Gönül ehli, hata ve kusurları örten kişidir

Geçtiğimiz Salı günü Kırklareli’nde Sevgi Dünyamız Derneği’nin geleneksel Salı Seminerleri’nin bu yılki ilk programı yapıldı. Konuşmacı olarak davet edilen kişi Sadık Yalsızuçanlar’dı. Sefa Toprak yazdı.

Gönül ehli, hata ve kusurları örten kişidir

 

Geçtiğimiz Salı günü Kırklareli’nde Sevgi Dünyamız Derneği’nin geleneksel Salı Seminerleri’nin bu yılki ilk programı yapıldı. Konuşmacı olarak davet edilen kişi Sadık Yalsızuçanlar’dı. Ayrıca derneğin bu yıl Yazarlık Okulu çalışması da başlatmış olmasıyla birlikte, yine ilk dersi seminer sonrasında Sadık Yalsızuçanlar verdi. Unutulmaz bir geceydi.

Birer saatlik periyotlarla gerçekleşen olan seminer ve yazarlık dersi için salonu dolduranlardan birisiydim. İsmine ve eserlerine aşina olmakla birlikte Sadık Beyi ilk defa dinleyecektim. Kürsüye gelip selamlama konuşmasına başlayınca karşı tarafta uyandırdığı ilk izlenimim, tatlı ve munis bir sükûnetti. Latif konuşması vardı. Bazen konuşmasının arasında duruyor, anlattıklarının yerlerine yerleşmesini bekler gibi sessiz kalıyor ve hafif bir pes perdeden, şiirsel bir havayla devam ediyordu. Afakî şeyler değildi anlattıkları, unuttuklarımızı hatırlatıyordu. Söz sözü açıyor ve saat öyle bir geçiyordu ki, ne biz yoruluyorduk dinlemekten, ne de kendisi konuşmayı bitirmeyi düşünüyordu. Akşam yedide başlayan konuşma gece onu geçerken son buluyordu.

Padişahlar dışarıyı, erenler içerileri fethettiler

Sohbet canı besler kaidesiyle, başlayan konuşmasında ilk önce üzerinde bulunduğumuz Trakya ve Balkan topraklarının ehemmiyeti üzerinde durdu. Trakya’yı, “zamanın başa dönmesi” olarak tarif ediyordu. Padişahların buralarda dış fetihleri yaparken erenlerin de iç fethi nasıl gerçekleştirdiklerini, Macaristan’daki Gül Baba ve yine Balkanlar’daki Demirci Baba gibi daha birçok ismin örneği ile anlattı. Bu noktada derneğin ismi olan Sevgi Dünyamız sözcüğünün öneminden bahsederek, “Sevgi ve aşk sözcükleri çok yorgun kelimelerdir, bizlerin bu kelimeleri aslî şekilleriyle yeniden kullanmamız gerekmektedir.” diyordu.

Sadakaların en değerlisi, bizatihi insanın nefsini tasattuk etmesidir, bakınız Gül Baba bunun sadece bir örneğidir. Meğer Budapeşte Budin’de yatmakta olan Gül Baba’nın türbesi, bugün sadece Müslümanlar tarafından değil gayr-ı Müslimler tarafından da ziyaret edilmekteymiş ve onların değimiyle “gul baba” diye bir aziz olarak anılmaktaymış. Söz derneğin isminden açılmıştı. Sevgi ve dernek tasavvuruyla yoğrulup, tasavvuf mecrasından akmaktaydı.

Yunus Emre’nin “Dünyaya ölmek değil, olmak için geldik!” sözü, sadece basit bir sehl-i mümteni miydi? “Aşksız bu âlemde âdem olmanın imkânı yoktur,“ diyen Niyazi Misrî’nin söz ettiği bu aşk neydi? Hacı Bektaş’ın “Ehlini bul!” dediği bu ehil kişi neredeydi? Bizim sıralamasını hep yanlış söylediğimiz Mevlana’nın, “Hamdım, yandım, piştim!” sözündeki imtihan neydi? Nasıl ki kaba kütük, mobilya olması için ilk önce fırınlanır ve yakılır; nasıl ki kaba demir, şekil vermek için kor ateşe atılır ve eritilir; işte, tıpkı bunun gibi insanın hamlığından kurtulması için de, manen gönlünü yakması gerekir. İş bu gönlü yakmak için de, gönlünde ateş bulunan birilerini bulmak lazım gelir.

Şevk, kanadın kırıldıktan sonra da uçmayı bırakamamaktır

Mevlana’nın Şems’i bulması, Yunus’un Taptuk Emre Dergâhı’na eşik olması, Hacı Bayram’ın Somuncu Baba’nın dizinin dibinde yetişmesi, Aziz Mahmut Hüdayi’nin Üftade Hazretleri’ne boyun eğmesi gibi. Sonrasında, şeyhinin abdest suyunu göğsüne basarak kaynatan bir ateş yanar dervişin gönlünde. Aşk, sevgi ve şevk… Sohbet bu üç düzlemde ilerliyordu artık. Herkes pür dikkat kendini odaklamış dinlerken, Sadık Bey yine sözcüklerinin arasında anlık duruyor ve sanki gözleriyle bir yerleri arıyormuş gibi kalıyordu. Aşk, sevgi ve şevk nedir? Sevgi kuşun uçmasıdır; Aşk, kanadı kırılırcasına uçmaktır; şevk, kanadın kırıldıktan sonra da uçmayı bırakamamaktır.

Sözün aşk merkezindeki gücüne gelindiğinde bu örnekleri görmek ise, aslında yüzyıllar geçse de, çağ yüzünü ve sözünü değiştirse de manayı ve özü hiç yitirmeyenlerin her zaman var olduğunu gösteriyor. Kur’an ilk emir olarak, “Oku!” der. Bu oku emrinin içinde, kainatı oku, kendini oku, bil, anla, yaşa ve ol emirleri de vardır. Bu emre telmih olarak Mevlana Mesneviye, “Bişnev!” yani “Dinle!” diyerek; Yunus, “İşitin, ey yarenler!” diyerek; Fuzuli Su Kasidesi’ne “Saçma…”; Akif İstiklal Marşı’na, “Korkma!” diye başlar. Hepsinin mana itibari ile sığındıkları nokta ise aynı yerdir.

Hırkayı giyen, insanların kusurlarını örter

Ve bu aşkın kaynağı elbette ki Efendimiz’dir. Onun etrafındakilerin ona duyduğu aşktır. Onlardan kalan bir mirastır. Bir gün Cebrail (as) Efendimiz’e gelir. Elinde Tuğba Ağacı'nın dallarından, yapraklarından örülmüş yeşil bir hırka vardır. Cebrail (as) Efendimiz’e, Allah’ın (cc) emrini iletir ve bu hırkayı önce kendisinin giymesini, daha sonra da birine giydirmesini söyler. Efendimiz o hırkayı ilk önce kendisi giyer, daha sonra da meclisinde bulunanlardan Hz. Ömer’e sorar: “Ya Ömer, bu hırkayı sana versem ne yaparsın?” El-cevap: “Ey Allah’ın Peygamberi, o hırkayı giyerim ve insanları adaletle yönetirim” der. Sonra Hz. Ebu Bekir’e sorar aynı soruyu Efendimiz. Hz. Ebu Bekir, “O hırkayı giyer ve insanlara doğruluğu ve hakikati anlatırım” der. “Ya Osman, sen ne yaparsın bu hırkayla?” diye sorar Efendimiz. Hz. Osman cevaben: “Ey Allah’ın Resulü, o hırkayı giyer ve insanları edebe, hayâya ve iffete çağırırım” der. Ve Efendimiz son olarak Hz. Ali’ye sorduğunda aynı soruyu Hz. Ali, “Ey Allah’ın Resulü, o hırkayı giyer ve bütün insanların kusurlarını örtmeye çalışırdım” deyince Efendimiz, hırkayı Hz. Aliye giydirir. Ve böylece velayetin başı Hazreti Ali olur.

Efendimiz’den, Hz. Ali’den gelen bu feyz ve aşk silsile silsile devam edip erenlerin gönlüne nakş olunmuştur. Bundan dolayıdır ki gönül ehli, hata ve kusurları örten kişiler olmuşlardır. Harakanî Hazretleri, “Her kim ki bizim kapımıza gele, ekmeğini, suyunu verin; dinini, imanını sormayın!” demiştir. İşte Diyar-ı Rum böyle fethedilmiştir. Harakanî Hazretleri Horasan’dan gelip Kars’a yerleşmiş, Ahmet Yesevî’nin dervişlerindendir. Ve henüz daha Alp Aslan’ın kapılarını açmadığı bu coğrafyada, onun fethini kolaylaştırmak için, ilk önce gönülleri fethetmeye çalışmıştır. Aynı şekilde Osmanlı askerinin Balkanlar’a gitmeden önce erenlerin oralara gidip dergâhlarını ve vakfiyelerini açması da bu durumun bir benzeridir. Hırkayı giyen, insanların kusurlarını örter.

Bir gönül eri: Fethi Gemuhluoğlu

Burada, büyük mutasavvıfların açtığı fetih kapılarının yanında, yaptıkları vakıf ve dergâh hizmetlerinin tarihi önemini ve yetiştirdikleri insanların büyüklüklerini sayan Sadık Yalsızuçanlar, bir anda günümüze dönerek çok eski olmayan bir isimden bahsetti bize: Fethi Gemuhluoğlu.

Mutasavvıfların ve onların yaptıkları hizmetlerin sadece tarihin tozlu sayfalarındaki birer hatıralar olmadığını, günümüzde de onların yolundan giden ve onların “sevgi” frekansını takip ederek, büyük hizmetler yapan insanların da var olduğunu, güzel bir örneği olan Fethi Gemuhluoğlu üzerinden anlattı Sadık Bey.

Kendisi Şabanî tarikatına mensup olan Gemuhluoğlu, yakın arkadaşları ile kendisinin öncülük ettiği bir dernek kurar. Fethi Gemuhluoğlu bu dernekte, özellikle öğrencilere burs vermek adına büyük gayret sarfeder. Bu sözü duyduğumda yapılan bu iş, bana normal bir hadise gibi geldi, çünkü zaten günümüzde bu türden çalışma yapan sayısız kuruluş var. Ama verilen bu bursların, dönemin bir öğretmen maaşı kadar olduğunu duyduğumda gerçekten şaşırmıştım. Her öğrenciye bir öğretmen maaşı kadar aylık burs vermiş Gemuhluoğlu. Fakat Fethi Bey’i asıl farklı kılan nokta burası değildi. O hemen hemen hiç kimseyi geri çevirmeden tamamen gönül esaslı çalışırmış. Sadık Yalsızuçanlar da kendisinden burs alanlar arasında bulunduğu için hiç, tereddüt etmeden söylüyordu bütün bunları. Nasıl ki Somuncu Baba, şehrin sokaklarında “Ekmek, Müslümanlar, ekmek!” diye bağırırken, ekmeğini uzattığı kişilere somunla birlikte himmet veriyordu. İşte Fethi Bey de “burs verdiğine himmet eden” birisiydi, diyordu Sadık Bey.

Her öğrenci ile birebir ilgilenen birisi. Öğrenciler ilk burslarını elden almaya gittiklerinde, onları ayağa kalkıp ceketinin önünü ilikleyerek karşılayan ve onlarla muhabbet ederek, verdiği para hayli hayli yettiği halde, “Evladım, sana verdiğimiz para belki senin kitap almana yetmeye bilir, ben senin için bazı kitaplar aldım, bunları da bu ay içinde okumayı ister misin?” diye soran ince bir şahsiyet. Sohbeti ve bakışı ile aşı yapan bir insan: Fethi Gemuhluoğlu. Sadık Bey, ondan burs alıp bugün Avrupa’ya giden beyin göçlerinden buluşlar, icatlar yapanlardan ve onların geri dönüşlerinden bahsediyor. Hiç abartısız 800’den yazla profesör yetiştirdiğini, onlarca rektörlerin ve patentli bilim adamlarının olduğunu, hatta bugün kabinede olanların bile ondan burs aldığını söylüyor.

Alevi’ye burs verilir mi?

Fethi Bey, burs isteyen öğrencileri kendisi özel bir mülakata alırmış. “Evladım, söyle bakalım hiç âşık oldun mu?” diye sorarmış. Sevgisiz işten hayır gelmeyeceğini, Allah’ın yarattığı bir varlığa sevgi duymayanın Allah’ı nasıl sevebileceğini söylermiş. Yakın zamanda büyük bir üniversitenin rektörlüğünü yapan Alevi birisinin Fethi Bey’den burs istemeye gittiğini anlatıyor Sadık Yalsızuçanlar. Bizzat kendisinden dinlediğini söylüyor fakat ismini vermiyor. İstanbul’a okumaya gelen o kişi gerçekten çok zor durumdadır ve Fethi Gemuhluoğlu’nun öğrencilere burs verdiğini duyar. “Fakat onlar dindardır, sen Alevisin; sana verirler mi bursu?” diye sorar arkadaşları. Fethi Bey’in yanına gittiğinde, onu ayakta karşılar ve kim olduğunu, memleketini öğrenince, “Evladım, Alevi misin?” diye sorar. Öğrenci ilk başta söylemek bu soruya cevap vermek istemez ama yalan söylemek de istemez. Fethi Bey hali anlayınca, “Evladım. Neden çekiniyorsun, açıkça söylesene…” diyerek onu rahatlatır. “Peki, söyle bakalım, dost kime derler?” diye sorar. Karşısındaki öğrenci bir tanım yapar gibi cevap verir. Fethi Bey “Evladım. Dost o ki, öldürülmesi kesin ve mukadder olan dostunun yatağına yatan kişidir.” “İşte o anda yıkıldı bütün her şeyim, adeta yeniden imar edildim!” demiş öğrenci, Sadık Bey öyle söylüyor…

İnsan eğitilmez, yetiştirilir. Tıpkı bir bitki gibi, sevgi ve özenle yetiştirilir. Kırlar, dağlar nefs-i emaredir. Bağ ve bostan ise irfandır. Şehir gönüllerdir. İmar edilen yerlerdir. Onun için, “Kırdan şehre göç etmek gerek” der Mevlana.

Sohbet uzadıkça uzuyor, ne konuşmacı yorulup usanıyor ne de dinleyenler. Kimisinin gözleri yaşarıyor. Sadık Yalsızuçanlar’ın masasına bir kâğıt bırakılıyor. Süreyi aştık deniliyor. Muhabbetin hâsılı bir dua ile bitiriliyor. Unutulmaz bir gecenin hatırası zihinlere kazınıyor.

 

Sefa Toprak yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Kasım 2013, 13:43
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13