banner17

Eyüp'te niye bu kadar çok mezar var?

12. Eyüp Sultan Sempozyumu’nun ikinci gününde, ilk oturumda İskender Pala, Beşir Ayvazoğlu ve Ahmet Hakkı Turabi'nin sunduğu tebliğlerden notlarını aktarıyor Sadullah Yıldız..

Eyüp'te niye bu kadar çok mezar var?

Eyüp Belediyesi ve Siyer Vakfı işbirliğiyle düzenlenen 12. Eyüp Sultan Sempozyumu’nun ikinci gününde, sempozyumun üçüncü, günün ilk oturumunda İskender Pala, hem oturum başkanı hem de konuşmacı olarak katıldı programa.

Öncelikle belediye için güzel bir gelenek hâline gelmesi fırsatı yakalanan ancak kesintiye uğrayan bu sempozyumun bilainkıta devam etmesi temennisini dillendirdi İskender hoca. Son yıllarda etkinliğin kesilen hızını ve Siyer Vakfı’nın olaya müdahil olmasını, dışarıdan müdahale edilmesi sonucu işin ilerlemesine bağladı ve bunu bir eleştiri olarak da belediye yetkililerinin kabul edebileceğini ifadeyle sözlerine başladı Pala.

Divan edebiyatında Eyyüb el-Ensarînin yeri nedir? Ne yazık ki çok geniş bir yerden söz etmek mümkün değil, İskender Bey'e göre. Bu mübarek sahabi, halkın hayatında bulduğu yeri divan şiirinde bulamamış. Birtakım ince ayrıntılar ve derinlerde yer alan bazı teşbihler vesairede bulunabiliyor ancak. Mihmandar olması ve sevgiliyi evinde misafir etmesi dolayısıyla anılan el-Ensarî, Eyüp Sultan huzurunda kesilen adak kurbanlarından dolayı da geçiyormuş mısralarda: “Âşık kendisini sevgili uğruna kurban etmek ister ve bilhassa Eyüp Sultan’da kurban edilmenin ne derece yüksek bir ecir olduğundan bahseder. Bu da bize, adak kurbanını Eyüp Sultan’da kesme geleneğinin eskilere dayandığını gösteriyor.”

Eyüp, surların dışında ve başka bir yerleşim alanı olmasından dolayı insanların helva yemek ve tenezzühe çıkmak için uğradıkları bir mecraymış eskiden. Aslında bu helva pozisyonu şimdilerde de geçerli ancak tenezzüh için iki adımlık boş yer bulunduğu pek söylenemez. İnsanların, çocuklarının ellerinden tutup hem Eyüp Sultan’ı ziyaret ve etraftaki ruhanî havayı teneffüs etmek, hem de helva dükkânlarından bir şeylerin tadına bakmak için uğrak yerlerinden olduğunu söyledi İskender Pala.

Eyüp semtinin her yerinde kabristan bulunması da çok leziz bir espriye dayanıyormuş esasen. Eskilerimiz, Eyüp Camii'nin ezanına yakın olmak, öldükten sonra dahi o ezanla mezarında rahat etmek ve ezanın kabre ulaşan sesi sayesinde Hz. Halid’in şefaatine mazhar olmak ümidiyle bu minarenin sesinin ulaşacağı geniş bir alanı kabristanlıklarla lebaleb hâle getirmişler.

Burada bir de tashihi devreye girdi hocanın: “Eyüp Sultan, Hz. Halid’in oğlunun adı Eyüp olduğu için bizim ona verdiğimiz bir isim. Halit Sultan dememiz gerekirken Eyüp Sultan diyoruz. Bunu kullanırken de ‘Ebâ Eyyüb’ diye kullanıyoruz, bu kullanım yanlıştır. Ebu Eyyüb diye kullanmamız gerekir.”

Sahi, beni bir Türk evine getirdiğinizden emin misiniz?”

Oturumun ikinci konuşmacısı Beşir Ayvazoğlu’nun sunum başlığı, “Mehmet Rauf Eyüp Yolunda-Servet-i Fünuncular Eyüp Sultan’ın Yolunu Biliyorlar mıydı?” idi.

Ayvazoğlu, ne Divan edebiyatı ne de cumhuriyet devrine gelene kadar Eyüp Sultan’ın edebiyatımızda nerdeyse hiç yer almadığını ve bunun enteresan bir durum olduğunu söyledi. Konuşmasında kullandığı materyal de çok az sayıdaki ilgili metinden biri ve o da zaten direkt Eyüp Sultan’la ilgili olmasına karşın, beklenilen ve ilk etapta zihinde oluşan ruhanî-manevî Eyüp imajıyla alakası olmayan bir metin. Aslına bakarsanız bu önemli değil. Çünkü hocanın bize bu metinden çıkarıp verdiği sonuç, bir neslin bir meseleye bakışını panoramik olarak tereyağından kıl çeker gibi sunuyor. Bu harika ayrıntılar defterinden notlar aldım.

Servet-i Fünun devrinin iki büyük yazarından biri Mehmet Rauf’un “Eyüp Yolunda” adlı hikâyesi etrafında ama başka konu başlıklarına da yer veren bir konuşma yaptı Ayvazoğlu.

Halit Ziya’nın “Nesl-i Ahir” romanının kadın kahramanlarından Janet, mesleği gerektirdiği için Beyoğlu gibi kozmopolit semtlerde yaşamış olmakla beraber, “Aziyade adlı romanını okuyarak çok etkilendiği Pierre Loti gibi Eyüp’te yaşamak, bir Türk hanımı olmak, sedir üzerinde nargileyle ömür geçirmek arzusundadır. Pierre Loti’nin Aziyade romanında uydurduğu Şark’ı arayarak İstanbul’a gelen yabancılardan biri de Aşk-ı Memnu’nun mürebbiyesi Matmazel de Courton’dur. Adnan Bey'in evinde Şark halılarıyla döşenmiş sedirler, bunların üzerinde ayakları kınalı, gözleri sürmeli, başları daima yaşmaklı, sabahtan akşama kadar zencilerin darbukalarıyla uyuyan yahut bir kenarda, küçük gümüş mangaldan amber kokuları etrafa dağılırken elmas tıraş nargilelerin yakutla, zümrütle müstağrak marpuçlarını ellerinden bırakmayan çifte çifte kadınlar…” bulamayınca Matmazel de Courton, büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Courton’un şu sözü, Loti ve diğer oryantalist yazarlar tarafından uydurulan Şark’ın ne kadar etkili olduğunu göstermesi bakımından kayda değer: “Sahi, beni bir Türk evine getirdiğinizden emin misiniz?”

Loti’nin mezkûr eserinin, egzotizm meraklısı yabancılar üzerinde bir dönem etkisinin ne kadar olduğunu gösteriyor bu. Peki Şark hakkında ne anlatır bu roman? Ayvazoğlu, romanın konusunu şöyle özetliyor: Siyasî bir kriz sonucu büyük devlet tarafından Osmanlı’ya gözdağı vermek maksadıyla Selanik limanına gönderilen savaş gemilerinden biri olan Fransız fırkateyninde yer almış genç bir subay, Selanik’in Müslüman mahallelerinden birindeki gezintisinde, bir çift yeşil gözü, “Abidin Efendi adındaki bir tüccarın dört karısından biri olan Çerkez kızı Hatice’nin gözlerini kendi gözlerine dikilmiş hisseder. Bu bakışmadan büyük bir aşk doğar.”

Görev icabı İstanbul’a gitmesi gereken kahramanı, roman icabı Abidin Efendi’yle birlikte İstanbul’a gitmesi gereken Hatice takip eder. İlk başta Beyoğlu’na yerleşen kahramanımız, sonraları buradaki hayattan sıkılıp bir Türk gibi yaşamaya karar verir ve fes-kaftan giyerek Arif Efendi adıyla Eyüp’te tuttuğu eve gider: “Artık Hatice’yle bu evde buluşurlar. 1876-77 kışını Hatice’siyle Eyüp’te geçiren genç, Fransa’ya dönmesi gerekince Hatice’ye duyduğu hasreti günlüklerine aksettiriyor ve bunu romanlaştırmaya başlıyor. ‘Hatice’, ‘Aziyade’ oluyor romanda.”

Beşir Bey, Türkçe’de böyle bir kelimenin olmadığını zikrediyor: “Ziyade diye bir kelimemiz var ama Aziyade yok. Süleyman Nazif, bunun a’sı ziyade dermiş.”

Bu eserin her sayfası yalanlar ve yanlışlıklarla dolu

19. asrın Selanik ve İstanbul’unda yabancı biriyle evli bir Müslüman kadının böylesine rahat ilişki kurup kuramayacağı tartışmalı elbette. Hatta Ayvazoğlu, “tartışmak bile gerekmez” diyor: “Aziyade, oryantalizmin klişeleri kullanılarak yazılmış kötü bir roman ve bu aşk hikâyesinin de Loti’nin muhayyilesinden çıktığı su götürmez bir gerçek. Çirkin ve hoyrat Doğulu erkekler, güzel ve arzulu kadınlar ve romantik Batılı âşık; oryantalizmin klişeleri. Kaderinden kaçan Doğulu güzel kadın, kendini kaba kuvvetle değil meziyetleriyle kabul ettiren beyaz adama teslim eder. Öyle ki, ondan ayrıldıktan sonra yaşamak bile istemez. Nitekim Aziyade, ayrılığa fazla dayanamamış ve ölmüştür.”

Bir Beşir Ayvazoğlu sohbetinde ilginçlikler bitmez; üstat, bu muhayyel kadına bir de mezar uydurulduğunu söylüyor. Ve Loti’nin bu mezar başında çekilmiş fotoğrafı dahi varmış. Kurgudaki sapmalar yeterli gelmemiş olmalı bazı insanlara ki Aziyade’ye duydukları muhabbet ve merhameti mezarıyla ölümsüzleştirmişler.

Aziyade’ye yapılan ilk eleştirilerden biri Tevfik Fikret’e ait. Romana dair yayınladığı iki yazısında bu eserin her sayfasının yalanlar ve yanlışlıklarla memlu olduğunu açık şekilde ifade etmiş. Burada bir nüans var fakat. Ayvazoğlu, “Fikret’i de Halit Ziya’yı da Loti’nin oryantalizminden ziyade İstanbul’un Batıcı aydınlarının bir an önce kurtulmak istedikleri yaşama tarzının rahatsız ettiği unutulmamalı” diyor. Nitekim, Loti’ye özel bir sempati duyduğu bilinen Yahya Kemal, bir yazısında onun Türk aydınları tarafından niçin sevilmediğini şöyle açıklamış: “Dört seneden beri İstanbul’un iç mahallelerinde, camilerinde, mezarlıklarında gezinen bu mucizevî şairi en değme medenîlerimiz tanımıyorlar. Alafranga hayattan mütehassis olan yeni nesil, bizim köylerimizi, küflerimizi sevmekle Loti’nin bizimle eğlendiği, alay ettiğini zannediyor, kızıyorlar.” Peyami Safa ise Loti’nin aydınlar tarafından sevilmemesini, onun Şark’ı sevmiş olmasına bağlarmış.

Mehmet Rauf'un anlattıkları doğru, ama...

Tıpkı ömrü İstanbul’da geçen Tevfik Fikret’in Eyüp şöyle dursun, bu şehirden şiirlerinde hiç bahsetmemiş olması gibi, Edebiyat-ı Cedide yazarları için de İstanbul kışın Beyoğlu ve Nişantaşı, yazın ise Boğaziçi demek. Çocukluğu Eyüp’te geçmiş olmasına rağmen bu semte uzun yıllar sonra yolu düşen Mehmet Rauf, daha ona giremeden semtin eteklerinde gördüklerini kahramanının gözünden anlatıp yaşadıklarını “Eyüp Yolunda” hikâyesiyle aktarmış okuyucuya. Beşir Bey, mezkûr hikâye için “Loti’nin bayıldığı ve onun romanını okuyan Matmazel de Courton gibi aptal Batılılar’ın yaşamayı hayal ettiği Eyüp’ün aslında nasıl sefil ve ürkütücü bir semt olduğunu göstermek için yazılmıştır.”

On senedir o tarafları görmemişti, cümlesiyle başlamış hikâye. Kahramanının (yani aslında yazarın bizzat kendisinin) yolculuğunda şahit olduklarını anlatırken resmen saydırmış semte Rauf: “Yanmış evler, yıkılmış bacalar, boş kulübeler, açık kapılardan bakınca korkunç karanlığıyla ürküten pis ve yıkıldı yıkılacak evler, dağlar gibi süprüntüler, iğrenç satıcılar, gevezelik eden kadınlar, toz toprak içinde oynaşan çocuklar…” Önce sefil pazar yerini, ardından da bir yangın yerinde kesilen bir kurban etinin dağıtımındaki sahneleri anlatan Rauf, oradaki kargaşa ve izdihamı da anlatmış: “Birdenbire kıyamet kopuyor zannolundu. Bu haykırıştan uzanan, sokulan insanların elinde koyun, dört beş dakikada dağıldı gitti. Orası öyle bir hâle geldi, öyle çığlıklar öyle küfürler işitildi ki, bir parçaya atılan bu elli el arasından hangisine vereceğini bilmeyen dağıtıcının, demir parmaklık arkasında olmasa koyun gibi olacağı muhakkaktı.

Son parçaları da en önde duran cabbarlara vermemek için ta açığa fırlatıyorlardı. O zaman hiç beklemezken nagehan böyle bir av bulan meyuslar, yere düşen etlerin üzerine atıldılar. Nihayet en muannidlerinden beş tanesi kaldı. Bunlar tozun içinde birçok boğuştuktan sonra kalktı ve elinde bir akciğer vardı. İptidaî bir muzafferiyetle açılarak, sıçrayarak duvara çekildi. Bir diğerinin elinde bir parça karaciğer kalmıştı. O adamın gözlerindeki vahşeti, zaferi asla unutmayacağım.”

Pasajı okumayı bitirince Beşir Ayvazoğlu, salona bakarak şaşkınlığın üzerine tuz biber ekti: “Doğrudur anlattıkları.” Sonra doğrunun, anlattıklarının doğruluğundan daha önemli bir şey olduğu gerçeğini hatırlattı: “Ama bunlara bakış tarzı önemli.”

O gün Mehmet Rauf, daha semte girmeden Eyüp’ün eteklerinden gerisin geriye kaçar gider. “Bu kaçış” diyor Ayvazoğlu, “aslında Eyüp’ün temsil ettiği iklimden, zihniyet dünyasından, tarihten, medeniyetten, hayat tarzından kaçışını ifade eder.”

Musikimizde Eyüp Sultan

Sempozyumun en zevkli bilgi kırıntılarıyla dolu konuşmalarından birini Prof. Ahmet Hakkı Turabi hoca yaptı. “Musikimizde Eyüp Sultan” başlıklı sunumunda hoca, birtakım istatistiksel bilgiler verdi çoğunlukla ve kısa tuttu konuşmasını. Ancak araya serpiştirdiği kırkambar benzeri malumat pek ilgi çekiciydi.

Resûlullah aleyhisselamın üsve-i hasene olduğu bir toplumda onun terbiyesinde büyümüş ve imametinde cemaate katılmış Eyyüb el-Ensârî’nin, dinî musikinin kaynağı olan mihrap özellikleri ve tatbikatını yansıttığı çerçevede Eyüp Sultan’ın ve daha sonraki asırlarda Eyüp Camii’nin en eskiyi devam ettiren bir semt ve cami olduğu hususu, Turabi hocanın deyişiyle bir kapı açmış kendisine: “Ve bu kapıdan içeriye girdiğimizde, yapılan bestelerin günlük beş vakit ezanda kullanılan makamlar olduğunu gördük. Mesela sabah ezanlarımız saba makamında okunur, öğle ezanı uşşak, ikindi ezanı rast, akşam ezanı segâh ve hüzzam, yatsı ise hicaz.”

Bu çerçevede 37 adet hicazda, uşşak makamında 50’den fazla ve saba makamında 60’ı geçkin beste olduğunu ifade etti Ahmet hoca. Eyüp Sultan Camii’nde, Peygamber Efendimiz’den gelen bir manevî hava dolayısıyla çargâh makamının çokça kullanıldığını, birçok bestenin bu makamla kotarılmış olduğunu söyleyen Turabi, 70’ten fazla makamın ise günümüze yalnızca dördünün ulaşabildiğini ifade etti. Çargâhın özelliği ise 14-15. yüzyılda yazılmış Hızır b. Abdullah’ın edvarında (musiki nazariyatı kitabı) Peygamber Efendimiz’in Kur’an-ı Kerim’i çargâh makamında tilavet ettiği yazılmış: “Zayıf olmasına rağmen bu ifade bile bizim necip milletimizin çargâh makamında asla şarkı ve türkü bestelememesine sebep olmuş. Bu makamda şarkı-türkü ve dünyevî aşkı anlatan bir ürünümüz yoktur.”

 

Sadullah Yıldız nakletti

Güncelleme Tarihi: 09 Kasım 2015, 12:00
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20