Emanete riayette hiç kusuru yoktu!

Bahaeddin Özkişi konferansının notlarında Özkişi ile ilgili ilginç ayrıntılar konuşuldu. İşte o ayrıntılar..

Emanete riayette hiç kusuru yoktu!

 

Tufan Baran: Muhterem hazirun! 36 yıl sonra çok kıymetli ve değerli bir mütefekkiri muhterem zevcelerinin, akraba-i taallukatının, Mehmet Nuri Bey’in riyasetinde bütün eş ve dostlarının, ahbaplarının bizi bir araya getirmesi dolayısıyla sizlere de, onlara da, teşrif buyuranların hepsine teşekkürlerimi sunuyorum. İnsanların unutulmaması lazım. Bir filozof diyor ki: “Bir insanı en son anan kişi öldüğü zaman o ölmüştür.” Yani isminden bahsedilmesi bittiği zaman. Şimdi çok güzel bir faaliyet var. Zaman zaman bir araya geliniyor. Kendisiyle ilgili çalışmalar yapılıyor, konular ortaya konuluyor, mesela bir Peyami Safa’nın ben anıldığını hiç işitmedim. Namütenahi eserleri var. Hem filozofik, hem psikolojik, hem de Cingöz Recai adıyla yazdığı namütenahi eserleriyle vs. hiç anılmadı. Halbuki Peyami Safa büyük bir üstad yazardı, büyük bir mütefekkirdi. Kendisini biz 1961’de Demokrasi Fikir Kulübü’nü kurduğumuz zaman yatalak bir hanımefendi Cağaloğlu’ndaki bir handa bize bir yazıhaneyi telefonuyla beraber tevdi ettiler. Ama Peyami Safa daha hala anılmıyor.

Mehmet Nuri Yardım: Hocam! 15 Haziranda ESKADER yöneticileri andı, Mehmed Niyazi Bey’le beraber mezarlığa gittik, Peyami Safa’yı da unutmadık.

Tufan Baran: Şimdi Niyazi Bey harika bir insan. o kadirşinaslığın, vefakarlığın bir örneği. Dolayısıyla onu da hayırla yad ediyoruz. Allah ona da sıhhat, afiyet nasip etsin, uzun ömürler versin. Çanakkale Mahşeri’yle Çanakkale’ye namütenahi insanın akmasına vesile olmuştur. Eskiden Çanakkale şehitlerinin anılmasına aşağı yukarı bir-iki otobüs giderdi. Bir Çanakkale Milletvekili televizyonda anlattı, dedi ki: “ Her cumartesi - pazar 200 araba geliyor.” Bu da Çanakkale Mahşeri’nin meydana getirdiği revaçtandır.

Mehmet Nuri Yardım: Plevne diye bir romanı daha basıldı. Birkaç hafta önce buradaydı, o eseri anlattı.

Tufan Baran: Bahaeddin Özkişi dediğimiz zaman soyadının üzerinde durmamız gerekiyor. Özünde kişilik olan şahsiyet. Onda ne gibi özellikler keşfettiniz diye soracak olursanız bir yalan söylemeyen bir insan, beraber bulunduğumuz süre içerisinde kesinlikle yalan söylemeyen bir insan olarak hafızamızda yer etti. İkincisi sözünde duran bir insan. Mesela pazar günü saat ikide şu yerde buluşalım dersek oraya on dakika önce geliyor. Biz ikide gidiyorsak o on dakika orada bekliyor. Tam ikide hareket edelim ordan nereye gideceksek diye. Emanette riayette hiç kusuru yok. Yani Peygamberimizin münafıklık işareti olarak gördüğü özellikleri muhitinden uzaklaştırabilmiş bir insan. Karakter dediğimiz çok önemli bir şey. Biz bu özellikleri kendisinde müşahede ettik. İnsanlar başkalarına hizmet ettiğinde hiçbir zaman kendilerini küçültmezler.

Cafer-i Tayyar’ın başkanlığındaki heyet Habeşistan’a gitmişti. Necaşi’den iyi itibar gördüler. Peygamberimizin daveti üzerine Medine’ye döndüler. Bunun üzerine Necaşi, Peygamber Efendimiz’in nasıl bir insan olduğunu tetkik etmek üzere bir heyet gönderdi. Peygamberimiz onlara ikramda bulundu, sofrada havlu tuttu, ellerine su döktü. “Sen bu kavmin efendisi değil misin?” dediler. “Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir.” dedi. Bahaeddin Özkişi bu özelliklere vakıftı. Dolayısıyla hizmet ehliydi, hizmet ediyordu, çok değişik vasıfları vardı. İnsanlar bir aradayken birbirlerini pek teşhis edemiyorlar. Ancak insanlar birbirlerinden ayrıldıkları, ebediyete intikal ettikleri zaman “O nasıl bir insandı?” diye analize başlıyorlar. Dolayısıyla bu analizler bizde bir edebiyat dahisinin kaybolduğu intibaını uyandırıyor. Mesela Sokakta çok muazzam bir eser. Burada o kadar önemli hususlara temas ediyor ki. Mesela bir çamaşırcı kadının kızının, bir mülazımın batılılaşmaları sebebiyle meydana gelen skandal ve felaketleri iyice tahlil ediyor. İnsanların emniyete şayan kimseler olmaları üzerinde duruyor. Mesela “İnsanlar zevsin içine şeytanı sokmuşlar, zevs kılığında şeytanın emrine girmişlerdir. Sonra zevsin yerine Tanrı para oldu, şeytan paranın içine girdi.” diyor. Yani bu analizi yapabilmek, bu tespitte bulunabilmek için dahiyane fikir taşıması lazım bir insanın. Bunun vecize haline gelmesi lazım. Paranın içine girmiş olan şeytan kendisine taptırıyor.

Benim birçok yerde Milli Eğitim Müdürlüğü yapmış bir arkadaşım söyledi. “Biz Alparslan Türkeş’e gitmiştik. Alparslan Türkeş bize dedi ki: Arkadaşlar! Üç kitabı okuyacaksınız. Birincisi Köse Kadı ve onun devamı olan Uçtaki Adam, ikincisi Babürname, üçüncüsü Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları. Bu üç kitabı muhakkak okuyun.” dedi. Milli Eğitim Müdürü de “Yav bu Bahaeddin Özkişi kim?” dedi. Etrafa şerha şerha yayılan bir fikrin temsilcisi idi.

Bahaeddin Özkişi, Uçdaki Adam Kendisinin çok güzel hatıratları da vardır. Göç Zamanı’nda anlattığı bir olay kendi hayatıyla ilgilidir. Pederleri Demircili Ömer Lütfü Efendi. O zaman da ilkokula gidiyor bu. 50’den önceki inkılabın en şiddetli olduğu dönemler. 23 Nisan’ı anlatıyor, diyor ki: “Ben arkadaşlarla hocalar arasında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorum. Benim babam hem Silivri Müftülüğü yapmış, hem de Nakşibendi şeyhi. Ben onun evladıyım diye benden kaçıyorlardı. Benim kendimi kabul ettirmem için bir şey yapmam gerekiyor. Babamın sarığını, tespihini çaldım. Tiyatroda oynadım.” Ama daha sonra vicdan azabı çekmiş. İnsanların şahsiyeti çok değişiktir. “Babam vefat etmeden önce bizim eve namütenahi müridi gelirdi.” O zaman Müftülerin aldığı maaş çok cüz’iymiş. Ama babası yine de çorba kaynatırmış. Helva yapılır, çorba yapılırmış. Gelenler ondan müstefid olurlarmış. Fakat peder öldükten sonra kırk gün kapılarını kimse çalmamış. Kırk günden sonra Baş müritlerinden biri annesini istemeye gelmiş. Emin kişi olabilmek çok önemli.

Bahaeddin Özkişi çok genç vefat etti. Emekli de olmuştu. Ali Cano’nun sınıf arkadaşıydı. Ali Cano Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürü. Emekli olduktan sonra Tophane’den Çırak Okulu’nda öğretmenlik yapmasını istediler. Bir taraftan kitap yazıyor, bir taraftan maketler yapıyor, bir taraftan bizim oraya geliyor. Bir toplantıda Bayram Yüksel “Sizden hiç bahsetmemişti.” dedi. O mütevazı bir insandı. Ben orda da vardım, burada da vardım demez. Nam ve şöhret peşinde olan bir insan değil. Bugün insanlar bir para için yaşıyorlar, iki şöhret için yaşıyorlar, üç mevki için yaşıyorlar, dört şehvet için yaşıyorlar. Bu vahşi kapitalizmin hakimiyetidir. Sokakta romanında harika tahlil ve tespitler yapmıştır. Hep kökün üzerinde duruyor. Kökümüzü kaybetmeyeceğiz. En düşman olduğum şey bir yerin istimlaklarla yıkılmasıdır. Çünkü bozulma ordan başlıyor. Sokak gider. Şimdi mahalle baskısı diyorlar. Mahalle kişileri her türlü baskıdan korur. Mescit, türbe mahallenin manevi sahipleridir. İstimlakları yaptırmamak lazım. Bugün Camiler artık süs haline gelmiştir. Etrafında mahallesi, cemaati yok.

Osman Akkuşak: Sokakta’da bir ifade dikkatimi çekti. “Sokak, milletimizin müdafaa edeceği yerlerden biridir.” Bu mealde. Bir derneğin mensubu olan gençler şöyle bir bildiri dağıtmışlar. Trabzon ahalisi bunların bildiri dağıttığını görünce kovalamışlar. Hatta bir iki pataklamışlar galiba. Bizim Sorumlu Müdür var, Mustafa, Trabzonlu, ona dedim ki “Bu Trabzon’u öyle bir seviyorum ki. Trabzon şehirlerimiz içinde en sağlam şehir hüviyetini taşıyor.” O da “İyi ama Osman Ağabey! Hürriyeti yok mu insanların?” Ona dedim ki: “Millet, memleket aleyhinde şeyler olursa ona engel olmak  kanunun vazifesidir.” Beyoğlu’na çıkıyorsunuz. Kavgalar, dövüşler. O dernek yürüyüş yapıyor, bu dernek yürüyüş yapıyor. Bunlar hürriyetin tezahürü ama kanunları çiğniyorlar. Sağı solu yakıyorlar, yıkıyorlar, hadi diyelim Beyoğlu kolektif bir sokak. Kanun kuvvetinin bunları önlemesi lazım.

Tufan Baran: Bundan 12-13 sene evvel Ankara’daydım. Nevzat Köseoğlu’yla görüşeceğiz, ona gittim. İlk Bahaeddin Bey’i onlara ben göndermiştim. Ondan bahsettik. “Ne zaman geldin?” dedi. “Dün akşam geldim.” dedim. “Yav keşke gelseydin. Türk Ocağı Vakfı dün akşam Bahaeddin Özkişi’yi andı.” dedi. Onun hatırasını yadedenler var. İnşallah devam eder. Eğer yaşasaydı çok büyük işler yapma imkanı olacaktı. Çok büyük planlar yapıyordu. Kısa bir rahatsızlıktan sonra rahmete kavuştu. Allah gani gani rahmet eylesin.

Lütfü  Yılmaz: Ben de Bahaeddin Ağabeyimizi dernekte tanımıştım. 5-6 yıl beraber olduk. Ben de 69 itibariyle dernekle beraber oldum. Ben kendisini büyük ruhlu bir insan olarak tanıdım. Ahlak ve maneviyat dolu zenginliği olan bir insandı. Yalnız kendisini hiç göstermiyordu. Geç vakte kadar otururduk. Orası bir diyalog meclisiydi. Gizli bir hazineydi. Allah rahmet eylesin. Ruhu şad olsun.

Halit Köseoğlu: Rahmetli benim dayımdı. O vefat ettiğinde ben 16-17 yaşındaydım. Bizim iki dayımız var. Diğeri yumuşak, bu daha disiplinli. 47 yaşında vefat etti. Daha çok yaşasaydı daha çok eser meydana getirirdi. Kendisi devlet memuru olmasına rağmen dışarıdan iki tane ailesi vardı, onlara yardım ederdi. Bir akşam namazı vakti komaya girdi. Hastanede 10 gün kadar yattı, ondan sonra vefat etti.

Fatma Özden Hanımefendi ( Eşi ) : Söylemek istediklerimi atlamamak için yazdım. Mehmed Bahaeddin Özkişi’nin 36. sene-i devriyesinde yakınları, akrabaları, tanıyanları, sevenleri, bütün dostlar hoş geldiniz! Yine bırakmadınız, yıllardır unutulmadı, unutulmasına fırsat vermediğiniz için teşekkür ederim. Romancı, hikaye ustası Özkişi’nin bundan önce de dostlarının tertip ettiği anma programında tanıyanlar anlattı. Onlara da teşekkür ederim. Özkişi’nin okuyanların ruhlarına işleyen, onları kanalize edebilen eserler vermiş olması, bugüne kadar 36 yıl sonra hala hatırlanması bizi onurlandırıyor. Kitaplarını okuyan bir Öğretim Üyesiyle konuştum. Birlikte dinleyelim:Bahaddin Özkişi

Ben, arkadaşlarım gençlik yıllarımızda Bahaeddin Özkişi’yi çok okuduk. O bizim için yol göstericiydi. Yurt sevgisini, onu sahiplenip korumamız gerektiğini bizleri milli hisler güçlendirerek o öğretti. Biz onu ağabeyimiz kadar kendimize yakın hissettik. Memleket sevgisini öylesine perçinleştirdi ki canımızı pervasızca vatan için feda edebilecek duruma geldik. Onun aşılarıyla vefa ve vazife borcu olarak öğrencilerimize, çocuklarımıza vatan sevgisini öğretiyoruz.” Özkişi sadece eserleriyle değil karakteriyle de değerliydi. Bizler gördük, tanıştık, yaşadık. Torunları göremedi. Geçmiş bir anma programının ardından ilk torunum elime yazılı bir kağıt tutuşturdu. O gün hiç görmediği dedesini çok özlemiş. Dayanılmaz bir hasret duymuş. Keşke görebilseydim demiş. Kaleme sarılmış, dedesini sevenler çok. Övgü dolu birçok konuşma dinledik. Yazı okuduk, ama şimdiye kadar ne yetişkin ne çocuk denecek kadar genç biri onu hatırlamayı böyle manzum olarak dile getirdi. O hissiyatını düzyazıyla değil, manzum olarak ifade eder. Yaşına göre duygularını iyi hissettirebilmiş dizelerine. Canım yavrum, ilk torunum! Annesinin babasız büyümesi onu o kadar çok etkilemiş ki kendi dedesizliğinin hüznünü içinde büyütmüş. Duyguları manzum olarak yazıp bize de hissettirdi. Okudum, duygulandım, çok genç torunumun 14 yaşındayken yazdığı manzumeyi sizinle paylaşmak istedim. Eğer kabul ederse kendisi gelsin.

( Torun okuyor)

Dizelenir yapraklar sonbahar gelince

Dökülür boynu bükük usulca yerlere

Sessiz gemi ne de erken uğramış bize

Rabbim tanıştırdı  dedemi Azrail’le.

Yokluğunla ah sensiz geçen on sene

Özlemin kalbimizin en derin yerinde

Dünyada tadamadım ben dede sevgisini

İsterdim hissetmeyi bir kere bile.

Yaşamış gibiyim adeta hep seninle

Seyrettiğim birkaç siyah beyaz resminle

Keşke diyorum olmasaydı  da varım yoğum

Tanışabilseydim ah canım dedem benim.

Yokluğun ebediyen kalacak hep kalbimde

İçimde söküp atamadığım bir ukde

Gözlerim arıyor, nerelerdesin dede?

Herkes burada eksiksin bayramda, kandilde.

Hep yanımda olsan da sarılsam boynuna

Öpsem ellerini, gülümsesen yüzüme

İstemezdin değil mi bırakıp gitmeyi?

Ah dedeciğim! Dönüşü  olmayan yere.

Anneannem diyor tanısaydın dedeni

Anlardın bunca yıl neden ağladığımı

Fatma Özden Hanımefendi: Özkişi’nin ani vefatı bizi acılara garketti. Hayatımız allak bullak oldu. Öyle derinden sarstı ki bir anda neye uğradığımızı şaşırdık. Ahirete göç kaçınılmaz bir son. Giden memnun mu, değil mi bilinmez. Ama dönene hiç rastlanmıyor. Hepimiz kendimize biçilen nefes sayısını tüketeceğiz. Kimine az, kimine çok. Özkişi’nin vefatıyla üç kişilik çekirdek ailede iki kişi kalmıştık. Benle korumaya, sevgiye, şefkate muhtaç dört yaşında bir kız çocuğu. Kızım! Onu yetiştirirken iğneyle kuyu kazar gibi çok emek verdim. Hiç onu kırmadan, bir fiske vurmadan yetiştirdim. Kızım Zeynep büyüdü. Gelin oldu, eşi Selman Demir. Birbirinden güzel torunlarımız teker teker dünyaya geldikçe benim de gönlüm şenlendi. Her biri ayrı ayrı beni hayata bağladılar. Büyük torunum Elif, Sena, Mehmet Bahaeddin. Büyük torunum Elif de evlendi. Onun da nurtopu gibi birçocuğu oldu: Muhammed Eymen. Yavrumun yavrumun yavrusunu gördüm. Kucağıma aldım. Seviyorum, seviliyorum, çok mutluyum. Dünyamıza hoş geldin bebeğim, hoş geldin delikanlı! Özkişi bu tabloyu göremedi. Göç Zamanı adlı kitabında olduğu gibi münadi ona 10 Kasım 1975’te “Gel.” dedi. Nur içinde yatsın, ruhu şad olsun. Allah gani gani rahmet eylesin. Amin.

Mehmet Nuri Yardım: Yazı yazarken nasıl bir halet-i ruhiye içinde olurdu?

Fatma Özden Hanımefendi: 69’da evlendik. Daha ilk günlerden itibaren hikayelerini bana okudu. Çok muvafık olduğunu söyledim. Çok da beğendim. “Peki, neden devam etmedin?” dedim. “Düşünce silsilem kayboluyor.” dedi. “Yazdığımda düşünceler inkıtaa uğruyor.” Ben de ona “Sen söyle, ben yazayım.” dedim. Ben çok süratli not tutarım. Kendi kendime birtakım rumuzlarım vardır. Bir gece oturduk, o dedi, ben yazdım; o dedi, ben yazdım. Akşam 9 ile 12 arasında. Biz böylece dört sene yazdık. Hiçbir gezmeye gitmeden 4 kitap yazdık. Bir tek kelimesine ben ilave yapmadım. Ama ancak böyle bir emekle çıkabilir.

Mehmet Nuri YARDIM: İnsan olarak nasıldı?

Fatma Özden Hanımefendi: Yeğeni asabi olduğunu söylemişti. Ama bizim 6.5 sene bir tek münakaşamız olmadı. O asabiyetini ben hiç görmedim. Ama ailesinde, arkadaşlarında asabiyeti çok görülmüş. Üniversitede çok görülmüş, kıyametler koparırmış.


M. Sait Fidan haber verdi

Haberimizin birinci bölümünü okumak için tıklayınız

Güncelleme Tarihi: 15 Aralık 2011, 22:46
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Süleyman Çelik
Süleyman Çelik - 8 yıl Önce

Geç de olsa, eserlerinden tanımış olmaktan mutluluk duyuyorum. Hayat böyle... Kimi değerler geç farkediliyor... Bu bizlerin suçu olsa gerek. Rabbimizden gani gani rahmet diliyorum...

banner19

banner13