banner17

Güzel örnekleri var Müslüman kadının!

Sibel Eraslan İlim Hikmet Vakfı’nda bir söyleşi ve imza gününe katıldı. Programda özellikle genç kızların yoğun ilgisi dikkat çekiyordu.

Güzel örnekleri var Müslüman kadının!

 

Bir programa panelist olarak katılmak için Kayseri'ye gelen Sibel Eraslan, panel öncesi İlim Hikmet Vakfı’nda bir söyleşi ve imza gününe katıldı. Programda özellikle genç hanımların yoğun ilgisi dikkat çekiyordu.

Eraslan konuşmasının başında, eskiden topluluk halinde, cem halinde, cemiyet halinde yaşandığını, şimdilerde ise herkesin kendi iç âleminde yaşadığından bahsetti. Yalnızlaşmış modern insan düşünüldüğünde onun akrabasından, komşusundan hatta evdeki büyükbaba ve büyükannesinden uzaklaştığı, çekirdek ailelerin yaygınlaştığı, anneler ve babaların evdeki bilgisayar ve televizyonlar sebebiyle tamamen birbirinden koptuğu ve bizim bu durumu yeniden kurup inşa etmemizin gerekliliği üzerinde durdu.Sibel Eraslan

Bizim inşa etmemiz gereken şey toplum, aile ve kendi Müslüman zihniyetimizdir. Eraslan, liseyi bitirerek üniversiteye geçtiği süreçte Müslüman zihniyetini kurmaya çabalarken kendisine sorduğu soruları paylaştı panel izleyicileriyle. O adeta büyükannesini arar gibi, annesini merak eden bir çocuğun telaşı gibi dünya Müslümanları arasında örnek teşkil edecek büyük annelerini merak etmiştir.

Tarih hep erkekler üzerinden yazılmış

O dönemler yani gençlik dönemleri, aynı zamanda kadın hakları ile alakalı bir bilincin yaşandığı dönemdir. Bu etkileşim eğitim yoluyla olabilir, sokakta gördüğü bir haksızlıktan olabilir, okuduğu bir kitaptan ya da seyrettiği bir filmden de olabilir. Ne sebeple olursa olsun her hanım, hayatının ilk dönemlerinde kadın haklarıyla ilgili bir meraka girer. O dönemde (ki bu dönem 1980’li yılların ilk yarısına tekabül ediyor) ise kadın hakları denince hep Batının örnek gösterildiği feminist kahramanlar öğretilir; ancak onların hepsi ateistti yani dinî inanç taşımaz.

Kendisini nerden başlatacağını bilemiyordu. Anlam, bilgi, tecrübe ve donanımını nasıl kuracağını bilemez halde başlamıştı arayışı. Bu zor arayışta annelerimiz ile ilgili veya dinler tarihiyle ilgili veya tarihimiz içindeki kadın simaları bulmak çok kolay değildi. Çünkü dinler tarihinde okuduğumuz mevzuat, genelde erkek kahramanlar üzerinden yazılan bir mevzuattı. Yani tarihin bir ucundan bir ucuna gidildiğinde erkek sahabeler, erkek azizler, evliyalar, ulemalar, battal gaziler, şehitler gibi; tarihin erkek kahramanlar üzerinden yazıldığı görülüyordu. Bu sadece Türkiye için geçerli değildi; Batıda da böyleydi, siyasal tarihte de böyleydi, edebiyat tarihinde de böyleydi.

Sibel EraslanBatı için Haçlı seferleri de konuya örnek verilebilirdi. Tarih şövalyelerden ibaret değildi. Bu bağlamda tarihten günümüze ciddi bir hafıza kaybı vardı kadın kimlikler konusunda. Tabii bu durum tarihçilerin erkek oluşuyla da alakalıydı. Çünkü tarihi erkek yazınca kendi bakış açısını yansıtıyordu. Fakat kadınlar sosyal, kültürel ve tarihî gerçekleri daha anaç ve daha kadınca bakış açısıyla yansıtırlardı. Ne yazık ki kadın tarihçiler yoktu.

Hz. Ayşe gibi büyük bir kadının tarihin rüzgârına girmesiyle

Tarihte Hz. Ayşe’nin varlığı önemliydi. “Hz. Ayşe olmasaydı dinimiz yarım kalırdı” diyordu sahabeler. Resulullah (a.s.)’ın özellikle aile hayatına dair o kadar ayrıntılı bilgiler vermiştir ki eğer Hz. Ayşe bildiklerini ayrıntılı anlatmamış olsaydı bizler şimdi bu konuda çok az şey biliyor alacaktık. Hz. Ayşe gibi büyük bir kadının tarihin rüzgârına girmesiyle; Hz. Hatice ve Hz. Fatıma başta olmak üzere annelerimiz ile kadının ahlakı ve fazileti anlatılmıştı.

Tabii Hz. Ayşe, Hz. Hatice ve Hz. Fatıma’dan daha uzun yaşadığı için, hadis toplayıcılarının içinde olduğu için ondan hadis alanlar vardı. Bu da bir şanstı ama bir de müdrik hali vardı Hz. Ayşe’nin. Tanıklıklarını tefekkürle imbikten geçirerek yansıtması da vardı. İslam’ın içinde hüküm çıkarması da vardı. Ki Hz. Ayşe’nin ana yolu da budur. Hz. Ayşe denince önce akla hikmet gelir. Çünkü O, geçmişe bakıyor, geleceği düşünüyor ve işin hukuku üzerine kafa yoruyordu. Hikmet aynı zamanda anın hukukuydu.Sibel Eraslan

Cennet kadınlarının sultanı dört kadın

Annelerin peşine düştüğünde etkilendiği hadis şu idi: Bir gün Resulullah (a.s.) Efendimiz elinde bir ince hurma dalıyla yere dört uzun çizgi çizmişti ve arkadaşlarına, “Bu nedir” diye sordu. Onlar da “sadaka ya Resulullah” dediler. O da bunun üzerine dedi ki, “Bunlar cennet kadınlarının sultanı olan dört kadındır. Birisi Müzehim kızı Asiye’dir, birisi İmran kızı Meryem’dir, birisi Huveylid kızı Hatice’dir, Birisi Muhammed kızı Fatma’dır” diye söyledi. Oradakiler bunu unutmadılar.

İşte bu yüzden düşmüştü Sibel Hanım da bu dört kadının peşine. Hz. Meryem’den 2000 yıl sonra, Hz. Hatice’den, Hz. Fatma’dan 1500 yıl sonra yaşıyorduk. Hz. Asiye ise MÖ 150-1600 yıllarında yaşamıştı (takriben 3500 yıl önce de diyebiliriz). Bunca zaman sonra bu kadınlar bize nasıl bir şeyler söyleyebilirlerdi?

Bu dört kadınla ilgili yazılan ne varsa toplamış

Sibel Eraslan, kendine sorduğu bu soru üzerine okuma girişimlerine başlamış ancak yaptığı araştırmalarda dilimizde çok eser bulamamıştı. İnsana pes dedirtecek, teessüf edilecek derin bir boşluk ve kırıklıktı bu. Üstelik imha edilmiş, kopartılmış bir dil vardı önünde. Araştırma konularıyla alakalı Arapça, Farsça, İngilizce, İtalyanca, Almanca, Osmanlıca eserler çıkıyordu önüne. Sibel EraslanEvet, Osmanlıcada kalmış çok fazla eser vardı ancak devrimlerden sonra temel eserlerle bağ koparılmış ve Latin alfabesine çevrilmemişti. Osmanlıcayı önceleri korkup bırakmışlardı, bizler ise unutarak ya da bilmeyerek bırakmıştık. Bu yüzden akademisyenlerce çevrilmeyen pek çok eser vardı.

Arapça eserlerden İngilizceye çevrilmiş bazı çalışmaları ise İngilizce çevirilerinden okumuş ve hicap etmişti. Ülkemizde Batı dillerine olan rağbet ne yazık ki Doğu dillerine yoktu. Arapça da ilahiyatçıların işi gibi görünürdü. Ve hep İngilizce revaçta olurdu. Oysa metni aslından okumak, yorum katılmadan okumak daha mühimdi. Bu bağlamda edebiyatçılar, araştırmacılar ve okuyucular olarak kendi kitabımızın diline de uzaktık. Korkunçtu bu…

Araştırmaları sırasında İran’dan, Almanya’dan Fransa’dan konuyla alakalı bulduğu her türlü kaynağı alıyordu. “Vahşi bir toplama” diyordu buna. Zihnini yoran tek cümle vardı: Bu kadınların Cennetle müjdelenmiş olmaları… Hz. Asiye’nin, Hz. Meryem’in, Hz. Hatice’nin ve Hz. Fatma’nın; cennetin hanımefendileri olmaları, cennet kadınlarının sultanı olmaları… Mukaddes dört kadın değil, Arap dünyasının yüz akları değil, yeryüzü kadınlarının sultanı değil, cennet kadınlarının sultanı olmaları…

Burada cennet bilinmeyen bir istikbaldi. Ahiretin de en sonundaki mevki olan cennetin sultanları aslında zamanın başında da sultandı. Zaman ve mekân anlamı ile bakınca da bütün zaman ve mekânları kapsadığını düşünmüş ve dünyanın zaman ve mekânından sıyrılarak bu dört kadının zamanı ve mekânı kuran kadınlar olduğuna kanaat etmişti.Sibel Eraslan

Onlar; insanlığın anneleriydi. Onlar, tek tanrılı dinlerin oluşumunda bizzat yapıcı, kurucu güçtüler. Onlar, kadın cinsi aleyhine -ister Batılı ister Doğulu- birikmiş bütün tortulara, verilmiş ironik birer cevaptılar.

Sibel Hanım, konuşmasının devamında 12 yıl süren araştırmanın sonunda yazdığı bu dört cennet kadınlarının sultanı hakkında kısa bilgiler verdi. Kadınlarımızın Hz. Asiye’nin, Hz. Meryem’in, Hz. Hatice’nin ve Hz. Fatma’nın ahlak ve faziletleriyle donanması duasıyla sözlerini tamamladı. Daha sonra da kitaplarını imzaladı.

 

Sergül Vural haber verdi

GYY notu: Sibel Hanımın elbette “Batıda bir kadın hakları anlayışı varsa İslam’da da vardır bu” yaklaşımında olduğunu düşünmüyoruz. Kadının konumunu görmek, güzel, örnek hanımları görmek, kendine onları rehber edinmek ile; İslam’da kadın hakları arayışı kompleksine girmenin farklarını elbette bilenler var, bilmeyenler var. Bu alanda titiz ve dikkatsiz olmanın faturası çok pahalı! O titizliğe, ufka sahip olan, modernist zihin kalıplarına karşı duyarlı, hassas, ufku açık hanımlara, Müslüman kadınlara bin hürmet!

Güncelleme Tarihi: 07 Nisan 2012, 17:27
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20