Fuzûlî'nin Su Kasidesi'ni Bilmeyen Hekim mi Olur?

Geçtiğimiz günlerde 'sağlığın ilacı ahlâk' sloganıyla Sağlıkta Ahlâk Sempozyumu düzenlendi. Mahmut Kaya ve Bülent Yıldırım gibi isimlerin de konuşmacı olduğu etkinliğe dair notlarını Esad Eseoğlu paylaşıyor.

Fuzûlî'nin Su Kasidesi'ni Bilmeyen Hekim mi Olur?

Sağlık, her insan için vazgeçilmez ve tartışmasız olup, kaybedildiğinde ciddi anlamda arzu edilen ihtiyaçlarından. Bu sebeple her daim sağlığın devamlılığı için yapılması gerekenler gündemden hiç düşmemekte. Doktor- hemşire yahut sağlık personeli yetiştirilmesi, bunların görev sırasındaki durumları, muhatap oldukları ve tek amacı sağlıklarının normal- fizyolojik- hâllere kavuşturulması olan hastalarla ilişkileri sürekli konuşulan konulardan oluyor. Dolayısıyla sağlığın temas ettiği her konu, üzerine ciddi anlamda tefekkürü hak ediyor.

Bu endişelerle zaman zaman düzenlenen seminerler, sempozyumlar yahut kongrelerden bir tanesi de 10 Mart Çarşamba günü, Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde, Sağlık ve Medeniyet Derneği tarafından düzenlenen, sloganı sağlığın ilacı ahlâk olan Sağlıkta Ahlâk Sempozyumu’ydu. Gün boyu takip ettiğimiz ve 4 oturumdan oluşan programda not aldığımız ve biraz daha dikkat çekici bulduğumuz bazı parçaları aktarmaya çalışacağız.

Sağlık sektöründe önemli bir mesele: Ahlâkî erozyon!

Selamlaşma konuşmalarının ilkini derneğin İstanbul Şube Başkanı Kemal Karataş yaptı. Dernek olarak 5 ana görevlerinin meslekî örgütlenme (doktor, diş hekimi ve eczacı), sağlık politikaları, akademik çalışmalar, Tıbb-i Nebevî ve öğrenci çalışmaları olduğunu belirten Karataş, sağlık sektöründe bulunan her bir grubu incelediklerinde (‘kök analizi’ olarak ifade etti bunu) gördükleri durumu şöyle ifade etmeyi tercih etti: Ahlâkî erozyon.

Konuşmacı ilerleyen dakikalarda ‘sağlıkta ahlâk’ meselesine çeşitli örneklerle devam etti: “Bir meslektaşının yapmış olduğu tedaviyi kötüleyen bir doktorun tutumu ne kadar ahlâkî? Bir eczacı arkadaşımızın ticarî kaygılarla yapmış olduğu hareket, bir özel hastanenin gerek olmadığı halde doktoruna, cihazın parasını çıkarması için ‘şu işlemi fazla fazla yap’ diyerek ‘mobbing’ yapması, bu memleketin en kıymetli meslek grubu olan sağlıkçılara hastaların ve yakınlarının uygulamış olduğu şiddet ne kadar ahlâkî? Modern tıp veya neredeyse ölüme bile çare bulan alternatif tıp ne kadar doğru yahut ne kadar gayri ahlâkî?”

Karataş, mesele çok boyutlu olduğu için konuşmacıların doktorlar dışındaki meslek gruplarından da çağrıldığını ifade etti.

Canı yanan kişinin zaaf noktası

Sempozyuma katılan İHH Başkanı Bülent Yıldırım, katılımcıları selamladığı kısa konuşmasında ‘geri kalmış ülkelerdeki’ sorunlardan en büyük ikisinin sağlık ve tarım olduğunu belirterek, sağlığın toplumdaki dönüşümle alâkalı en büyük zaaf noktası olduğunu söyledi. Yıldırım, canı yanan kişinin zaaf noktasını hatırlatarak ekledi: “İnsanın canının yandığı andan itibaren doktora her şeyi teslim eder.” Tam o anda doktorun vicdanının çok önemli olduğu ifade etti ve vicdan kararmasının tehlikesini hatırlattı.

Yıldırım’ın temas ettiği konu gerçekten çok önemli, zira tıp ilminin muhatabı direkt insan ve temel bir ihtiyaç. Herkesin de hâkim olamadığı bu ilim, ihtiyacı olan kişilerin zaaf noktasından faydalanma konusunda ciddi bir hareket alanına sahip. Bu aşamadan itibaren ise mesele vicdanla çizilen sınırlara ihtiyaç duyuyor ve Yıldırım’ın ifade ettiği gibi, Allah korkusu çok kilit bir noktada duruyor.

4 oturumdan oluşan sempozyuma katılım yoğun denilebilecek düzeydeydi ve geç başlasa da, ilerleyen saatlerde bu bir şekilde dengelenerek programa riayet edildi. Sempozyumun ikinci oturumunda “Hastanın Hastalığa Yaklaşımı” başıklı bir konuşma yapması beklenen Mehmet Görmez ise, annesinin rahatsızlığı sebebiyle sempozyuma katılamadı.

‘Hekim’ ve ‘hakim’ kelimeleri aynı kökten geliyor

Dikkatimizi çeken konuşmalardan birisi, Prof. Dr. Mahmut Kaya’nın söyledikleriydi. “Medeniyet Ekseninde Sağlıkta Ahlâk” başlıklı konuşmasının girişinde Kaya, ‘hekim’ ve ‘hakim’ kelimelerinin aynı kökten geldiklerine vurgu yaparak şunları söyledi: “Hakim, filozof demektir. Ele aldığı herhangi bir konuyu bütün boyutlarıyla, olanca derinliğiyle araştıran, sorgulayan ve sonuca ulaştıran kimse hakimdir, bilgedir. Hekim ise sağlık alanında hasta ve hastalığa ve ilaçlara dair araştırma yapan, dolayısıyla insanların derdine deva olan kimsedir. Hakim, onun manevi ve aklî problemlerini çözmek üzere akıl yürüten, araştırma yapan demektir.”

‘Evladım sen çıldırdın mı?’

Yaşı itibariyle fazlaca tecrübesi ve anısı olan Kaya, bir anısını anlatarak, hekimliğin içermesi gereken farkındalığın boyutlarını da fark etmemizi sağladı: “Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde, Cumhuriyet döneminin kurucu- eski hocalarından Remzi Kazancıgil’in oğlu Prof. Dr. Aykut Kazancıgil’in jürisinde yer aldığı bir tıp fakültesi mezuniyet imtihanına (ki önce yazılı, sonra sözlü imtihan oluyor), bir hekim adayı giriyor. “Evladım, Fuzulî’nin Su Kasidesi’ni okur musun?” diyor Kazancıgil. “Hocam, ben Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümü mezuniyet imtihanına girmiyorum, ben hekimim, Fuzulî’nin kasidesini ben nereden bileyim?” diyen hekim adayına Kazancıgil şöyle diyor: “Evladım sen çıldırdın mı? Fuzulî’nin Su Kasidesi’ni bilmeyen hekim olur mu?

Müslümanların tarihinde önemli izler bırakan ilim adamlarına değinerek konuşmasına devam eden Mahmut Kaya, Ebubekir Muhammed bin Zekeriyya Er- Razi’yi hatırlattı katılımcılara. İslâm tarihinde ve dünya tıp tarihinde en meşhur hekimlerden biri olan Razi, aslen İranlı. 60 yıllık yaşatısında toplamda 235 eser bırakan Razi, 32 yaşında, dünyanın rakipsiz medeniyet ve tıp merkezlerinden Bağdat’a geldiğinde, Adudî Bîmaristanının başhekimliği için açılan yarışmada, 100 kişi içinden birinci seçiliyor. Klinik tıpta ortaya koyduğu bütün deneylerini ve tecrübelerini 15 yılda yazmış olduğu El Havi fi’t Tıb (El Cami’ul Kebir) eserinde topluyor. Ayrıca yazmış olduğu El Cuderî ve’l Hasbe yani Kızamık ve Çiçek Hastalığı adlı eseri, 14. yüzyıldan itibaren Latinceye çevrilmiş ve 17. yüzyıla kadar 40 baskı yapıyor.

Oturumun sonunda, sempozyuma katılan Sare Davutoğlu da bir selamlama konuşması yaptı. Konuşmasında sağlıkta etik konusuna vurgu yapan Davutoğlu, ‘medeniyetimiz’den gelenlere dair yeteri kadar bilgi sahibi olunmadığını, tarihimizde söylenenlerin öğrenilmesi ve günümüze uygulama çalışması yapılması gerektiğini belirtti.

Ne zaman, ne kadar, ne, nasıl

İkinci oturumun konusu hastanın hastalığa ve hekime yaklaşımında nasıl bir bakış açısının olduğuna yönelikti ve ciddi fikir teatileriyle gerçekleşti. Oturumda Sağlığın Korunması başlığıyla konuşan Dr. Ahmet Yiğitalp, sağlığın korunmasında ön plana çıkması gereken 4 soruyu hatırlattı: Ne zaman, ne kadar, ne, nasıl.

Oturumun ilgiyle takip edilen konuşmalarından bir diğeri ise hekim- hasta ilişkilerine dair konuşmasıyla, gönüllülük esası çerçevesinde temel hak ve özgülüklerin toplumda tanınmasına dair çalışmalar yapan ve hasta haklarına yönelik çalışmalarına devam eden bağımsız denetçi Orhan Demir’in konuşmasıydı. Ahlâk’ın, sağlık hizmeti alanların ve verenlerin memnuniyetinin korunmasıyla alâkalı olduğunu söyleyen Demir, Hasta Hakları Kurulu üyesi olması hasebiyle kendilerine gelen şikayetler ışığında çeşitli sıkıntıları dile getirdi. Hastaları para kaynağı olarak gören yahut hastanelerin ticarethane olarak görüldüğü bir sistemin ne kadar ahlâki olduğunun sorgulanmasının gerekli olduğunu söyleyen Demir, gereksiz ameliyat yahut gereksiz tetkik gibi durumların ne kadar doğru olduğunun düşünülmesi gerektiğini belirterek, katılımcıların bazı hususları sorgulaması yolunda önemli hatırlatmalarda bulundu.

Özellikle katılımcılarla etkileşim açısından da verimli geçen sempozyum, klinikten yoğun gözlemleriyle gelen doktorların, hasta açısından durumu takip eden denetçilerin ve meseleye ‘teorik’ açıdan yaklaşan diğer branşlardan hocaların varlığıyla ufuk açıcı bir hâl kazandı.

 

Esad Eseoğlu

Güncelleme Tarihi: 20 Mart 2018, 16:06
banner12
YORUM EKLE

banner19