Fişe takılı uzatmalı ölümlere kaldık!

Geçtiğimiz haftalarda “Yeni İnsan Kaderle Tasarım Arasında” adlı kitabı yayınlanan Nazife Şişman, 25 Kasım’da Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü’ndeydi. Çoğunluğu genetik, biyoloji ve mühendislik okuyan öğrencilere hayatın ve ölümün değişen sınırlarını anlattı.

Fişe takılı uzatmalı ölümlere kaldık!

 

Hayat ve ölümle ilgili meseleler ticarileşiyor. Teşhis ve tedavi yöntemleri, kök hücreler, dokular, virüsler, aşılar hatta embriyolar kapitalist bir zeminde üretilip pazarlanıyor. Yani hepsi birer metaya dönüşmüş durumda. Sağlık, hastalık, doğum, ölüm gibi meseleler artık tamamen iktisadi yapının dinamiklerine teslim. Bedenlerimiz fragmanlaşıyor. Kan ve kan ürünleri ile başlamıştı bu süreç. Şimdiyse organlar, yumurta, sperm ve embriyolar bir bedenden ayrı düşünülebiliyor. Biobanklarda depolanabiliyor, meta olarak alım satımı yapılabiliyor, laboratuvarlar arasında bir dolaşıma sokulabiliyor. İnsanın canlı parçaları artık yeni bir dolaşımın içinde. Kişiler arası, coğrafi ve finansal bir dolaşımın.

“Neden eskisi gibi doğmuyor eskisi gibi ölmüyoruz?”

İnsan soyunun devamından bahsederken artık üremeden değil neredeyse üretimden bahsediyoruz. Çünkü tüpte döllenme, genetik müdahale, taşıyıcı annelik... sanki Fordist bir üreme bandı gibi. Artık eskisi gibi doğmuyoruz. Ama eskisi gibi ölmüyoruz da. Fişe takılı uzatmalı bir ölümü yaşayanlar da var. Dünyadaki ortalama insan ömrünü oran olarak yükselten... Ortalama 45 yıl yaşayan ve tedavisi bulunan hastalıklar nedeniyle ya da açlıktan ölen Afrikalılar da. Bazıları organ naklini meşrulaştırmak için “beyin ölümü” ile ölüyor. Bazılarıysa kaderin cilvesi sonucu.Nazife Şişman, Yeni İnsan

Ölü bedenlere bir hücre yığınıymışçasına muamele edilebiliyor. Peki insan sadece bir hücre yığını, sadece moleküler bir yapı mıdır? İnsanın kutsiyetinden bahsedemediğimiz bir vasatta ölü bedenler bir hücre yığınıymışçasına muamele edilmesini nasıl eleştirebiliriz?

Ahlaklı ol biyoteknoloji!

Kuzey ve güney şeklindeki iktisadi bölünme, organ alıcılar ve organ vericiler şeklindeki bölünmeyle aynı sömürü haritasını izliyor. Zengin beyaz adamlar vücudunda birden fazla olan her organı vermeye razı olan “dünyanın geri kalanı”nı yedek organ deposu olarak görüyor.

19. yüzyılda evrimci biyoloji güçlünün hayatta kalma prensibini toplumsal alana taşımış ve serbest ticaret ideolojisiyle patlayıcı bir karışım sergilemişti. Irkçılık ve sömürgeciliğe meşruiyet kazandıran bu karışımdı. Günümüzdeyse biyoteknoloji küreselleşen kapitalizmin ve liberalizmin yıldızı altında parlıyor. Bu yüzden biyoteknolojiye getirilen ahlaki ve toplumsal eleştiriler iktisadın ve tıbbi gelişmenin önünü kapatan prangalar olarak görülüyor.

Biyoetik tartışmalar liberal çerçevede kaldığı sürece, devlet bireyin ölme ve yaşama kararına müdahale etmesin diyebiliriz. Peki bireylerin genetik müdahale ile kusursuz çocuk tasarlaması, mükemmelleşme adına yapılan dijital protezler, kimyasal ilaçlara ve hayvan-insan-bitki genlerinin karıştırılması... Bunlar için bir ölçü, bir sınır söz konusu değil mi?

Teknolojinin bu gidişine sınır çizecek bir ahlaka ihtiyacımız var. Ve bu ahlakı belirlemede liberal-seküler etiğin söyleyecekleri sınırlı. Çünkü liberal etiğin kaygısı bireyin özgürlüğünde odaklanıyor. Bu yüzden bu etik tartışmalara dinlerin de dahil olması gerek.

 

Ayşe Betül Şentürk dinledi ve not etti

Yayın Tarihi: 29 Kasım 2011 Salı 22:19 Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2011, 23:17
banner25
YORUM EKLE

banner26