bir zevkin ve hazzın peşinden gidiş olduğu şeklinde kaygısı olduğunu söyledi Güler. Sanatla estetik arasındaki bağı düşündüğümüzde, Kur’an’da estetikle etik arasındaki bağın kesinlikle ayrılamaz bir bütünlük taşıdığını da ekledi.

Güzel ve iyi bir mi değil mi?

Ahlakî olanla estetik olanın birbirinden ayrılmazlığını Lepinas’tan bir iktibasla sonlandırdı İlhami Güler: “Sanatsal hazda (salt sanat) alçakça, egoistçe ve korkakça bir şey vardır. Veba salgını sırasında bayram yapmak gibi bir şeydir bu.” Burada İlhami Hoca’nın vurguladığı, salt sanatsal hazzın, yani eylemsel etikten sıyrılmış sanatsal işin, mistik veya seküler olmasının sonucu değiştirmeyeceği. Bunu tehlikeli görüyor ve ahlak-estetik bütünlüğünü, insanî eylemliliğin içinde değerlendiriyor.

Prof. Cafer Sadık Yaran, kongrenin konuşmalarının genelinden edindiği izlenim üzere, etik ve estetik ilişkisi hususunun biraz daha derinleştirilerek ele alınması gerektiğini ifade etti. Genel olarak, estetiğin etiğin hizmetinde oluşu gibi bir tablonun ortaya çıktığını, bunun da çok doğru olmayacağını söyledi. Etikle estetiğin ayrıl/ama/ması meselesine Cafer Hoca da temas etti: “Etikle estetik özdeş ve eşit değil, olmasına gerek de yok. Öyle olabilmesi için bütün iyiler güzel, bütün güzeller de iyi diyebilmemiz lazım. Oysa bazı şeyler vardır, güzeldir ve iyi değildir; bazı şeyler de güzeldir fakat iyi değildir. Bana kalırsa bu ayrımın yapılması lazım.”

Hiçbir iyinin güzel olmayıp hiçbir güzelin de iyi olmaması yani ayrılık ilkesinin de doğru olmadığını, ikisinin bir arada olduğu örneklerin sayısının fazlalığını anlatıp şöyle devam etti Hoca: “Örnek vermek gerekirse, ‘ihsan’ kavramı verilebilir. Cumada okunan ayetin ‘Allah size adaleti, iyiliği…’ tefsirine baktığımızda da, Elmalılı böyle söylüyor. Bir taraftan iyi işler yapmak ve diğer taraftan yaptığı işi iyi yapmak, ihsan kavramında bu var.” Bu konuda bir başka örnek de Hz. Yusuf: Hem iyi hem güzel. Dolayısıyla Cafer Hoca, modernitenin önerdiği üzere, bu iki kavram arasında bir ayrımın olmadığını ve olamayacağını söylüyor.

Mantıksal alandaki bir başka seçenek, “eksik girişimcilik” olarak tanımlanan ilkedeyse birbirlerinin içine giren iki nesne var. Var olan kavramın kesişim ve ayrışım noktaları var; yani güzellerin bazısı iyi ve iyilerin bazısı güzel konumunda: “Hayır kavramı, aynı zamanda güzel kavramını çağrıştırmaz. Beri tarafta celal kavramı var. Bu da hayır kavramını çağrıştırmaz.” Kur’an’da, bakaranın (inek) güzelliğinden bahsedilmesini buna örneklendirdi Hoca. Güzelliğinden bahsedilen hayvanın iyiliğinden bahsedilmemesini, “Demek ki hayvan güzel olabilir ama iyi olmak zorunda değil!” diyerek açıkladı.

 

Sadullah Yıldız, can kulağıyla dinledi.

Yayın Tarihi: 03 Aralık 2013 Salı 15:28 Güncelleme Tarihi: 03 Aralık 2013, 17:04
banner25
YORUM EKLE

banner26