Don Quijote, son dörtyüz yılın en ciddi kitabı

Mustafa Özel geçtiğimiz Cumartesi günü BİSAV'da 'Aydınlar, Romanlar ve Hakikat' başlıklı bir seminer verdi. Sadullah Yıldız, dolu dolu geçen ve iki saat sürmesine rağmen tamamlanamayan bu etkinlikten notlarını aktarıyor..

Don Quijote, son dörtyüz yılın en ciddi kitabı

Cumartesi günü BİSAV’da, Entelektüeller Toplantı Dizisi’nin son oturumunda Dr. Mustafa Özel hocadan, çok önemli bir konuyu, “Aydınlar, Romanlar ve Hakikat” başlığı altında dinledik.

Mustafa Hocanın anlattıkları, yalnızca bir edebiyatçı veya sosyal bilimci için önemli değildi. Belki de hemen her alanın çalışmacıları ve meraklıları için mutlaka duyulması gereken temaslarını iki saatten birkaç dakika az bir süre içinde soluksuz biçimde anlattı hoca ve ne yalan söyleyeyim, bir an dikkatim dağılmadan tüm anlattıklarını hayretle dinledik hepimiz. Çünkü hocanın söylediği şeyler hep gözümüzün önünde duran birtakım hakikatlerin eşleştirmeleri ve bazı paradokslardan ibaretti ama birçok kimse gibi ben de bunlara -duyulduğunda olanca basit gelmelerine rağmen- şimdiye dek vâkıf olamamıştım. En nihayetinde anlattığı şeyler “birer romandan ibaret”ti çünkü. En nihayetinde yani.

Her toplumda, olağan insanların kafa yormadığı meseleler için koşturan birtakım zevat var. Şaman, brahman, mandaren, peygamber, filozof, entelektüel, münevver, aydın denen kişilerin de bu minvalde konuşulması gerekiyor. Eğer konuşulmazlarsa entelektüellik üzerine serdedilen sözlerin ayağı tam olarak yere basamıyor. Bunlar, bakışları karanlığı delebilen insanlar. Romancıları da bu zincirin son halkası olarak gördüğünü söylüyor Mustafa Hoca; büyük romancıları.

Akademisyenler niye tez yazıyor? Roman yazsınlar!

İnsanın hakikatle ilişkisi için bir diyalog lazım arkadaşlar, diye başladı hoca. Kendi isteğimizle geldiğimiz bir serüven olmayan hayata madem ki irademiz neticesinde kavuşmamışız, öyleyse bir diyalog kaçınılmaz; artık her kimle olacaksa; tanrı, tanrılar, ruhlar… Bu diyalog meselesi çerçevesinde değerlendirdiği romanları, yine aynı sebepten çok önemli görüyor hoca. Çünkü ortaya çıkan şey bir monolog değildir ve tek bakış açısıyla sürdürülmemiş, öyle de doğmamıştır. Birden fazla bakış açısını toparlayıp harman eden romanlar, farklılıkları mündemiç olmaları cihetinden önemlidir. Dahasını söylüyor Özel: “Hâlbuki bir insan nasıl akademisyen olur? Tez yazarak. Yani bir gerçeklik vardır, araştırılması gereken. Hakkında veriler toplarsınız, mülakatlar yaparsınız ama ‘benim görüşüm şudur’ diye yazarsınız o tezi. Eğer ele alınan gerçekliği hakikaten anlamak istiyorsak böyle monolog tarzda yazılan eser bizi ona ulaştırmaktan çok, uzağına düşürür.”

Bu arkadaşlara birer roman yazdırmış olsaydık, yani bütün o görüşme/araştırmalarından hareketle çok sayıda sesin, kavrayışın yansıtıldığı -roman bu çünkü- çoklu bir kavrayış metni önümüze çıkmış ve tezimiz o olsaydı, hakikatle irtibatımızın bire yüz daha sahici olacağına şüphe yok.”

Kadın, medenileştirmenin en temel aracıdır

Romanın dönemsel olarak başlangıç-bitişini ortalama 1550-1950 arasına koyuyor Mustafa Özel. 1950’den sonra da roman var fakat hocaya göre bu tarihten itibaren romanı devam ettiren kulvar sinema olmuş. Esasen başlangıcı da 16. asrın ortasıyla sınırlamak, bakış açısıyla ilgili biraz da. “Daha geniş bir açı edindiğimizde” diyor Özel, “bunu ta Gılgamış Destanı’na dek götürebiliriz.” Ona göre insanlığın sahip olduğu müstesna bir değer Gılgamış: “Yok yok Gılgamış’ta. Döne döne okumamız ve ilave kaynaklardan faydalanarak -ne diyeyim- temessül etmemiz, içmemiz lazım. İktidar, hırs, medenileşme…”

Destanda, kimsede ırz, can, mal güvenliği bırakmayan Gılgamış’ı tanrılara şikâyet eden halkı kurtarmak için Enkidu gönderiliyor. Enkidu bir insan. Ama hayvanların arasında büyümüş: “Kabaca söylersek o da üçte iki hayvan. Enkidu’yu topluma nasıl mal ediyoruz yani ehlileştiriyoruz? Bir kadın kullanarak. Kadın, medenileştirmenin en temel aracıdır.” Bu bakımdan Gılgamış Destanı’nın, Emile Zola’nın “Kadınların Cenneti”yle mukayese edilebileceği güzel bir tezin de yazılması gerektiğini ifade etti hoca. Zola’nın eseri, oluşmaya başlayan yeni fabrika düzeninin ürünlerinin topluma nasıl talep ettirileceği üzerine odaklanmış bir çalışma ve tıpkı Gılgamış’ın yosması gibi bir fonksiyonu var bu denklemde kadının. Bu eser okunduktan sonra, bir AVM kurulunca insanların alışveriş tarzlarının nasıl değiştiği, küçük esnafın nasıl çöktüğü üzerine sosyopsikolojik ve ekopolitik bir panoramanın görülebileceğini söyledi hoca.

Tarih eksenli çalışma yapanlara da Gılgamış’la Oğuz Kağan Destanı arasında bir mukayeseyi tavsiye ediyor Mustafa Özel. Gılgamış’ı modern duruma daha yakın konumlandırırken Oğuz Kağan’ı hareket hâlinde ve yerleşmeyi de pek düşünmeyen bir düşüncenin eseri olarak gösteriyor. Örnekleri de var bunun: “Gılgamış Destanı Uruk’ta geçiyor ve burası yüksek surları olan bir şehir. Niye yüksek sular kurarsınız? Altın ve gümüşünüz vardır, dışarıya kaptırmamak istersiniz. Nitekim tufan kopuyor ve gemiye hayvanlar-bitkiler, hatta insanlardan önce altın ve gümüş yükleniyor. Bu kadar modern bir şey olabilir mi?” Buna karşın Oğuz Kağan’dan da örnek veriyor hoca ama orada altın-gümüşün toplum algısı içindeki yerleşmesi hiç de Gılgamış gibi değil. Bununla beraber, Oğuz Kağan’ın Gılgamış’tan yaklaşık üç bin yıl öncesine tarihlendiğini de hesaba katarak kıyaslamayı yapmak lazım.

Don Quijote, son dört yüzyılın en ciddi kitabı

Romanı anlatmaya başladığımızda kronolojik olarak ilk karşılaşacağımız isim elbette ki “Don Quijote”. “Kendisinden sonraki büyük romanların yarısını etkilemiş bir eserdir.” diyor hoca onun için. Aslında bunun böyle olması ilk etapta garip gelmiyor değil kulağa. Zira ‘çocuklar için yazılmış’ bir esere bu kadar ehemmiyet atfetmek biraz yersiz gibi duruyor. Hiç de öyle değil, diyor hoca: “Don Quijote, son dört yüz yılın en ciddi kitabıdır ve bir kahraman olarak Don Quijote, son dört yüz yılın en ciddi kahramanıdır.”

Şövalye hikâyeleri okuyarak kafayı yemiş bir adam olan Don Quijote, kafasında berber tası ve altında, ayakta durmaya mecali olmayan bir atla gerçekten de komik gözüken biridir. Bir de kendine Sancho adlı silahtar buluyor. Alphonse Daudet’in “Tarasconlu Tartarin” ve “Değirmenimden Mektuplar” kitapları, bu bağlamda zikredilmeli. Hoca bunlardan, kapitalizmin bir topluma ne getirdiğini en veciz anlatacak eserler, diye söz ediyor. Belki bununla mukayese edilebilecek bir eser George Eliot’ın “Silas Marner”ı olabilir, deyip ekliyor: “Tarasconlu Tartarin; Don Quijote artı Sancho. İki kahramanın tek kahramanda birleşmiş hâli.”

Acaba Cervantes, koyun sürülerine ve yel değirmenlerine saldıran bir adamın romanını niye yazmış olabilir? Hocaya göre yazarın hissettirmeye çalıştığı şey şu: Yeni bir dünya doğuyor ve burası, şövalye ideallerine uygun değil, idealist olan insanın gülünç kaçtığı bir döneme giriyoruz: “Bu yeni dönemde idealist olmak o kadar zor ki ve uluslararası ilişkilerde vicdan o kadar devreden çıkıyor ki doğruyu söylemek için meczup olmak gerekiyor. Öyle bir vakte erişeceksiniz ki, dinden-hakikatten bahsetmek deliliğe benzeyecek.”

Kitaba uygun yaşamanın adı: Don Quijote’luk

Mustafa Özel, Don Quijote’u kitaba uygun yaşamanın simgesi olarak tavsif ediyor. İlkeleri olmak ve damıtılmış marifet-hikmetin sembolüdür o. Kendisine valilik vaat edilmiş fakat her gittikleri yerde dayak yemeleri sebebiyle arada bir isyan eden Sancho karakterine bu kitaba uygunluk prensibi doğrultusunda cevaplar verir kahramanımız. Sancho ikinci plandadır ama hocanın deyişiyle rasyonel bir tiptir: “Mesela Sancho, valilik teklifinin geçerliliğinin devamıyla birlikte kendisine sabit bir ücret bağlamasını rica ediyor Don Quijote’tan. Kahramanımız buna sinirleniyor, ‘canın sağolsun’ diyor, ‘istediğini vereyim ama bana kitapta yerini göster bunun!’

Mark Twain’in “Tom Sawyer”ı da çocuk Don Quijote. Çocuğun yüksek bir ideali vardır: Hapsedilmiş bir zenciyi kurtarmak. Daha bilimsel hayal kuran biridir; “Marx gibi.” En iyi arkadaşı Huckleberry Finn ise daha sağduyulu bir karakter olarak resmedilmiştir. Tom’a, gece yarısı gidip kilidi kırarak adamı kurtarmayı teklif eder fakat kahramanımız şaşkınlıkla “kitaplarda böyle yazmıyor” diyecektir; “önce içeriye ip göndermeliyiz çünkü kitapta böyle.” Bunda bir komik hava olduğunu itiraf ediyor Mustafa hoca; ancak işin aslı hiç de komik değil, diye de ekliyor. Nitekim ipi içeriye göndermenin yolunu, onu bir kekin içine gizlemekte bulurlar. Ancak yine kitaplarda olduğuna göre içerideki kişi ipi sarkıtmalıdır. Sarkıtacak yer olmadığı için de yerin altını kazmaya karar verirler. Yani o kişinin kurtarılması için yegâne yol, bir ipin sarkıtılmasıdır ve başka yol veya çözüm yoktur: “Don Quijote’luk, kitaba göre yaşamak ve hikmete göre davranmanın sembolüdür.” Bu minvalde Dostoyevski’nin “Budala”sı da acı çeken, hüzünlü bir Don Quijote ve Henry Fielding’in “Joseph Andrews”, “Tom Jones” gibi küçük birer Don Quijote olan eserlerini de zikretmek lazım.

Hocaya göre “Don Quijote”un ikinci cildi -ki ilk ciltten on yıl sonra basılmış- ilk ciltten daha müthiş. İlk ciltte verilen yeni dünyada idealizme yer olmadığı mesajı, ikincide genişletilerek açıklanmış: “Tamam, bu yeni dünya şövalyelik ruhlarına uygun değil ama aynı zamanda berbat bir yer. Yani hem bu yeni olanı kavramak hem de matah bir şey olmadığını bilmek gerekiyor. ‘Don Quijote’ta çözüm yok, çözümün ne kadar zor olduğunu göstermek var.”

Modernite babaların ve babalığın canına okumuştur

İkinci mühim roman “Robinson Crusoe”. Kendisinden sonra yazılmış Batı romanlarının hemen hemen tamamında tema olarak var olan bir eser olduğunu söylüyor hoca bunun. Batı romanının tarihsel serüveni içinde Defoe’nin kitabının mevkisini görmek açısından Mustafa Özel’in üç devirde genel olarak çözümlediği şema şu: “20. yüzyıla kadar Batı romanının kahramanları dünyaya açılırlar, serüvencidirler. 19. yüzyılda ülkeye açılırlar zira sanayi toplumuna girilmiştir. Mesela Balzac’ın nerdeyse bütün kahramanları taşradan gelip Paris’te Napoleon olmaya çalışırlar. Fakat 20. yüzyılda dar alana girilir; bir odada bunalım geçirenlerin romanları yazılır.” (Belki burada Peyami Safa’yı da zikretmek lazım.)

Robinson’un babası, ona iyi bir hayat sürebilmek için toplumun ne tepesi ne de dibinde olmamak gerektiğini telkin ederse de içindeki serüvenci ruhun söz dinlemediği kahramanımız, denize açılır. Burada evleviyetle görülmesi gereken, baba hâkimiyetinden kurtuluş. Mustafa Hoca, daha geniş pencereye davet ediyor babaları: “Bu dört yüz yıllık romansal tarihi, bir toplumun baba egemenliğinden kurtuluşu olarak da okuyabiliriz. Bir uca ‘Robinson Crusoe’u alalım, diğer uca ‘Kalpazanlar’ı.” Andre Gide’in eserinde (400 sayfa) kalpazanlığın 200’den sonra ve yirmi sayfa süren bir yer tuttuğunu ifade ettikten sonra Mustafa Hoca ekledi: “Demek ki bu adam kalpazanlığı değil de başka bir şeyi anlatmak istiyor.” Zira sahte bir babanın keşfiyle başlayan kitapta roman boyunca düzgün bir baba tipolojisiyle karşılaşmadığımızı ifade ediyor hoca. Modernitenin başlangıcından itibaren gelen baba egemenliğinden kurtuluşun Gide’in eserinde zirveye ulaştığını anlatıp devamla “üç babanın ağırlığından kurtuluş” dediği babaları sıralıyor: “Göklerdeki baba, hükümdar baba ve fiziksel baba.” Bugünkü toplumlar artık babasız toplumlardır ve babalığın canına okunmuştur.

Tıpkı paranın çoğaldığı zaman değerden düşmesi (enflasyon) gibi sözün de böyle bir kaderi olduğunu söylermiş Andre Gide. Romanın bitişinde “ne kadar çok kelime var” demiş yazar, “o kadar çok gürültü var ki tanrının kelimelerini işitemiyoruz.”

Tatminsiz bir adam olan Robinson Crusoe, yaptığı işlerdeki kazançlardan asla mutmain olmayışıyla aslında kapitalizmin tipik bir mümessilidir de. Ondan önceki bütün ideolojilerden kapitalizmin farkı, doyumsuzluğu rehber edinmesi. İnsanlar tarih boyunca hiçbir dönemde, topyekün ve sonsuzca arzularının peşinden koşmamışlar: “Daha doğrusu, sonsuz arzunun tatmin edilmesi sistemin mantığı hâline gelmemiştir.”

Kazançlarıyla doymayan ve fazlasını arayan Crusoe, nihayet denizde yakalandığı bir fırtınanın ardından düştüğü adada tabiata, tanrıya ve düşmana karşı mücadelesine başlar ve yavaş yavaş hepsini dize getirir. Sıkıntıda olduğu için tam bir inkâra yanaşmadığı tanrıyla iç diyalogunu da sürdürür kahramanımız. Bir ara yerden bitmiş nebatatı görünce ‘tanrı bunu bana verdi’ der ve biraz düşündükten sonra ‘ben torbamı silkelemiştim, onun içindeki buğdaylar buraya düştü, bunun tanrıyla alakası yok’ diye düzeltir söylediğini: “Biraz palazlandığını, yettiğini hissettikçe tanrıya ihtiyacı olmadığını düşünmeye başlıyor.”

19. yüzyılın en büyüğü: Balzac

19. yüzyılda Balzac ve Zola’nın da katiyetle zikredilmeleri lazım Mustafa Hocaya göre. Balzac edebî bakımdan çok daha büyükken Zola’da ise toplumbilim açısından durulması gerekli. Cemil Meriç’ten Balzac’ı dinledikleri yıllarda o, 19. asrın bütün toplumbilimcilerini toplasanız Balzac’ın arka cebine sığmayacağını söylermiş de Mustafa Hoca, “üstad çok seviyor Balzac’ı” diye düşünürmüş, “abartılı bir söz yani.” Şimdi Balzac okuyunca anladığını söylüyor bu sözü hoca: “O kadar haklıymış ki.”

Balzac’ın çok bilinen “Goriot Baba” ve “İhtişam ve Sefalet” eserlerini geçerek Türkçe’ye henüz çevrilmemiş bir kitabını dikkatlere sunmayı tercih etti Mustafa Hoca: Muhteşem Godisar. Godisar adındaki kahraman, çok defa ortaya çıkan ama hiçbir seferde tam olarak müşterilerine garanti ve tatmin veremeyen bir borsacı. ‘Yetenek iskonto poliçesi’ adında kendisinin geliştirdiği bir sigorta modeli var. Türkiye’deymiş gibi anlattı hoca kolaylık olsun diye: “Diyelim ki İstanbul’dan çıkıyor, Gebze’de bir kahveye oturup anlatıyor millete bu poliçeyi. Onlara aylık maaşları üzerinden ömür boyu ellerine geçecek para miktarını hesaplattırıyor ve ‘başlarına bir şey gelmesi durumunda bu paranın ellerinin altından kayıp gideceğini, bir şekilde kişinin kabiliyetinin sigorta altına alınması gerektiğini’ anlatıyor onlara.” İki milyon franklık poliçe satıyor Godisar. Düzce, Bolu derken Of’a kadar gidiyor: “Aşağı yukarı Of gibi bir yere geliyor, romanı okuyunca bana hak vereceksiniz.” diyor Mustafa Hoca.

Burada Godisar projelerini anlatınca millette oluşan ortak kanı, bu işte ne gibi bir puştluk olabileceği. Köyün meczubu ise kelimelerle zihninde oyunlar oynayan bir adam. Duyduğu sesteş sözcüklerden anlamlı fakat duyduğuyla alakalı olmayan cevaplar üreten bu adam yüzünden romanın kahramanı, o köyde tutunamıyor ve kaçmaya mecbur oluyor. Balzac’ın mesajı şu: Bu borsa işleri o kadar ince hâle gelecek ve insanları yolmak için öyle ince teknikler geliştirilecek ki bunların hakkından ancak meczuplar gelecek. Vaziyetin iki yüzyıl sonra tam da bu duruma denk düştüğüne temas ediyormuşçasına “işte bu yüzden büyük romancıları okumamız gerek” diyor hoca ve bir ucundan tutup bırakmanın mümkün olmadığı bu büyük telif dünyasında zincirin nerelere vardığını ifade edercesine de ekliyor: “Tabiî, Balzac’ı iyi anlamak için Stendhal’ı okumak lazım. Balzac’ın eksik bıraktığını anlamak için Victor Hugo’yu okumak lazım. ‘Sefiller’ okunmadan toplumsal hareketliliği, devrimci psikolojiyi, insanların neyi niçin devirmek istedikleri anlayamayız.” Çünkü sohbetin başında da hocanın ifade ettiği gibi bir toplumsal olgu üzerine yapılacak araştırma, felsefî deneme ve benzeri temrinler daima monolojik. Fakat roman, kahir ekseriyetle diyaloga dayanıyor.

Emile Zola’da üzerinde durulması gereken çalışmalardan biri ise “Paris’in Karnı”. Sebze hali ve balık pazarının etrafında, devrimcilik teması ve esnafın halet-i ruhiyesi işlenerek geçen eseri Zola, toplumbilimsel-deneysel bir roman ortaya çıkarmak gayesini de dikkatten uzak tutmayarak kaleme almış ve yazabilmek için altı ay boyunca pazarda gözlem yapmış. Uzunca konusunu anlatıp tematik izahta bulunduğu bu kitap için bir mihenk taşından bahsettiği hassasiyetle sözü sürdürüyor hoca. Sözgelimi Balzac’ı okurken de bu sebepten müthiş bir zevk duyduğunu söylüyor Mustafa Hoca. Onun “Tılsımlı Deri”sini “19. asrın Gılgamış’ı” diye tarifle Gılgamış’ta olduğu gibi burada da ölümsüzlük temasının işlendiğini söylüyor.

Psikolojiyi biyolojinin yerine ikame etmek

Tılsımlı Deri”de, Batı romanının en temel birkaç tema’sından biri olan intiharı düşünen kahramanımız, hedefini gerçekleştirmek için suya atlayacağı sırada suyun çok pis olduğunu görür ve içi kaldırmayarak vazgeçer; “müthiş bir metafor” diyor Mustafa Özel. Geri dönmüş giderken bir antika dükkânında tılsımlı bir deri görür ve “ona sahip olanın her isteğinin hakikate dönüşeceğini” duyunca satın alır deriyi. Fakat her arzudan sonra deri biraz daha büzülecek ve son arzunun tahakkukundan sonra kaybolacaktır. Kahramanımız, burulup kaybolmasını istemediği bu eşsiz kaynağı laboratuara götürüp kayboluşunu engellemek isterse da kâr etmez; “bilimsel düşündüğü için böyle bir şeyin olmasına ihtimal vermiyor.”

Zola’nın “Kadınların Cenneti” de birçok açıdan önemli ve kesinlikle dikkatlice tetkikten geçirilmesi gereken bir roman. İnsanlara tüketmeyi öğretmemek durumunda üretmenin de anlamsız hâle geleceği ana düşüncesini taşıyan eser için hocanın kilit cümlesi, “insanların psikolojilerini biyolojilerinin yerine ikame etmek” oldu. Biyolojik ihtiyaçlar sınırlı ancak psikolojikler sınırsız: “Alışveriş merkezleri ve reklamcılık, insanları eğitir ve bu eğitim sürecinin ana nesnesi kadındır. Bunu anlatan birçok sosyolojik eser var elbette ama ‘Kadınların Cenneti’ni okuduğunuzda gözünüzün önünde canlanıyor olay. Son 20-30 yılda kendi ülkenizde yaşadıklarınızı görüyorsunuz.”

Zola’yı Amerika’da devam ettiren önemli iki yazardan ilki Frank Norris. “The Octopus”, “The Pit” veThe Wolf” (Ahtapot, Cehennem Kuyusu ve Kurt) adlarındaki üçlemesi henüz Türkçe’ye çevrilmemiş ve zaten üçüncü kitap olan “Kurt”un yazılmasına da Norris’in ömrü vefa etmemiş. “Ahtapot”ta Kaliforniya’da buğdayın nasıl üretildiği ve kabzımalların işin kaymağını yemelerini de gözden kaçırmayarak tahılın nasıl ektirildiğini ortaya sermiş Frank Norris. Konu buraya gelince Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni de zikretmek lazım. Hakikaten bu önemli bir kitaptır, diyor hoca “fakat ondan elli yıl önce Norris, işin kaynağını anlatıyor bu kitabında.”

İkinci kitap olan “Cehennem Kuyusu”nda ise eli hiç buğdaya değmemiş insanların Chicago borsasında buğday ticaretinden nasıl vurgunlar yaptıklarını anlatmış Norris. Üçüncüde ise buğdaydan yapılan ekmeğin Avrupa’daki tüketiciye nasıl ulaştığını anlatacakmışsa da bunu gerçekleştirememiş yazar. Zola’yı takip eden ikinci Amerikalı yazar da Theodore Dreiser ve eseri “Kızkardeşim Carrie”.

Yozlaştırıcı güç: Kâğıt para

Romanın başlangıcından bu yana yazılmış en mühim kitaplardan biri olan Goethe’nin “Faust”u üzerinde de ehemmiyetine binaen uzun uzun durdu Mustafa Hoca. İlk cildinde bireysel-psikolojik bir meseleyi ele alan “Faust”un ikinci cildini de ilki gibi “insanın şeytanla yaptığı bir mukavele” diye anlattı Özel. Bu, aynı zamanda modernliğin tarifi Goethe’in gözünde. Romanın kahramanı tıp, felsefe ve ilahiyat okumuş ancak bunlarda bir şey bulmamış, bütün okuduklarında tatmin edici olanı göremeyen, bununla birlikte yaşadığının ve hayat sürerken aldığı zevklerin birkaç saniyeden uzun sürmediğinin farkında biri.

Sürüp gidecek bir zevkin varlığını ona garanti eden şeytanla bir anlaşmaya varan kahramanımız, ‘ah bu an hiç geçmese’ dediği bir vakit olursa biletini kesebileceği yönünde bahse girer onunla. -Hocanın tam da bu noktada Dostoyevski’nin “Kumarbaz”ını ve ‘büyüklükte ancak onunla mukayese edilebilir’ dediği “Karamazov Kardeşler”i anekdot olarak düşmesi kayda değerdir.- Yaptığı mukavelenin ardından işleri hiç yolunda gitmeyen kahramanımız, sözleşmeden hayrını görmüyor: “İlk ciltte müflis bir birey, ikincide ise müflis bir sosyal sistem var.”

İkinci ciltte yine şeytanla mukavele yaparak devletin gidişatını düzelten bir hükümdar söz konusu. Enteresan ayrıntıların beslediği, fevkalade alt metinler barındıran bir şey bu. Maaşları ödenmeyen ve bu yüzden isyan hâlindeki askerlerin imdadına, hükümdara kâğıt para veren şeytan yetişiyor. “Artık öyle bir devre gelindi ki, simyacıların adi metallerden altın para yapmasına ihtiyaç yok” mesajının Goethe’nin amacı olduğunu söylüyor hoca ve ayrıntıda gizli modern tavrı faş ediyor: “Para alan askerlerin eşleri ilk iş olarak alışveriş merkezlerine akın ederler. Bu eserin yazılması Zola’dan takriben yarım asır önce. Bu, kâğıt paranın bir toplumda iktidar ilişkisini nasıl dönüştürdüğü ve ne tür yozlaşmalara yol açtığına iyi bir örnek.”

Bizde 1850’lerde başlayan roman macerası, modern olana yakın ilk kıvamını Halit Ziya’yla bulmuş. Ondan önce bir yazı makinesi çalışkanlığıyla eser veren Ahmet Mithat Efendi, edebiyatımızda birçok başlığın hazırlayıcısı mevkisinde. Sözgelimi “Müşahedat”ının, Thomas Mann’ın “Modern Ruhlar”ı ve Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları” kitaplarının hazırlayıcısı olduğunu ifade ediyor Mustafa Özel. Ahmet Mithat’ta hocanın dikkat çektiği eser, şimdiye kadar duymadığımız bir başlık taşıyor: “Altın Âşıkları”.

Bir Fransız tefeciyi anlatan eser Paris’te geçiyor. Fransız tefecilerin, toplumun belki kızdığı fakat aynı zamanda imrendiği tipler olmalarına karşın Mithat Efendi’de bu tam olarak böyle değil. Fransızlar’ın eserlerinde yüksek şahsiyetler olarak resmettikleri bu kişileri Ahmet Mithat, tabir caizse yerden yere vuruyor. Yaşı ilerleyip de evlilik için aristokrat bir ailenin kızını istediğinde geri çevriliyor, burjuvaziden de ret görüyor ve halktan da buna keza. Zenginliğine rağmen evlilik için beraberlik kurmak istediği kesimlerin her türlüsünden menfi cevap alıyor kahraman. Bir fahişeyle düşüp kalkmaya başlıyor nihayet ve ondan çocuğu oluyor. Yaşı ve hastalığının ilerlediğini görüp bu kadınla nikâh kıymayı ve servetinin de doğan çocuğa kalmasını teklif ettiğinde ondan dahi olumsuz cevap alıyor: “Bir tefecinin soyadını taşımaktansa… Ahmet Mithat’ın zihnindeki Fransız tefecisi bu. Ne kadar farklı bir sosyal tahayyül, düşünebiliyor musunuz?”

Joseph Conrad’in “Karanlığın Yüreği” nam eseri, hocanın “aslında sizin benim gibi kanlı canlı bir insan” dediği sömürgecilerin tabiatına yapılmış eşsiz bir keşif yolculuğu. Birey olarak sömürgecinin keşfi. Hastaysa bu sömürgeci adam nasıl bir hasta, bunu izah ediyor.

Mustafa Özel’in konferansı iki saat sürdü; ancak başlangıçta söylediği, konuşmanın on beş roman üzerinden kuracağı iskeletinin iki saat nihayetinde henüz beşini bile sıralayamamıştı. Bana kalsa hocayı sabaha kadar dinleyecek merak ve şevke çoktan erişmiştim ancak elbette bana kalmadı. Bu beş roman etrafında hoca sağdan soldan birçok eser adı da zikretti. Yeniden okumak için bir kere daha düşünmemeniz gereken ve çoğu bâlâda mezkûr bu eserlerin adlarını aşağıya topluca alıyorum.

Emile Zola: Kadınların Cenneti, Paris'in Karnı, Para. Cervantes: Don Quijote. Alphonse Daudet: Tarasconlu Tartarin, Değirmenimden Mektuplar. George Eliot: Silas Marner. Mark Twain: Tom Sawyer. Dostoyevski: Budala, Kumarbaz, Karamazov Kardeşler. Joseph Conrad: Karanlığın Yüreği. Daniel Defoe: Robinson Crusoe. Andre Gide: Kalpazanlar. Henry Fielding: Joseph Andrews, Tom Jones. Balzac: Goriot Baba, İhtişam ve Sefalet, Muhteşem Godisar, Tılsımlı Deri, Köy Hekimi. Victor Hugo: Sefiller. Frank Norris: Ahtapot, Cehennem Kuyusu, Kurt. Steinbeck: Gazap Üzümleri. Theodore Dreiser: Kızkardeşim Carrie. Goethe: Faust. Ahmet Mithat Efendi: Müşahedat, Altın Âşıkları. Thomas Mann: Modern Ruhlar. Orhan Pamuk: Cevdet Bey ve Oğulları. Charles Dickens: Martin Chuzzlewit, Zor Zamanlar. Gogol: Ölü Canlar. Halid Ziya: Ferdi ve Şürekâsı, Mai ve Siyah. Yakup Kadri: Kiralık Konak. Kemal Tahir: Yorgun Savaşçı, Kurt Kanunu, Yol Ayrımı, Bozkırdaki Çekirdek.

Sadullah Yıldız, romanları daha ciddi ve çok okumayı teklif ediyor

Yayın Tarihi: 13 Ekim 2014 Pazartesi 14:38 Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2019, 16:53
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdülkadir Kemali
Abdülkadir Kemali - 7 yıl Önce

Sadullah bey emeklerinize sağlık. Mustafa Özel hoca senelerdir süren roman okumalarını çok güzel bir sohbet konusu yaptı. Ayda bir olsa yeridir. Zeyrek salonunu dolduran ve soruldukça okumadığı ortayan çıkan kalabalık (yani bizler) romana, edebiyata ne kadar da susamışız, güncel siyasi fuzuli tartışmalar bizi yormuş. Ödevlerimize iyi çalışalım. Tez elden bir metne baaşlayalım.

banner26