banner17

Gökhan Özcan: Bizim Kafamızdaki O Devrim Hiç Olmadı

‘’Hayat dediğimiz şey, sürekli akan şeylerden ibaret değil. Âlemde kendi döngüsünü sürdüren pek çok şey var. Mevsimler daha hızlı geçmiyor, çiçekler daha hızlı açmıyor. Onlar kendi tempolarına uyuyor; hızlanan insan. Hızlanan ve yetişemeyen...’’ diyor Gökhan Özcan. Tecrübe Söyleşileri geçtiğimiz günlerde Gökhan Özcan’ı ağırladı.

Gökhan Özcan: Bizim Kafamızdaki O Devrim Hiç Olmadı

Üsküdar Belediyesi ve Uluslararası Genç Derneği tarafından organize edilen Tecrübe Söyleşileri’nin beşinci konuğu gazeteci-yazar Gökhan Özcan’dı. 29 Haziran Cuma akşamı Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen söyleşinin moderatörlüğünü Yusuf Temizcan yaptı. Sedat Anar’ın besteleriyle renk kattığı programa ilgi büyüktü.

Yıllardır kitaplarını ve gazete yazılarını keyifle okuduğumuz fakat ortalıklarda pek göremediğimiz bir yazar Gökhan Özcan. Derin, az konuşan, az söyleyen ve hep gündemin ötesinde duran bir kalem. Söyleşi vesilesiyle onun dingin dünyasına yolculuk ettik. Geçmişine, meslek hayatına ve yazarlık tecrübelerine tanıklık ettik. Oralardan güzel hikâyeler devşirdik kendimize. Kıymetine binaen Yusuf Temizcan'ın Gökhan Özcan ile yaptığı bu güzel söyleşiyi sizinle de paylamak istedik:

Bugün beşincisini düzenlediğimiz Tecrübe Söyleşileri'nde daha çok konuklarımızın hayat hikâyelerine tanıklık etmek istiyoruz. Herkesin eşsiz hikâyeler biriktirdiğini düşünüyoruz. 1965 yılında İnegöl’de doğdunuz. Nasıl bir muhitte doğdunuz? O günlere dair neler hatırlarsınız?

Bizim sokağımız çeşitli yerlerden göçmen olarak gelen insanlardan müteşekkil bir sokaktı. Mozaik dediğimiz şeyin en özgün modellerinden biriydi. Komşuluk ilişkilerinin en üst düzeyde olduğu böyle bir ortamın içinde doğdum. Az bir nüfusu vardı İnegöl’ün. Osmanlı’nın damgasını taşıyan bütün şehirlerde olduğu gibi çınar ağaçları, camisi, külliyesi ve hamamı olan; Anadolu’nun birçok yerinde rastlayabileceğimiz yerlerden biri. Ben doğduktan 3 yıl sonra Bursa’ya taşındık. İlkokul 4. sınıfın sonuna kadar orada kaldık. Evimiz Emir Sultan’a çok yakındı, neredeyse mezarlıkta oynayarak büyüdük diyebilirim. Ardından tekrar İnegöl’e döndük ve üniversite yıllarına kadar da orada kaldım. Kültürel çeşitliliğin her türlüsünü en özgün haliyle yaşadım İnegöl’de; evlerin döşenmesinden sofra kültürüne kadar. Hayatımın en zengin dönemiydi diyebilirim. O zenginlikler bugün artık dönüşerek değişti. Böyle bir yerden çıktık buralara geldik ama o zenginliği kalbimizin bir köşesinde yaşatıyoruz.

O dönemde bir açık hava sineması varmış ve siz çok ilgi gösterirmişsiniz. Biraz bundan bahseder misiniz?

Evet, Bursa’da. Açık hava sineması denildiğinde ne kadar eskiye gittiğimiz anlaşılıyor herhalde. Çocukluktan itibaren nereden geldiğini bilmediğim bir sinema tutkusu vardı bende. O dönem tabii yazlık sinemalar var. 1970’lerin başından bahsediyoruz. Sinemalarda iki tane film oynatılıyordu arka arkaya. Masalarda oturuyorsunuz, aileler geliyor genellikle. Yıldızların altında perdeye bakarak film seyrediyorsunuz. Şimdilerde çok yaşama imkânı olmayan bir zevk. Benim yoğun ısrarlarımla ailem artık çaresiz kalıyordu ve hep beraber gidiyorduk. Epeyce bir dönem böylece devam etti. Sonra değişimle birlikte o sinemalar teker teker kapanmaya başladı. Yazlık sinema, sinemadan daha fazla bir şeydi. Aramızda herhalde o yaş grubundan çok fazla insan yok. Olanlar bilirler.

Canlı Bir Televizyon Tarihi Olarak Oturuyorum Karşınızda

Sonra televizyon çıktı, biz de oradan devam ettik film izlemeye. Kocası Almanya’da olan bir komşumuzun televizyonu vardı. Onlara giderdik. Herkes orada toplanırdı. Sonra benim ısrarlarımla taksitle bir televizyon aldık eve. Bugün herhalde bir çocuğun televizyonla ilişkisini bu şekilde biri anlatsa eleştiririm ama maalesef benim çocukluğum da böyle geçti. Yani televizyon çocuğu olarak… Bir dönem neredeyse televizyonda olan her şeyi seyrettim. Pazar günleri western filmler olurdu. Salı günleri yerli film olurdu. “İtalya’dan Müzik” diye bir program vardı, onu bile izlerdim. İlgili ilgisiz ne çıkarsa… Korolar, çok uzun tartışma programları vs. Canlı bir televizyon tarihi olarak oturuyorum karşınızda.

Peki, lise yıllarınızdan bahsedebilir misiniz?

Ortaokulu imam hatipte okudum, sonra meslek lisesine gittim. Ailem önce dinini-imanını öğrensin dedi ortaokul için. O yıllarda özellikle taşrada sihirli formül buydu. Sonra bir de mesleği olsun dediler ve ben de meslek lisesinde okudum. Elektrik bölümü okudum, tabii intibak etmem zor oldu. Kafam bu tür şeyleri almıyor. Lise bitti, sonrasında gazetecilik okumaya karar verdim. Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu kazandım. YÖK’ün ilk yılıydı. Aslında sinema okumak istedim ama çok fazla imkân yoktu. Böylece Ankara’ya gelmiş olduk.

O yılların Ankara’sından da bahseder misiniz?

1982 yılıydı. Darbeden sonra sersemlemiş bir başkent pozundaydı Ankara. Derin bir moral bozukluğu ve ürkeklik hâkimdi her tarafa. Ankara’yı tanımadığım için yurtta kalmaya başladım. Kalabalık bir yurttu ve orada siyasi gerilimler devam ediyordu. Okullarda öğretim kadrolarının büyük bir kısmı uzaklaştırılmıştı. YÖK yeni kurulmuştu ve ilk denekleri bizdik. Sürekli bir şeyler değişiyordu. Böyle bir ortamda okuduk üniversiteyi. Dünyayı kurtarma arzuları ve herkesin başına gelen gençlik halleriyle birlikte... 1987’ye kadar devam ettim okula.

Sanırım 1986 yılının Ekim ayıydı. Ankara’da Rüzgârlı diye bir yer vardı, oranın Babıali’si gibi. Yerel gazeteler orada hazırlanıyordu. Okulda arkadaşlar dediler ki, “yeni bir gazete çıkıyormuş, orada bir büro tutmuşlar, gidip bir gazete bürosu nasıl olur görelim.” Fehmi Koru, Nabi Avcı ve Adnan Tekşen’in başında olduğu bir ekip, eski Zaman gazetesini çıkarmaya başlamıştı.

Siz de kültür sanat sayfasında çalışmak için girdiniz oraya değil mi?

Aslında biz oraya, bir grup öğrenci olarak, bir gazete bürosu nasıl olur görelim diye gittik. Tabii fikri yakınlığımız da vardı. Heyecanla gittik. Adnan Tekşen yazı işleri müdürüydü. Konuşurken dedi ki, “aranızda sinemayla ilgilenen kimse var mı?” “Ben varım” diyerek gazeteciliğe adımımı atmış oldum o gün. Beni Nabi Avcı’ya yönlendirdi. Nabi Bey ile konuştuk hemen. “Git bir şeyler yaz getir bir bakalım” dedi. Ne yazsam diye düşünmeye başladım. Ödünç bir daktilo bulduk bir yerlerden ve ortaya bir sayfalık bir yazı çıktı. Götürdüm ve hemen kültür sanat sayfasına aldılar beni.

Kemal Karabulut vardı şair, o yönetiyordu sayfayı. Ben televizyon haberleriyle ilgileniyordum ama o dönemde tek kanal var, çok haber çıkmıyor. O yüzden kültür sanat haberlerine de bulaştım, sinemayla ilgili bir şeyler yazdım. Gazetede bir sürü insan tanıdım, bugün tanıdığım insanların nerdeyse % 80’ini orada tanıdım diyebilirim. Hepsi 11 aylık bir dönemdir. Eski Zaman gazetesi, bugün bir benzerini çıkaramadığımız bir gazete tecrübesiydi. 6 ay sonra bir kesintiye uğradı, onu atlattık fakat sonrasında herkesin bildiği Zaman’a evrilme süreci başladı. Fetöcülerden ilk darbeyi biz yedik yani. Gazeteyi ele geçirdiler ve biz işsiz kaldık. Sonraki gazeteyi beklemeye başladık ki o gazete yıllar sonra çıktı. Bir dönem TRT’de çalıştım. Kitaplar, dergiler çıktı. Ama Yeni Şafak’a kadar başka gazete tecrübem olmadı.

Biraz da Gerçek Hayat üzerine konuşalım mı? Dergi tam olarak ne zaman çıkmaya başladı?

Dergi, 2000 yılında 28 Şubat atmosferinde çıkmaya başladı. Aslında bu fikir bir tren yolculuğunda ortaya çıktı. Hakan Albayrak’la birlikte Ankara’dan Selahattin Yusuf’un nikâhı için İstanbul’a geliyorduk. Trene binerken böyle bir konu yoktu fakat indiğimizde dergi tamamlanmıştı neredeyse, sayfaları yapmaya bile başlamıştık. İstanbul’da Levent Gültekin’e gittik Yeni Şafak’ın idari müdürüydü. Dergiyi ikimiz çıkarırız ama dağıtım vs teknik işleri nasıl yaparız? Bizim hiç kafamızın basmadığı konular. Bu konuda yardımını istedik. O da kabul etti. Nikâhın ardından hemen başladık çalışmalara. Uzun bir süre yayın yönetmeni aradık. İkimiz de Ankara’da otuyorduk. Fakat kimse yanaşmadı bu işe. Sonra Hakan’a “sen yap” dedik. O da “ben yalnız yapamam” dedi. Böylece iki tane genel yayın yönetmeni ile çıktı dergi. Okmeydanı’nda bir büro açtık. Murat Menteş, Suavi Kemal Yazgıç, Ahmet Demirhan, Halime Kökçe, Neşe Kutlutaş ve Ankara’dan destek veren Ahmet Çiğdem ekiptekilerden bazılarıydı.

Batmayı Beceremeyen Bir Dergidir Herçek Hayat

Anadolu’daki temsilcilerden 3-5 kuruş toplanarak kâğıt alındı. Neredeyse sermayesi olmadan yola çıkmış bir dergidir Gerçek Hayat. O sırada ülkede 28 Şubat süreci yüzünden atmosfer tabii çok ağırdı. Herkeste büyük bir moral bozukluğu var. Biraz da ana fikri buydu derginin. “Bu moral bozukluğunu atalım, biz bu memleketin sahibiyiz” demek istemiştik. Dergi yayınlanmaya başlayınca hemen arkasından bir döviz krizi patlak verdi. Bizim eldeki küçük sermaye de buharlaştı gitti böylece. Uzun süre o işi devam ettiremedik. Biz Hakan’la Ankara’ya döndük. Yazıyla destek verdik dergiye. Hala çıkmaya da devam ediyor; batmayı beceremeyen bir dergidir Gerçek Hayat. Defalarca el değiştirdi ve şu an Yeni Şafak’ta yeni bir anlayışla yayınlanıyor. Çılgınca bir projeydi. İnsanlar sahip çıktı ve ayrıca bir yayın boşluğu da vardı sanırım o dönem.

Ankara’da pek çok kişi için ikinci bir üniversite diye nitelendirilebilecek Sakarya Çay Ocağı vardı. Siz de oranın müdavimlerindendiniz. Sakarya Çay Ocağı’nda küçük bir ekiple pek çok muhabbeti demlediniz. Biraz da oradan bahsedebilir misiniz?

Sakarya Çay Ocağı gazeteden ayrıldığımız dönemde devam etmeye başladığımız bir yerdi. Bir çay ocağının yavaş yavaş büyümesiyle oluşmuş bir yer. İlk gidenler biz değildik aslında. Nihat Genç, Ahmet Çiğdem gibi dergi çıkarmış bazı arkadaşlar vardı, biz de onlara dahil olduk. Ankara bu tür mekânlar açısından İstanbul gibi sonsuz çeşitlilikte bir yer değil. Hala öyle.

Kimler vardı?

Bu aslında yıllara yayılan bir şey ve oradan neredeyse birkaç nesil insan geçti. Hakan, Nihat Genç, Ahmet Çiğdem ve ayrıca bir doktor grubu vardı. Kemal Sayar, Erol Göka ve Mehmet Bodur da onlardandı. İsimleri unutuyorum. Sadece bu grup da değil, sonra başka gruplar ilave oldu. Sağcı, solcu vs. Çayı güzeldi, hasır iskemlelerde oturuyorduk ve orayı çok sahiplendik. Her gün belli saatlerde insanlar oraya akıyordu. Gece boyu evde bir şeyler yazar, çay ocağına gelir ve heyecanla birbirimize okurduk. Sadece bunlardan ibaret değil elbette paylaşımlar. Ülke meseleleri, futbol, sinema, ne varsa. Çay içip barınabileceğimiz bir yerdi. Birçoğumuzun işi yok ve tabii cebindeki para da sınırlı. Yıllarca böyle devam etti. Oradan dergiler çıktı, kitaplar çıktı. Yaş olarak da herkesin uçmaya yatkın olduğu zamanlarıydı. Herkesten bir şeyler çıktı. Bunlar kitaplaştı.

Filmlerdeki Gibi Yaşadığımız Bir Yerdi Sakarya Çay Ocağı

Daha önemlisi birbirinden bu kadar farklı meşrepten olan insanların aynı potanın içinde bir şeyler öğrenmiş olmasıydı. Başkalarının hikâyelerine dair tecrübeler edindik. Bu çok zenginleştirici bir şeydi. Bugün artık bu mümkün müdür? Çok kolay görmüyorum. Şimdi başka bir kültürdeyiz. "Bugün bir şiir yazdım" heyecanı, "bir hikâye yazdım" heyecanı… Filmlerdeki gibi yaşadığımız bir yerdi Sakarya Çay Ocağı. Sonrasında gerçekler ayağımızı yere değdirdi ama o uçuculuktan memnunduk ve bir şeyler öğrendik. En verimli dönemlerimizdi. Her konuda aynı düşünen insanlar değildik. Sonra da zaten herkes kendi yoluna gitti. Ama zamanın o kesiti bizim için bir üniversite oldu gerçekten. Sadece edebiyat olarak düşünmeyelim, oradan danışmanlar da çıktı. Çok sayıda profesör çıktı. Bir dönem Türkiye üç siyasi partiyle giderken üçünün de danışmanı oranın eski müdavimiydi.

Şunu da sormak isterim: Sakarya Çay Ocağı’nda birbirinden farklı düşünen pek çok insan bir arada bulunabiliyordunuz. Konuşuyordunuz, tartışıyordunuz ve ertesi gün tekrar yüz yüze gelebiliyordunuz. Bugün böyle bir ortama biz gençler olarak pek rastlayamıyoruz. Ne değişti sizce? Neyi yitirdik de biz hep benzer şeyleri düşünen insanlarla bir araya gelmeyi istiyoruz artık?

Bugün Sakarya tayfasını da bir araya toplamak çok mümkün olmayabilir. Belki o dönemi daha iyi anlamaya çalışarak başlayabiliriz.

12 Eylül sonrasıydı. Ülke hakkında hayalleri olan, fikirleri olan, ülke için yapacak işleri olan insanlar tabiatıyla birbirlerine sokuldular. Zaman gazetesinde çalışırken üniversitenin son yılındaydım. Sabah okula gittiğimde oradaki solcu arkadaşlar bizim gazeteyi alır okurdu. Biz de Cumhuriyet’i okurduk. O dönem Cengiz Çandar şehir yazıları yazardı. Sinemayla ilgili neredeyse her şey Cumhuriyet’te çıkardı. Kitapla ilgili yazılar da vardı. Ne Cumhuriyet bugünkü gibiydi ne de bizim yazan çizen arkadaşlar...

Gazeteden ekip olarak dışlandığımızda, çıkardığı dergide tam sayfa bir yazı yazarak Enis Batur bize sahip çıkmıştı. Daha geçişken bir ortam vardı. Belki ülkedeki hararet daha düşüktü, belki de darbe sonrasında insanların birbirlerine sokulmalarıyla ilgili bir şeydi. Mesela rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun da solcularla yaptığı uzun hapishane sohbetlerini biliyoruz hepimiz. Bunlar sonradan kitaplaştırıldı. Bu bir faktördür ama bugünkü kadar da bir ayrışma yoktu ülkede. 12 Eylül öncesinde vardı. 12 Eylül'den sonra, yani sopanın daha büyüğü ortaya çıktığında, insanlar birbirlerine sokuldular. Bu bir tür savunma içgüdüsüydü belki de. Belki de yaşanan acılar bir tefekkür doğurmuştu hepimizde.

Her Birimizin Hayatında Sayısız İstifalar Vardır

Bugün farklı bir kültürdeyiz. Araya pek çok şey girdi. Bir kere idealler farklılaştı. Bugün insanların bir ideal için ömrünü harcayabileceğini düşünmek çok zor. Başka şeyler üzerinden şekilleniyor heyecanlar. Üniversite yıllarımda ben, etrafımda bir kariyer hesabı içinde olan birini görmedim. Şimdi biz kreşten sonra başlıyoruz bu hesaplara. Her anlamda daha maddi düşünen -parayı kastederek söylemiyorum bunu- insanlar hayatlarına kendilerinin şekil verdiğini düşünüyorlar. Onun planlamasını yapıyorlar. Daha profesyonelce bir yaşama biçimimiz var. Oysa biz gemileri ideallerimiz için yakabilecek durumdaydık. Her birimizin hayatında sayısız istifalar vardır. Şimdi daha gerçekçi bakıyoruz hayata.

Hangisi daha iyidir bilemem. Oradan da çok önemli şeyler çıkmadı. Kitaplar, dergiler çıktı ama bizim kafamızdaki o devrim hiç olmadı. Bugünden de bir şey çıkmıyor. Belki arasını bulmak lazım… Hayata bakarak hayat hakkında daha yerinde, doğru teşhisler yaparak gitmemiz lazım. Birinde fazla hayallerin üzerinden gidiyoruz, birinde fazlaca gerçeklere yaslanıyoruz. Arasını bulmak gerekiyor belki de.

Biz Küçük Dereleriz, Asıl Akıntı Başka

Bir de genç insanların çok enerjileri oluyor. Çok şey yapabileceklerini düşünüyorlar. Daha sonra bunun çok da kolay olmadığı anlaşıldığında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Hayatla ilişkimizi herhalde daha sıhhatli bir yerden kurmamız gerekiyor. Bizim gibi nice kuşakların cv’leri böyle şekillendi. Hayatın sahibinin biz olmadığımızı öğrenmemiz gerekiyor. Biz onun içinde akan küçük dereleriz, asıl akıntı başka. Yani bunun farkındaysak daha temkinli yoldan yürüyebiliriz. Daha az hayal kırıklığı, daha çok tevekkül bizi daha doğru yerlere vardırır diye düşünüyorum.

Göz Ağrısı, Hiçbirşey, Ruh Yordamı kitaplarınız var. Dergilerde yazdınız. Uzun bir süredir de Yeni Şafak’ta yazıyorsunuz. Sizin metinlerinizde modern hayata karakterini veren fakat çoğumuzun unuttuğu ya da çok ilgilenmediğimiz ayrıntılar var. Çok küçük ayrıntıları bir yerlerinden tutup çok latif ve zarif bir üslupla anlatıyorsunuz. Bu bağlamda şunu sormak istiyorum. Kendinizi “ayrıntı avcısı” gibi bir tabirle tanımlamak ister misiniz?

En başta işin aslını koyalım. Benim yapabildiğim şey bu. Özellikle kurmaca bir şey oluşturup da oradan devam ediyor değilim. Benim ilgilerim bunlar. Mesela siyaseti sevmiyorum. Siyaseti önemsiyorum, gerekli olduğunu da görüyorum ama ben günümün her saatini ona ayıramam. Hayat oradaymış gibi gelmiyor bana. Çünkü ben onlarca siyasi dönem gördüm. Onlar gelip geçiyor. Geriye kalan ise hayat… Eğer siz kendi hayatınızla ilgili değilseniz gelip geçici şeylerle tüketirsiniz vaktinizi.

Medya çok çeşitlendi. Günün büyük bir bölümünü kapsıyor ve artık yanımızda taşımaya başladık. Dolayısıyla eskiden araç olan şeyler bizi araca dönüştürdü. Biz onların peşinde koşuyoruz. Buna yetişme şansımız yok, bu hep akacak. Gündem dediğimiz şey her gün yeni baştan üretilen bir şey ve bunun sonu yok. Yetişip yetişip bir yerde sosyal hayatı istediğimiz hale getirecek değiliz. Dünya böyle bir yer. Dünya mükemmel olsaydı cennete ihtiyaç olmazdı. İstediğimiz dünya orada ama biz buradakiyle fazlaca uğraşırken onu da ıskalayabiliriz. Ben bu çeşitliliğin hayatı değiştirdiğini, insanla kendisi arasına mesafeler koyduğunu ve kendisine yabancılaştırdığını düşünüyorum.

Sosyal medya kullanmıyorsunuz.

Kullanmıyorum evet. Var olan hesaplar bana ait değil. Kim olduklarını da bilmiyorum. Herkesin bir ya da birkaç tane sosyal medya hesabı var. Bunu tartışmanın artık anlamı kaldı mı bilmiyorum ama ben esasta bunun doğru bir şey olmadığını düşünüyorum. Beş tane sosyal medya hesabı da açsam bunun doğru ve tırnak içinde “meşru” olduğunu düşünmüyorum. Çünkü hayatı dönüştürüyor, insanı dönüştürüyor, insanın insan kalmaktaki direnç noktalarını zayıflatıyor. Ve oradan bir ahlak çıkmıyor, bir kültür de çıkmıyor. Ne için var, bunu da anlamış değilim. Her insanı bir medya organına çeviriyor.

Amaç eğer kendi hayatının canlı yayınına memur olmaksa bu bizim istediğimiz bir şey değil. Bizim kültürümüz mahfiyet ister. Bizde bir insanın öne çıkması için o ehliyete, ilim ve irfana sahip olması gerekir. Sıradan bir insanın kendi şöhretinin peşinde koştuğu bir yer, abartarak söylüyorum, herhalde tedbirle yaklaşmamız gereken bir yer, mecra olsa gerek. Bunun ciddi sosyal problemlere yol açacağını düşünüyorum önümüzdeki on yıllarda.

Mustafa Kutlu Kadar Tertemiz Değilim

Metinlerinize tekrar dönecek olursak siz kendi metinlerinizi, köşe yazılarınızı, öykülerinizi nerde konumlandırıyorsunuz ve nerede görülmesini istersiniz?

Kendimi öncelikle bir öykücü olarak tanımlıyorum; hikâye-öykü tartışmasına girmeden. Mustafa Kutlu bir hikâyeci, ben bir öykücüyüm. Niye derseniz, onun kadar tertemiz değilim. Her kuşakta biraz daha bozularak devam ettik biz.

Deneme işi gazete yazılarıyla başladı. Gazete yazılarını, bir gazetede yayınlandığını unutmadan yazmaya gayret ediyorum. Nihayetinde kitlesel yayın yapan bir mecra. Bunu düşünerek bazı şeyleri oraya yansıtmadan, bazı şeylerin de ortalamasını seçerek yazmak gerekiyor. Bunun bir de zaman kısıtlaması var. Yine belli vuruş sayısına göre yazmanız gerekiyor. Bunlar giderek denemeye dönüştü. Benden de başka türlüsü beklenemez zaten, ben ancak deneyebilirim. Deneme kitapları da gazete yazılarından oluşuyor. Gündem meseleleri içinde ben de kendi bakış açımla bir şeyler yapayım diye düşündüm. Elimden gelen de buydu.

Tanpınar'ın Bugünkü Şartlarda Yaşama Şansı Yok

Bizim gibi bir ülkede güncel olanın hâkimiyeti çok fazla. Tanpınar’ın bir sözünü hatırlıyorum. “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şey düşünme imkânı vermiyor” diyordu onlarca yıl önce.

Eyvallah. Tanpınar bugün yaşasa muhtemelen yardım almak zorunda kalırdı. Çünkü Tanpınar’ın şikâyet ettiği yoğunluk, bugün bizim için sıkıcı bir temposuzluk anlamına geliyor. Tanpınar Türkiye’sini düşünün bir kere, telefon bile yaygınlaşmamıştı. Bugün yaşayan insanların hiç biri o ortamda uzun süre duramaz. Her şeyin çok yavaş aktığı bir dönem bugüne kıyasla. Bugünkü şartlarda Tanpınar’ın yaşama şansı hiç yok. Saatleri kim ayarlayacak bilmiyorum bu kadar hızlı bir tempoda.

Hayat Sürekli Akan Şeylerden İbaret Değil

Siz yazılarınızda gündeme dair bir şey yazmıyorsunuz, kendi gündeminizi oluşturuyorsunuz. Bunu nasıl başarabiliyorsunuz? Sizin iç dünyanızda neler oluyor da hiç gündemle ilgi kurmadan bir gazetenin köşe yazarlığını yapabiliyorsunuz?

Gerçek gündemle uğraşmaya çalışıyorum. İşim gereği güncel olanı, aktüel olanı izlemek zorunda kalıyorum aslında. İşten kastım gazetecilik değil. Geçimimi sağladığım diğer işim. Ama onun dışında bir ay izin alsam bütün bunlardan kopabilirim. Kolay sıkılmıyorum. Saatlerce bir yerde oturabilirim. Böyle bir avantajım var. Hani zamanı yavaşlatmak diyoruz ya, onu deneyebilirim en azından. Dolayısıyla temponun biraz dışına çıkabiliyorsanız, o döngünün içinde olmamakla kazanabileceğiniz pek çok şey olduğunu görebiliyorsunuz.

Hayat dediğimiz şey, sürekli akan şeylerden ibaret değil. Âlemde kendi döngüsü sürdüren pek çok şey var. Mevsimler daha hızlı geçmiyor, çiçekler daha hızlı açmıyor. Onlar kendi tempolarına uyuyor. Hızlanan insan... Hızlanan ve yetişemeyen... Bu da modernlik dediğimiz kültürle ilgili. Bize sürekli bir şeylere yetişmemiz gerektiğini, bir şeylere sahip olmamız gerektiğini, bir şeyleri kazanmamız gerektiğini söyleyen bir hayat tarzı var. Biz yakaladıkça bir tane daha hedef koyuluyor önümüze, bir tane daha ve bir tane daha… Bu, baş döndürücü hızla hepimizi içine alan bir girdap…

Peki, kim değiştirebilir bunu? Tabii ki insan... İnsan bu değil, hayat bu değil diye sorular sormaya başlayarak isyan edenler değiştirebilir bunu.

Aslında bizim vaktimizin beş tane çivisi var. Eskiler bunu “Müslüman Saati” diye yazarlardı. Şimdi özel gün ve haftalarda çıkarıp okuyoruz onları. Bizim hayatımızın seyri oradaki gibi olmalı. Bunları hep konuşuyoruz ama işin ruhuna intibak edemiyoruz. Bir şeyleri durdurmak, kendi öz seyrimize geri döndürmek zorundayız. Zor bir iş. Ciddi fedakârlıklar istiyor. Çünkü döngünün dışında kalmaktan bahsediyoruz. Ben yazılarımda buna dair işaret fişekleri atmaya çalışıyorum. Gidişatın yanlış olduğuna dair küçük küçük işaretler bırakmaya çalışıyorum okura. Elimden gelen budur.

Hakikati İnsan İnsana Taşıyacak Bir Karakter Meczup

Bana gazetede verilen bir köşe var, bunu hesabını verebileceğim şeylerle doldurmaya çalışıyorum. İnsanların zihnini yarın unutacakları şeylerle meşgul etmek istemiyorum. Kendimce anlayışım budur. Biz sözün gerçek sahibi değiliz. Söz söyleyecek durumda da değiliz hiç birimiz. Söze ayna olmaya çalışıyoruz. Büyük yaşamış, büyük söylemiş ariflerden ve âlimlerden gördüğümüz bir takım şeyleri aktarmaya çalışıyoruz. Meczup dediğimiz de bunu göstermek içindir. Söyleyenin önemli olmadığı hakikati insandan insana taşıyacak bir karakterdir o. Ne kelimeler sizin, ne hakikat sizin. Orada siz doğru tarafta bulunmaya çalışan bir kulsunuz. Daha fazlası değilsiniz. Yapmaya çalıştığım şey bu.

En savunmasız olduğumuz anda...

Dinleyicilerden gelen bir soru üzerine Gökhan Özcan, “Meczup” karakteri hakkında şu bilgileri paylaştı: Meczup karakterinin bizim geleneğimizde örnekleri çok. Hakkında kitaplar da var. Meczuplar hakikati en olmadık zamanda, en savunmasız olduğumuz anda önümüze koyarak giden adamlardır. Geleneksel toplumda bu böyledir. Sarsılır ve hakikate dair bir imkân yakalarsınız. Meczup esasen benim kendi kendime söyleyemediğim şeyler için bulduğum bir kılıf. Oradaki sözler hep söylenmiş şeyler, ben onları biraz dönüştürüyorum. Bugünkü dilin örnekleriyle yazmaya çalışıyorum.

Yine salondaki dinleyiciler tarafından sorulan “haz ve hız çağında kendimizi koruyabilmek için neler yapabiliriz?” sorunu Özcan şu şekilde cevapladı: Benim bir çözüm anahtarım yok elbette. Haz ve hız tuzağına düşmeyen insanlar var asırlardır. Bugün de var. Önce görmeye başlamak gerekiyor. Doğru yerde miyiz, bunu anlamaya çalışmak lazım. Bu zaten yolun yarısı demek. Bir yere varıp varmamamız önemli değil. Yanlıştan döndüğümüz anda doğrunun alanına girmiş oluruz. Hakikati arama noktasında bizden fazla vakti olan insanlar ne yaptıysa onlara bakalım. Çok şükür ki, bu topraklarda hakikate gidecek çok fazla yol var. Onlar bizi kötü bir yere götürmeyecektir."

Söyleşinin ardından Gökhan Özcan isteyen okurlar için kitaplarını imzaladı.

 

Güncelleme Tarihi: 02 Temmuz 2018, 15:47
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
muhammed
muhammed - 5 ay Önce

İnsanların zihnini yarın unutacakları şeylerle meşgul etmek istemiyorum.

esra nur
esra nur - 5 ay Önce

istanbul'da olmadığım için gidemediğim bir programdı. haber sayesinde gitmiş kadar olduk. teşekkürler.

Abdullah
Abdullah - 5 ay Önce

Gökhan Özcan gibi güzel bir insana layık bir moderasyon olmuş.Yuusf Temzcan'a teşekkürler...

İslam Gemici
İslam Gemici - 5 ay Önce

O kadar tafsilatlı yazılmış ki, zevkle okudum. Bir "insan" tanıdım.

banner8

banner19

banner20