banner17

Geçmişten Günümüze Türkiye'de Sivil Kuruluşlar ve Din Eğitimi

Yaygın Eğitim ve Kültür Derneği (YEKDER), geçtiğimiz günlerde Sivil Din Eğitimi Çalıştayı düzenledi. Abdullah Güner, çalıştayın ilk konuşmacısı Kurtuluş Öztürk'ün ''Geçmişten Günümüze Türkiye’de Sivil Kuruluşlar ve Din Eğitimi'' başlıklı tebliğine dair yazdı.

Geçmişten Günümüze Türkiye'de Sivil Kuruluşlar ve Din Eğitimi

Yaygın Eğitim ve Kültür Derneği (YEKDER), 26 Kasım 2016 Cumartesi günü Sivil Din Eğitimi Çalıştayı düzenledi. Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde “Geçmişten Günümüze Türkiye’de Sivil Kuruluşlar ve Din Eğitimi” başlıklı panel ile başlayan çalıştay dernek merkezinde üç farklı çalışma grubunun toplantıları ile devam etti.

YEKDER Din Eğitimi Akademisi’nin (DEA) açılışının da gerçekleştiği program, YEKDER yönetim kurulu başkanı Yrd. Doç. Dr. Yusuf Alpaydın’ın konuşmasıyla başladı. Açılış konuşmasında Alpaydın, dünya ölçeğinde tarihsel bir inceleme yapıldığında eğitim alanında otantik fikir ve uygulamaların büyük ölçüde sivil bir iradeden ortaya çıktığını söyledi. Kâr amacı gütmeyen veya bürokratik bir mekanizmanın parçası olmayan sivil kuruluşların eğitimde gelişmenin öncüsü olduğunu dile getiren Alpaydın, bu kuruluşlara daha fazla alan açılması gerektiğini ifade etti.

Çalıştayın panel bölümünde başbakanlık başdanışmanı Necdet Subaşı, YEKDER yönetim kurulu üyesi Kurtuluş Öztürk ve araştırmacı yazar Erol Erdoğan konuşmacı olarak yer aldı. Moderatörlüğünü Yrd. Doç. Dr. Emine Keskiner’in yaptığı panelde ilk olarak Kurtuluş Öztürk devlet ve din eğitiminin tarihsel ilişkisini ele alan konuşmasını gerçekleştirdi. Devlet ve sivil toplumun bir makasın iki ucu gibi olduğuna dikkat çeken Öztürk, makasın dengede olmasının önemli olduğunu ifade etti. Bir sivil din eğitimi oluşumu olarak İlim Yayma Cemiyeti özelinde konuşmasına devam eden Öztürk, cemiyetin kurucu kadrosunun çeşitliliğinden hareketle sivil oluşumların farklılıklarının niteliği artırmadaki önemine vurgu yaptı.

Ailenin yerini doldurmak isteyen tüm “abla” ve “abi” oluşumları sorunludur

Araştırmacı yazar Erol Erdoğan, toplumda devlet, sivil toplum kuruluşları ve halk olmak üzere üç tip din anlayışının bulunduğunu belirtti. Eğitimin toplumda kültür olarak yer alması gerektiğini ve dinin de bu kültür içerisinde yaşanır halde bulunması gerektiğini söyleyen Erdoğan, çocuğun aileden koparılmaması gerektiğini, ailenin yerini doldurmak isteyen tüm “abla-abi” oluşumlarının problemli olduğuna dikkat çekti. Geniş ailenin çocuğun gelişimi üzerindeki etkisine değinen Erdoğan, sivil din eğitiminin toplumun kültürel kodlarını ihya etmeye yönelik güçlenmesi gerektiğini vurguladı.

Panelin son konuşmacısı olan Necdet Subaşı, cemaatlerin hep birlikte hareket ederek daha iyiye hizmet etmek yerine birbirleriyle çatışma ortamında olmasının büyük bir hata olduğunu ifade etti. Subaşı, konuşmasını sivil din eğitiminin; devleti gözden çıkarmayan, devlet ile içiçe ama devleti denetleyen bir dil ile konuşulması gerektiğini belirterek sonlandırdı. Soru-cevap kısmının ardından gerçekleşen hediye takdimiyle çalıştayın panel bölümü sona erdi.

Farklı kültürlerde sivil din eğitimi modelleri tartışıldı

Programın ikinci bölümünde sivil din eğitiminin farklı yönlerinin konuşulduğu üç farklı konuda ikişer oturum gerçekleştirildi. YEKDER dernek merkezinde gerçekleşen oturumlarda farklı coğrafyalarda sivil din eğitimi çalışmaları, Türkiye’de alternatif din eğitimi programlarının durumu ve geleceği, din eğitiminde sivil aktörler ve devlet ilişkisi gibi meseleler tartışıldı. Oturumlarda Türkiye’de geniş yelpazede çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri akademisyenler ve Diyanet temsilcileri yer aldı.

İlk oturum olan “Farklı Coğrafyalarda Sivil Din Eğitimi Çalışmaları” başlıklı oturumda sivil din eğitiminin dünyadaki örnekleri konuşuldu. Özelde Almanya, Amerika, İngiltere, İskoçya, Kırgızistan ve İran’daki örneklerin incelendiği oturumda farklı inanç ve kültürlerde oluşan modellerin güçlü ve zayıf yönleri ortaya konularak iyi örneklerin Türkiye’ye uyarlanabilirliği tartışıldı.

Program, verilen aranın ardından “Türkiye’de Alternatif Din Eğitimi Programları” başlıklı ikinci oturumla devam etti. Bu oturumda, din eğitiminde devletin etkinliğinin arttığı bir dönemde medrese, dershane vb. isimlerle adlandırılan alternatif din eğitimi programlarının mevcut durumu ve geleceği meseleleri incelendi.

Çalıştayın son oturumu olan “Din Eğitimi’nde Sivil Aktörler ve Devlet” başlıklı oturumda din eğitimi faaliyetlerinde cemaat, tarikat ve sivil toplum kuruluşları ile devletin rolleri, işbirliği ve sınırları meseleleri ele alındı. Bu oturumda devletin garantörlüğünde sivil toplumun din eğitimi faaliyetlerinde öncü olması gerektiği vurgulandı. 15 Temmuz sonrası din dilinin tahrip edilmiş olmasına dikkat çekilerek, sivil toplum aracılığıyla yeniden bir inşa ve ihya sürecinin başlatılması zorunluluğu dile getirildi.

Geçmişten günümüze Türkiye’de sivil kuruluşlar ve din eğitimi

Sivil Din Eğitimi Çalıştayı’nın ilk konuşmacısı YEKDER yönetim kurulu üyesi Kurtuluş Öztürk, “Geçmişten Günümüze Türkiye’de Sivil Kuruluşlar ve Din Eğitimi” başlıklı tebliğinde klasik dönemden Osmanlı’ya, Osmanlı’dan günümüze kadar yaşanan süreçleri inceledi. Öztürk’ün konuşmasında öne çıkan başlıklar şu şekilde:

*

Din eğitimi “sivil kişi ve kurumlar eliyle mi verilsin, yoksa kamu / devlet eliyle mi verilsin” meselesi döneme göre farklı şekillerde seyir izlemiştir. Din eğitiminde bu iki aktör zaman zaman birlikte zaman zaman da çatışan taraf olabilmişlerdir. Çatışmanın yönü ise çeşitlilik göstermektedir. Bazen sivile karşı kamu otoritesi, bazen de kamu otoritesine karşı sivil unsurlar mücadele içine girmiştir.

Din eğitimindeki sivil kuruluşlar ile kamu otoritesi ilişkisini etkileyen faktörlerden birisi de zamandır. Klasik dönem, modern dönem ve cumhuriyet dönemi olarak üç farklı zaman diliminden ve ona bağlı olarak gelişen ilişki şeklinden bahsedilebilir. Kamu otoritesi ve sivil oluşumlar arasındaki mesafenin açılması genellikle krize sebep olurken; kamu ve sivil alan arasında uyum sağlandığı zamanlarda ise üretilen bilgi, mevcut paradigmanın tahkim edilmesini getirecek sonuçlar doğurmuştur.

İslam’ın klasik döneminde kamu otoritesi ile sivil oluşum arasındaki gerilim ve yakınlaşma konusunda değinilecek ilk örnek Nizamiye Medreseleri’dir. İslam toplumu içerisinden çıkan ve Hasan Sabbah’la sembolleşen Batınilik hareketinin, dinin esaslarını tahrip edecek bir öğretiyi yaygınlaştırma çabası içine girmesi üzerine, kamu otoritesi onunla mücadele için 1067 tarihinden itibaren Nizamiye Medreseleri’ni kurmuştur. İslam toplumunun iç bünyesinde ortaya çıktığı ve kamu otoritesi dışında geliştiği için Batınîlik hareketini iç paradigmanın ürettiği sivil kökenli sapkın bir hareket olarak tanımlamak mümkündür. Bunun din üzerindeki tahribatını ortadan kaldırmak için kamu otoritesinin girişimiyle din eğitiminde kurumsallaşmayı getiren en önemli sıçrama yaşanmıştır. Bir yönüyle kriz yeni bir imkâna dönüşmüştür.

Kamu ve sivil iradenin yakınlaşmasında Fatih ve Süleymaniye Medreseleri uygun örnek olarak görülebilir. Kamu otoritesi ve toplumun uyumluluğu, benimsenen dini hayatın tahkim edildiği, bilginin zenginleştirilerek yeniden üretildiği kurumlar olarak hizmet vermişlerdir. Hem siyasal alan hem de toplumsal yapı kendisini tahkim etmiş, yani iç paradigma güçlenmiştir.

Modern dönemde ise ağırlık olarak dış paradigmanın getirdiği problemlere karşı yeni bir din eğitimi modeli ortaya çıkmıştır. Klasik dönemde, dini merkeze alarak yürütülen eğitimin temel amacında değişme yaşanmış; eğitim, “bu dünyada pratik faydası olan bilgileri edindiren bir sisteme” dönüştürülmüştür. Artık marifet odaklı, hikmeti yok sayan veya geri plana iten bir eğitim anlayışı benimsenmiştir. Bu durum eğitim açısından felsefi boyutta çok büyük bir kırılmadır. Bu kırılma din eğitiminin de köklü dönüşümler geçirmesini beraberinde getirmiştir.

Din eğitiminin yönü sadece İslami ilimlerin öğretilmesi üzerinden değil de, modern bilimin salvolarına da karşı koyabilecek yetkinlikte, Müslüman genç şahsiyetin inşası şeklinde evrilecektir. Bu şahsiyet inşası hem devlet projesi hem de sivil birey veya sivil kurumlar üzerinden yürütülmüştür.

Modern Batının dünyanın geri kalan bölgelerinde fiili istilalarının arttığı 18 -19. yüzyıllar boyunca modern eğitim kurumları da paralel olarak - Batı dışı toplumlarda-  hızla yayılarak yeni bir birey ve toplum inşa etmeye başlamıştır. Bu istilaya / dönüştürmeye maruz kalan devlet, klasik din eğitimi veren kurumlar yerine Batı tarzı örgütlenmiş, ancak bir taraftan da yerli bir zihin inşası için çaba gösteren yeni eğitim kurumları üzerinden bir eğitim politikası geliştirmeye çalışmıştır.

Artık bilginin kaynağının vahiy olarak mutlak surette kabul edildiği, eğitim kurumlarında dini bilginin birey ve toplum hayatını nasıl daha iyi bir duruma getirebileceği anlayışıyla eğitim yapıldığı dönem geride kalmıştır. Bu sebeple din eğitimi artık dini bilginin aktarılmasından öte bir medeniyetin bireyini inşa etme vazifesini görmeye başlamıştır. Bu bireye verilecek bilgi, hem dış paradigma kökenli tehditlere karşı koyacak; hem kendi medeniyetinin, inancının birikimini aktaracak; hem de bu iki alanın beslediği bir şahsiyet olarak bireyi yeniden inşa edecektir. Bütün bu gerekçelerden dolayı klasik müesseseler varlığını korumakla birlikte itibarını ve nüfuz alanını sürekli kaybetmiştir.

II. Abdülhamid döneminde sivil din eğitimi çalışmaları

Dış paradigmanın ürettiği problemler ve kamunun buna karşı koymasına II. Abdülhamid’in açtığı okullar örnek olarak verilebilir. Bu okullar ülkenin dört bir yanını saran yabancı okullarla mücadele etmeyi, bir yandan da kendi sistemini etkin kılmayı hedeflemektedir.

II. Abdülhamid’in açtığı liseleri konu alan önemli bir çalışmayı zikretmek gerekir. Benjamin Fortna’nın birincil kaynaklara dayanarak hazırladığı “Mekteb-i Hümayun” adlı eseri, bu okulları oldukça yetkin ve adaletli bir yaklaşımla ele almaktadır. Fortna’nın dediği gibi “Hamidiye hükümeti Batılılaşma uğruna Batılılaşmanın pasif bir taklitçisi olmak yerine, Osmanlı okullarının yerel icaplar doğrultusunda şekillenmesini istemektedir”. “Batı’nın zararlı etkisini azaltmak için eğitim içeriğinde Avrupalı ve laik olan materyallerin yerine Osmanlı ve İslam geleneği ile uyumlu olanları” getirmeyi istemiştir.

Bu dönemde “Kimin eğitiminin hâkim olacağı” konusunda yoğun bir mücadele yaşanmıştır. Bu mücadele çok yönlüdür. Bir yandan modern ihtiyaçların zorladığı eğitim içerikleri kazandırılmak istenmekte; diğer yandan askeri, diplomatik, ekonomik, ideolojik ve kültürel alanlardaki saldırılarla mücadele edilmeye çalışılmaktadır. Bütün bunlara ilave olarak da yerli bir insan modeli ortaya çıkarmaya gayret edilmektedir.

II. Abdülhamid, yüksek standartlı yabancı okullara giden ve önemli ölçüde yabancılaşma yaşayan Müslüman çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek için lise eğitimini – önceliği yabancı okulların güçlü olduğu yerlere vererek- bütün Osmanlı vilayetlerine yaymıştır. (Beyrut örneği…) Ancak, ülkenin içinde bulunduğu askeri, ekonomik, siyasi krizler sebebiyle istediği neticeyi alamamıştır.

Abdülhamid, batmış, iflas etmiş bir devlette tüm coğrafyada, tüm vilayetlerde lise çalışması yapıyor. Öncelikle Batılıların okul açmış olduğu vilayetleri merkeze alarak oralarda özellikle Müslüman çocukların bu okullara gidip topluma yabancılaşmış bir şekilde yetişmelerinin önüne geçmek için aynı kalitede okullar açmak için mücadele ediyor. Tabii imkânlar sınırlı. Mesela Beyrut Amerikan Koleji’nin yıllık bütçesi Osmanlı Devleti’nin tüm Beyrut vilayetindeki maarif harcamalarına ayırdığı bütçenin daha üzerindedir. Durum böyle olunca sizin bununla yarışabilir olmanız bir yere kadar söz konusu oluyor.

Osmanlı modernleşme döneminde sivillerin yürüttüğü dini çalışmalar

Osmanlı modernleşme döneminde dışarıdan gelen probleme karşı koymak için sivil aktörlerin yürüttükleri çalışmalar göze çarpıyor. Burada Cemiyet-i İlmiyeler zikredilebilir. Cemiyet-i ilmiyeler, vakıf sistemi gibi iş görmek isteyen bugünkü derneklere, sivil toplum kuruluşlarına daha çok benzeyen dernek statüsünde kurulmuşlar. Bunlar da Müslüman şahsiyetlerin yetişmesi için yüzlerce özel okul açıyorlar. Müslümanlar tarafından bu okullar açılıyor ve finanse ediliyor. Bunlardan bir tanesi özel olarak zikredilmeli: Cem’iyyet-i Tedrisiyye-i İslamiyye.

Bu kurum halk mektepleri açıyor. Çok sayıda ders kitabı yayınlıyor ama onun ötesinde Müslümanların kurduğu modern bir okul çalışması ortaya koyuyor. Bu okul da Daruşşafaka Sultanisi (Lisesi). Dönemin hakikaten en üst düzeyde eğitim veren, müfredat olarak en yetkin okullarından bir tanesi. Dört dilde öğrencilerine eğitim veriyor. İslami ilimlerden fen sahasına kadar son derece yüksek müfredatı var. Bu sivil girişim aynı zamanda devlet otoritesi tarafından da destekleniyor. Okulun arsası bizzat Sultan Abdülaziz tarafından finanse ediliyor. Devlet de bu özel girişimi destekliyor.

Modern bireyle, modernizmle mücadele edecek, kendisi kalmış, kendi şahsiyetini korumuş bireyi yetiştirme çalışmaları Osmanlı’nın sonuna kadar devam ediyor.

Mehmed Akif’in teklifi

1918 ile 1924 yılları arası “araftaki yıllar”dır. Bu dönem Osmanlı fiilen yıkılmış; bir taraftan savaşlar devam ediyor bir taraftan da yeni bir devlet organize edilmeye çalışılıyor. Bu 6 yıllık zaman dilimi biraz kaosun biraz arayışın birlikte yürüdüğü bir dönem. Bu dönemde yerli İslamcı unsurlar yeni kurulacak olan devlete kendi tekliflerini yapıyorlar. II. Meşrutiyet döneminde o fikri arayışlar içerisinde yerli İslamcı fikir adamlarının toplanmış olduğu en önemli yayın organlarından birisi Sebilürreşad Dergisi. Sebilürreşad’ın başyazarı Mehmed Akif, Safahat’ın 6. kitabındaki “Asım” şahsiyetini 1919-1924 yılları arasında kaleme alıyor. Yani kaos yıllarında yeni kurulacak olan devlete bir model birey teklifi yapıyor. Tabii, sivil aktörlerin yapmış olduğu bu teklif, kamu tarafından uygulanmak üzere ortaya konuyor.

Şiir formatında, teatral tarzda kaleme alınan eserde Akif, geleneksel ile modern birikimi eleştirel bir şekilde silkeliyor. Sonra bunların ikisini bir araya getirilmesiyle bir şahsiyet inşasına soyunuyor ve teklifini oluşturuyor. Asım, hakikaten toplumsal duyarlılığı yüksek bir bilince sahip. Problemlere müdahil olabilecek cesarete, iradeye sahip; bedenen güçlü ama bilgi birikimi olarak da marifet ile hikmeti birlikte yüklenmiş çift yönlü bir şahsiyet olarak inşa ediliyor. Bu hayal inşa süreci 1925 yılıyla birlikte yarım kalıyor. Bunlar rafa kaldırılıyor.

Saklanarak yürütülen din eğitimi

1925-1950 arası “yabancılaşma dönemi”dir çünkü bu dönemde eski döneme ait olduğu düşünülen bütün eğitim kurumları tasfiye edilmiştir. Din eğitimi anlamında ciddi bir eğitim ne özel kurumlarda verilmiş ne de bunun kurumsallaşmasına fazla müsaade edilmiştir.

Bu dönemde din eğitimi nasıl yürümüştür? Büyük oranda taşra uleması ve tasavvuf çevreleri tarafından “saklanarak” yürütülmüştür. Bu kavramın altı özel olarak çizilmeli. Çünkü saklanarak yürütülen din eğitiminde siz kendi varlığınızı yeteri kadar gösteremezsiniz. Yani zor durumda imanın kalbe çekilmesi gibi bir şeydir bu. Ayakta kalmaya, varlığınızı sürdürmeye çalışırsınız. Tabii saklanarak yürütüldüğü için ekonomik kaynaklardan ve statüden de yoksun olarak din eğitimi bu dönemde sürdürülüyor.

Bu dönemde devlet okullarında din eğitiminden arındırılmış bir müfredatın uygulandığı görülüyor. 1929-1930-1931 yıllarının tarih ders kitaplarına bakıldığında bu Fransızlaşmışlık çok barizdir. Diğer anlatılan hikâyeler yok sayılabilir ama ders kitapları ortadadır. Tüm bunları herkes görebilir.

Türkiye’de din eğitiminde sivilleşme

1950’den sonra siyasi ortamda bir yumuşama söz konusu oluyor. Bu yumuşamayla birlikte tekrar o hikâyesi yarım kalmış olan aktörler yani “araf yılları”nda teklif sunmuş olanlar, “yabancılaşma dönemi”nde çok fazla ortaya çıkamamış olanlar; 1950’den sonra buldukları fırsatta tekrar kendi tekliflerini ortaya koyuyorlar. Cemiyet-i İlmiyeler gibi sivil toplum kuruluşu olarak İlim Yayma Cemiyeti’ni kuruyorlar. İlim Yayma Cemiyeti 68 kurucudan oluşuyor. Kuruculara şöyle biraz daha yakından bakıldığı zaman görülen, hem Osmanlı’yı ayakta tutmaya çalışan hem de Milli Mücadele’yi verip Anadolu’da bağımsız bir devleti teşekkül ettirmeye çalışan yerli aktörler tarafından kurulmuş bir kurum olduğudur. Bu kurumun içerisinde esnaf, bürokrat, asker, sivil, memur hayatın farklı alanlarından insanların yer aldığını, toplumsal mutabakatla işlerin yürütülmeye çalışıldığını görüyoruz. Bunlar tekrardan kendi tekliflerini ortaya koyarlar. Marifet ve faziletin birlikte yürütüleceği bir eğitim sisteminin ihdas edilmesini talep ve teklif ediyorlar. Sivil unsurlar devlet içerisinde kendileriyle aynı düşünen hükümet mensuplarıyla -burada Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri zikredilmeli- birlikte ilk imam hatip okulunu kuruyorlar. İlim Yayma Cemiyeti 11 Ekim 1951’de, bir hafta sonra da yani 17 Ekim 1951’de de ilk imam hatip lisesi, İlim Yayma Cemiyeti’nin himayesinde kurulmuş oluyor.

Cemiyetin tüzüğüne bakıldığında “milli manevi değerlerine bağlı bir toplumun yetiştirilmesi” hedefleniyor. Hedef olarak tüm toplumu seçmişler, mesajlarını ve dönüşüm etkilerini tüm toplum üzerinde tasarlamışlar. 100’ün üzerinde imam hatip lisesi yapıp süreç içerisinde zaten bunu milletin çocuklarının hizmetine vermişler.

Saklanan din eğitiminin görünür kılınması

Kurulan imam hatip okullarının yatılılık oranlarına da dikkat çekmek gerek. Bir okul yatılı olduğu zaman toplumsal dönüşüme çok daha hızlı ve etkili katkı yapabiliyor. İmam hatip okullarının yatılılık kısmıyla bu okulların üç önemli dönüşüme sebep olduğu ifade edilebilir: Bunlardan bir tanesi, o dönem nüfusun % 80’i köylerde yaşıyor. Anadolu çocuklarının şehre ulaşması, şehirleşme sürecini tamamlaması, eğitim alarak sistemin içerisine girmesine imkân sağlıyor. İkincisi, ötekileştirilmiş olan dindar kitlelerin tekrar eğitim yoluyla hayatın içerisine katılmasına imkân sağlıyor. Üçüncüsü, belki kuran aktörlerin bile hesaplamamış olduğu muhteşem bir sosyal network oluşturuyor.

İmam hatipler ve devamında kurulan yüksek İslam enstitüleri ile birlikte yeni yetişen nesiller toplumdaki problemlere Müslümanca çözüm arayışları içerisine giriyorlar. Çözüm arayışlarında diğer İslam ülkelerinde ne var ne yok diye oralara göz atabiliyorlar ve siyasetten bürokrasiye, ekonomiden akademiye kadar hayatın birçok alanında bulunup, dönüştürücü etkiye sahip oluyorlar.

Bu, kamu ile beraber yürüyen okulun meşruiyetinin sağlanmış olmasıyla saklanan din eğitiminin görünür kılınması çok önemli. Çünkü görünür olduğunuz andan itibaren, bir, meşruiyetiniz sağlanmış oluyor. İki, kaynaklara ulaşmış oluyorsunuz. Üç, statü elde ediyorsunuz. Statü elde ettiğinizde yaygınlaşma imkânınız ve dönüştürücü etkiniz ister istemez fazlalaşıyor. Bir diğer önemli şey de eleştiriliyorsunuz ve bu eleştirilere cevap geliştirmek zorundasınız. Bu da sizi zamana uygun hâle getiriyor, diri tutuyor. 

Din eğitimi kimsenin insafına bırakılmayacak kadar kıymetli

Peki, sivil-devlet ilişkileri nerede olmalı? Makas açıldığı zaman sapma, gerilim artıyor; bu net. Makas daraldığında, bu ikisi uyumlu çalıştığında ülke daha güçlü bir şekilde ileri gidiyor, din eğitimi daha sağlıklı bir hâle geliyor. Baskı olmadığı zaman din eğitimi şeffaf bir şekilde yürüyebiliyor, hesap verilir bir hâle geliyor. Hesap verdiği için de daha güçlü bir şekilde devam ediyor.

Sivil toplumun birikiminden yaygın bir şekilde ifade edilmesi için kamuyla mutlaka işbirliği içerisinde olması gerekir. Bunlar birbirinin rakibi, birbirlerini etkisizleştiren kurumlar değil tam tersi birbirlerine destek olan, birbirlerini tamamlayan kurumlardır. Ancak bu işbirliği süreci kesinlikle sivil aktörlerin kamunun emri altına girip, özgünlüğünü ve özgürlüğünü yok eden bir ilişki biçimine asla ve kat’a dönüştürülmemelidir. Son cümle olarak da din eğitimi hiç kimsenin insanına bırakılmayacak kadar kıymetli ve kritik bir alandır.

*

Haberin ikinci bölümü için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/etkinlik/25396/gecmisten-gunumuze-turkiyede-sivil-kuruluslar-ve-din-egitimi-2

 

Abdullah Güner

Güncelleme Tarihi: 09 Aralık 2016, 09:45
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20