Gelenek ve iktidar arasında 'cami' konuşuldu

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Politikalar Merkezi’nde 'Kamusal Alanda İnanç ve Estetik-Gelenek ve İktidar Arasında İbadet' konulu, Nilüfer Göle, Suphi Saatçi, Dücane Cündioğlu ve Selçuk Mülayim'in konuşmacı olduğu bir panel düzenlendi. Kamil Büyüker, panelden notlarını aktarıyor..

Gelenek ve iktidar arasında 'cami' konuşuldu

Cami bu toprakların tapusu ve gerçeğidir. Ancak camilerin mimarisinden başlayarak sıkıntılarımızı henüz konuşmadık/konuşamadık. Güçlü bir Osmanlı medeniyet mirasının izlerini süren bizler için hiç kuşkusuz en büyük kırılma noktası Cumhuriyet'le olmuştur. Önce düşünce/tasavvurda bozulma, beraberinde mimaride çarpıklığı, sonrasında camiyi konuşması ve inşa etmesi gerekenlerin cami içinden, cemaatten uzaklaşmasını da beraberinde getirdi. Cumhuriyet kuşağının cami ile arasındaki makas gittikçe büyüdü. Nihayet, dışı ile mimari ve estetik yoksunu camiler, içi ile de cemaat duygusu/düşüncesi, ilim merkezliliği gibi kavramları ile zayıflatılmış mekanlar kaldı. Bugün bunlar yeni yeni farklı mahfillerde tartışılıyor.

Pazartesi günü Sabancı Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul Politikalar Merkezi’nde “Kamusal Alanda İnanç ve Estetik-Gelenek ve İktidar Arasında İbadet” konulu bir panel düzenleneceği haberi ulaştı. Konuşmacılar Nilüfer Göle, Suphi Saatçi, Dücane Cündioğlu ve Selçuk Mülayim idi. Moderatörlüğü ise Fuat Keyman yapacaktı.

Hangi medeniyetin inşası?

Din ve Hayat dergisi ekibinden Abdullah Rüştü Kişi ile birlikte programın yapılacağı merkeze saat 18.30’da ulaştık. Salon yeni yeni dolmakta idi. Tanıdık simalardan Yrd. Doç. Dr. Hilal Kazan’ı ve İSAM’dan Seyfi Kenan’ı görebildik. Konuşmacıların gelmesi ile salonun doluluk oranı arttı. Program öngörüldüğü saatte başladı. Fuat Keyman’ın kısa girişinden sonra Nilüfer Göle söz aldı. Ve cami meselesine “medeniyet inşası açısından” bakacağını söyledi. Daha ilk cümlesi ile “hangi medeniyet” sorusu zihinlerimize takıldı. Konuşmasının ilerleyen safhalarında Dücane Cündioğlu’nun müdahalesi ile medeniyet kavramına açıklık getirdi. Yani İslam medeniyeti mi, Hristiyan ya da Yahudi medeniyeti mi? Burada bir bütün olarak medeniyetin tamamını kastettiğini ifade etti. Bunu yaparken de dünya üzerinden muhtelif camileri örneklendirdi. İlki Bosna’daki camilerdi. Bosna’da 1990’lı yıllarda gerçekleşen soykırımı anlattı. “Oradaki savaş camilere karşı yapıldı” dedi. “Osmanlı mirası olan ve bugün ayakta kalan camiler size sanki Bursa'daymışsınız havası veriyor” dedi. Ancak burada içine alınmadığı, giremediği camilere de değindi. Bunların da Vehhabi ya da Selefi mantıkla dizayn edildiğini söyledi.

Bir diğer örnek Endülüs camileri idi. Bugün katedrale çevrilen cami/mescid eski ismi ile Miskita Katedral imiş. Miskita, mescid anlamına gelmekte lakin bugün bu da silinmiş durumda imiş. Camiler için belirleyici olan en önemli hususlardan birisinin “görünürlük/ saydamlık” olduğunu ifade ederken de Almanya Köln’de Katedral’in yanına inşa edilen ve Paul Böhm’ün yaptığı camiyi örnek gösterdi. Türkiye’den Şakirin Camii'ni bir kadın eli değmesi nedeniyle önemli bulduğunu söyledi. Burada cami ve dizayn kelimelerinin ilk defa bir araya geldiğini ifade etti. Bunun yanında Emre Arolat’ın Büyükçekmece’de yaptığı Sancaklar Camii gündeme geldi ve burada ise tüm bu tecrübelerin ve söylenenin tam aksine sadelik/ öz/ tevazu/ inziva kelimelerinin öne çıktığını, hatta yer yer “Hira”ya esinlenildiği yorumlarını da aktardı. Tabi gündem cami olunca Çamlıca Camii her konuşmacının eleştirisine maruz kaldı. Nilüfer Göle, “Çamlıca Camii kopya/ replika değil bir karton hükmünde” gibi bir söz iktibas ederken iki tehlikeye de işaret etti: Camiler iktidarların gösterge alanları haline getiriliyor ya da ticari tüketim kalıplarının uzantısı halini alıyor.

Çamlıca’nın sorunu cami değil silüet

Panelin en renkli konuşmacısı Mimar Sinan ve Kerkük mimarisi/ evleri üzerine çalışan Suphi Saatçi hoca idi. Hem tespitleri hem de yaşadığı çarpıcı örnekler ile salonun ilgisine mazhar oldu. Çamlıca Camii’nin yarışma ve jüri süreçlerinde yaşadıklarını anlattı. Özetle şunları söyledi: “Sayın Başbakan, rektörümüzü aramış ve Çamlıca Camii için jüride yer alacak bir isim istemiş. Rektör bey de benim ismimi vermiş. Benim de hiç haberim olmadan jüriye ismimi yazmışlar. Farklı mahfillerden ismimi duyanlar 'istifa etmeyi düşünmüyor musun' dediler? 'Neden istifa edecekmişim' dedim. 'Çamlıca’da camiye karşıyım diye mi, Başbakan’a karşıyım diye mi, ne diye istifa edeyim' dedim. Eğer bir yerde cami ihtiyaçsa yapılır. Bu jüride bulunmayı bildiğim doğruları söyleme anlamında bir fırsat bildim.

Jüri oluşturuldu ancak kurulda belki beş TOKİ elemanı vardı. Akademisyen hoca olarak azdık. Dedim ki “Çamlıca’nın cami değil silüet sorunu var. Buraya yapılacak bu kadar görkemli bir cami burayı gösterişli kılmaz, çirkinleştirir. Proje yarışmasında süreyi kısa tuttunuz, o yüzden kötü eserler geldi” dedim. “Zira cami mimarisinde klasiğe vurgu yapıyorsunuz ancak neden ev mimarimizde klasiğe vurgu yapmıyorsunuz” dedim. Yarışma aceleye getirilmiştir. Bizim çağdaş yorumla mimari inşa etmemiz lazım ama maalesef biz burada sınıfta kaldık diye Başbakan’a da brifing verdim. Turgut Cansever “mimarın görevi dünyayı güzelleştirmektir” der. Ataşehir’de gökdelenlerin arasına klasik bir cami yapmışız, sizce hangisi doğru? “En güzel cami bu yüzden referandumla dahi olmaz” dedim.”

Camiyle teması olan ve ibadete devam eden biri olarak Suphi hoca haklı olarak Taksim’e caminin elzem olduğunu, zira o bölgede camilerin küçük ve yetersiz olduğunu söyledi. Burada temel mesele bir yerde talep ve mekan var ise orada mescid olması lazım. Hoca bunun da davacısı ve takipçisi olduğunu da sözlerine ekledi.

Kubbeleri takip edersen Sinan’a/İstanbul’a ulaşırsın

Selçuk Mülayim hoca da Mimar Sinan vurgulu ancak daha çok tarihi ve duygu yoğunluğu fazla bir konuşma yaptı. Sinan’ı yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük tasarımcısı olarak niteledi. Bunu sonuçları itibariyle Leonardo ile kıyaslayanlara nazire olarak söyledi. Leonardo’nun sadece tasarımcı olarak kaldığını, eserlerinin hayat bulmadığını ifade etti. Konuşmada bazı serzenişlerde de bulundu. Türkiye’de sanat tarihi alanında Suphi Saatçi ile beraber Sinan üzerine çalışan iki isim olduklarını ancak kitaplarının hiçbir zaman çok satanlar listesine girmediğini, bunun yanında ise Sinan üzerinde roman yazanların çok sattığını, özellikle Ustam ve Ben romanına da temas ederek söyledi. Konuşmadan altı çizili satırlar şunlar:

- Kubbe formaları itibariyle İslam dünyasını izlediğimizde Sinan’ın çizdiği/ inşa ettiği kubbelere yaklaştıkça İstanbul’a geldiğimizi anlarız. Bu yüzden görsel algımız Sinan ile terbiye oldu.

- Sinan’ı farklı kılan, keşfettiği en önemli şey “oran”lardır. Oranları çok iyi kullandı. Süleymaniye, külliyesi ile birlikte tamamladığında Budapeşte belki ancak o kadardı. 11 yılda Galata kulesi tamamlanamadı ancak Süleymaniye 7 yılda bitmişti.

- Modern cami vurgusu niye? Modern ibadet diye bir kavram yoksa modern cami de olamaz.

- Mimari, hacim yaratma sanatıdır.

- Endülüs camilerine bakın, direkten geçilmez. Mihrabı, minberi göremezsiniz. Ancak İstanbul camileri tek ve toplu mekan ister. Camilerin kubbeleri ve kubbe altlarının boşaltılması hep bu yüzdendir.

- Osmanlı’da yöneticiler camilere adlarını verirler ancak şehirlere vermezler.

- Sivil mimari sorununu çözmeden cami sorununu çözemeyiz.

- Bizim temel meselemiz hızlı kentleşme ve kitlesel iç göçtür.

Sinan’ın Sinan yapan bilim ve felsefe

Bundan sonra sözü Dücane Cündioğlu aldı. Bir süredir arkeoloji üzerine okumalar ve gözlemler yapan yazar, rastladığı ilginç bir ayrıntıyı aktardı: “Arkeolojik incelemeler sonucu insanların giyinme ihtiyaçlarının sebebinin ayin düşüncesinden kaynaklandığı varsayılmaktadır.” Daha sonra cami ve mescid kelimeleri üzerinde durdu. “Cami kelimesinin politik ve toplumsal anlamı vardır ve bunun Hıristiyanlıktaki karşılığı katedral’dir” derken mescid’in karşılığının ise şapel olduğunu söyledi. İktidarın tecessüm ettiği yerlerin ise ulu camiler/ selatin camiler olduğunu, ancak camilerin esas itibariyle insanın “kimlik” değil “kendilik” kazandığı yerler olduğunu sözlerine ekledi.

Konuşmasının devamında özellikle hareket teorisinden bahisle bir nevi fizikten metafiziğe götüren bir nevi küçük bir seminer verdi. Bu bahsi anlatırken ilahiyatçılar eleştirilerden nasibini aldı. Osmanlı fiziği, Osmanlı tıbbı üzerine çalışabileceklerken çalışmadıklarını ve İslam tarihinin üç temel dili Arapça, Farsça ve Osmanlıca ile teması kaybettikleri ve bu dillerde de yeterli olmadıklarını söyledi. Altı çizili satırlar şunlar:

- Açıklama yapmadan sadece Süleymaniye üzerinden devrin bilimlerini anlatmak mümkündür. Şu an gözlerimizi okşayan bütün Sinan camileri devrin teknolojik imkânlarının değil bilimsel imkânlarının sonucudur. Neden bilime vurgu yapıyorum? Çünkü o dönemde din, bilim, felsefe ve sanat aynı hakikati terennüm ediyorlardı. Bilim adamı, din adamı, hatta siyaset adamı arasında dünyayı kavramak bakımından farklılık yoktu.

Yeryüzünde camiler/ mabedlerin tamamı aslında türbedir. Mabedlerin ölümle ilişkisi vardır. Mabedle ölümü ayırmazsınız. İşte Kabe’ye bakın, Hz. İsmail ve Hz. Hacer’in kabirleri üzerine inşa edilmiştir.

Türkiye’de bana sorduklarında en çirkin yapı olarak Ataşehir Camii'ni ve Gökkafes'i vermiştim. En güzel yapı olarak da TBMM Mescidi'ni söyleyebilirim.

Camileri cemaatin istek ve beklentilerine göre mi dizayn edeceğiz?

İki saati aşan panel sonrası soru cevap faslında hayli dikkat çekici şeyler ortaya çıktı. Evvela soru soranların hemen hemen büyük kısmının hedefinde Dücane Cündioğlu vardı. Bir soru gerginliğe yol açacakken yatıştı. Zira soru sahibi Cündioğlu’nun söylediklerini konu ile alakalandıramadığını, çok üsttenci ve didaktik konuştuğunu söylemişti. Bir mimar hanım, cami karşıtlığını aşikar ederken Suphi Hoca, verdiği bir örnekle “cami meselesi Müslümanların meselesidir, bir yere cami ihtiyaç mı değil mi buna Müslümanlar ya da daha doğru bir ifade ile camiye gidenler karar versin” dedi. Bir hanım izleyici, camilerde kadın mahfillerinin konuşulmadığından dert yandı.

Son iki soru ise daha çarpıcı idi: Camileri cemaate/ cemaatin istek ve beklentilerine göre mi dizayn edeceğiz yoksa kendi kurgu/ tarih ve anlam dünyamıza göre mi? Cami cemaatinin entelektüel seviyesinin düşük olması beraberinde bu tip üst düzey konuların gündemimizden çıkmasına neden oluyor, burada suçu biraz da kendimizde aramamız gerekmez mi? Konular, konuşmacılar elbette anlayana çok şey söyledi. Ancak bugün camilerimizde saf tutmaktan tutun da sandalyede namaz kılmaya kadar pek çok meselemizi çözememişiz. Camide çocuklara hâlâ yer verilmez, onlara ne bahçede ne içeride alan açmayız, ama ihtiyarlarımızı memnun edecek her türlü düzenlemeyi de yerine getiririz. Burada bence temel mesele Allah’ın evi olan mabedleri zamanın gerektirdiği ihtiyaçlara göre işlevsel hale getirmek ve haneye O’nun misafiri olarak gelecekleri güzelle/ güzellikle karşılamak. Bütün mesele bu.

 

Kâmil Büyüker, cami meselelerinin konuşulduğu panelin akabinde yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2014, 13:43

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26