banner17

Diyarbakırlı ya yazar ya şair

Bedri Mermutlu Giritli Sırrı Paşa'nın Diyarbakırlılar için böyle söylediğini aktardı. Diyarbakırlılar hep şair yazar mı?

Diyarbakırlı ya yazar ya şair

Bir vefadır yaşamak

Vefanın sadece İstanbul’da bir semt adı olduğunu söyleyen şairimiz kendince belki haklı ama şükrolsun ki sohbeti ve vefayı bilen kadîm bir medeniyetin çocukları olarak bizler, vefa nedir biliriz ve biiznillah vefanın hakkını da veririz.

TYB Bursa ŞubesiTYB Bursa Şubesi, organize ettiği sohbetler, seminerler ve konferanslarla sadece bir kuşağın inşasında yer almakla kalmıyor, insanı insan yapan aslî değerleri hayata aktararak sözün aslında yaşanası bir eylem olduğunu da yaşayarak örnekliyor. Öyle ya, kalem yazmak; söz ve sohbet ise yaşanmak için vardır ve bizler de, Nazif Gürdoğan’ın dediği gibi, “Sohbet Medeniyeti” çocuklarıyız. Elbette sohbetlerden vefa nedir öğrenmişizdir ve elbette hakkını vermek gerekir sohbetin.

“Bir Vefadır Yaşamak”, insana ve kültüre dair güzel şeyler yapan güzel insanların, henüz hayattayken hatırlanmaları gerektiğini öğreten bir etkinlik.

Neden Bedri Mermutlu?

Bir Vefadır Yaşamak’ın bu haftaki vefa gösterileni, Yard. Doç. Dr. Bedri Mermutlu idi. Yakınen tanıyanlar bilir ki Bedri Mermutlu, onu tanıyanlar tarafından “ Ah, neden daha önce tanımadım onu; ah, neden daha çok yararlanmadım ondan?!” denilen bir şahsiyettir. İlgi alanı ve bilgi birikimi, branşı olan sosyolojiden musikiye, edebiyattan tarihe kadar geniş bir yelpazededir.

Bedri Mermutlu
(+)

Bedri Mermutlu, ani bir kararla emekli oldu. TYB Bursa Şubesi de, Bedri Mermutlu’nun Bursa kültürüne yaptığı katkıları vesile bilip bir hasbihal organize etti. Seyyid Usul Kültür Merkezinde kalabalık bir dost meclisinde yapılan hasbihalden bazı notlar aldım.

Çocukluktan bir kesit ya da bir zamanlar Güneydoğu…

Diyarbakır doğumlu olan Bedri Mermutlu, çocukluğunu yaşadığı yılların Diyarbakır’ını ve çocukluğunda beslendiği kaynakları şöyle anlattı:

“Diyarbakır, İslam şehirleri arasında müstesna yeri olan bir şehir. 1400 yıllık bir Müslüman şehir. Şu an çağrıştırdıkları ile değerlendirmek yanlış olur. Bağdat gibi o da huzursuz bir dönem yaşıyor ne yazık ki. Diyarbakır, 1970’li yıllara kadar özgün yapısını, ve ilişki biçimlerini sürdürmüş kadim bir şehirdir; birçok medeniyet görmüştür.

Şehirlerin insanı karşılamaları farklı farklıdır. Bursa insanı sıcak karşılar ama Diyarbakır insanı çarparak karşılar. Diyarbakır, birçok medeniyetin izlerini taşıyan bir şehirdir.”

23426
(+)

“Diyarbakır'da valilik yapmış olan meşhur Giritli Sırrı Paşa, Diyarbakır için şunu söyler: Diyarbakır’da hiç tanımadığınız birini parmağınızla gösterin, o ya yazar, ya da şairdir.” Bu doğrudur. Bunu ben bizzat gördüm.

Farklı bir kozmopolit şehir: Diyarbakır

Diyarbakır kozmopolit bir şehirdir ama bu kozmopolitlik farklıdır. Orayı kozmopolit kılan şey, köyden kente göç edenler değildir. Oraya dünyanın her yerinden gelenler vardır ve her gelen de kültürüyle geldiği için, Diyarbakır bir kültürler şehridir.”

“Diyarbakır’da Acemoğlu Kahvehanesi ve Afganlı Kahvehanesi vardı. Burada, çok üst düzeyde sohbetler yapılırdı.”

“Farsça Hocam, ‘1940 yılına kadar Ulu Caminin ön safında yer alanların hepsi müftülük yapacak bilgiye sahipti.’ demişti. Halkı son derece kibar, görgülü ve bilgili insanlardı; bizim bildiğimiz anlamda formel eğitim almış kişiler değildi. Toplumun içinde ve sohbetlerde yetişmiş kişilerdi.”

23427
(+)

Hocaları, modelleri…

“Babam, benim modelim olan kişiydi. Evimize misafir gelmediği gün, ‘Acaba bugün ne günah işledim?’ diye kendini muhasebeye çekerdi. Cemil Meriç’in dediği gibi, ‘Bütün kültürlerin ideali olan insan’dı.”

“Hocam Molla Zahid’in kardeşi Molla Abdulfettah’ın Arapça, Farsça ve Kürtçe dillerinde yazılmış üç ayrı divanı vardı. Ve Molla Abdulfettah,bizim bildiğimiz anlamda eğitim almış biri değildi.”

“Üçüncü kardeş olan Molla Abdurrahman’ın ise Kamusü’l-Alam ezberindeydi.”

Etnik grupların ilişkileri nasıldı?

“Diyarbakır’da bir sürü etnisite vardı: Süryani, Kürt, Arap, Afgan vs… Ama onlar farklılığı zenginliğe dönüştürmeyi başarmışlardı. Kendi aralarında konuşurlarken, gelen birisi olursa, gelen kişinin diline göre konuşurlardı. Bir dilden diğer bir dile rahatça geçerlerdi. O zaman bu farklılıklar latife konusu olurdu ancak.”

Kürt sorunu…

Necip Fazıl Kısakürek
Necip Fazıl Kısakürek

“Kendimi birçok bakımdan şanslı görüyorum: Diyarbakır’da doğup büyüdüm, orayı içerden tanıyorum. Daha 1970’li yıllarda siyasiler ağır sanayi hamlesi vb şeylerden bahsederken ben Kürt meselesini çözmek gerek diyordum. Halk arasında bir problem söz konusu değildi ama siyasi ve ideolojik olarak saatli bir bomba gibi beklemedeydi bu mesele. Bunu görebiliyordum."

Üniversite yılları, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç

“Üniversitede Sosyolojide Cahit Tanyol, Oya Baydar, Muzaffer Sencer hocalarımızdı ve bunlar Marksist doğrultuda sosyoloji öğretimi veriyorlardı. İlk yıl öğrenci olayları tehlikeli boyutlara tırmanmıştı. 12 Mart müdahalesinden sonra bunlar durdu ve üniversiteyi rahat bir ortamda okuduk.”

İstanbul’a ilk gittiğimiz zaman Sezai Karakoç ve Necip Fazıl’ı ziyaret ettik. Onlardan çok yararlandık. Sezai Karakoç dengeli biri olduğu için bizim aşırı uçlara kaymamızı engellemiştir.

Kültürel faaliyetlere devam ettik. Ama o zaman bu kadar çok faaliyet yoktu. Haftada bir veya iki kez olurdu ve bunlara tüm İstanbul katılırdı. Tüm İstanbul dediğim, hepi topu 100-150 kişi olurduk.

Diğer bir kültür adamı da, Mahir İz’di. Mahir İz, M.Akif’in yakın dostuydu. Bir derya ve sohbet ehli biriydi. Onun sohbetlerine de devam ettik. Hocam Ümit Meriç dolayısıyla tanıdığımız Cemil Meriç de evindeki sohbetlere devam edip yararlandığım kişilerdendi."

Susarak konuşan adam…

 Bursa’nın kültür adamlarından olan Cahit Çollak, Bedri Mermutlu genelde neden suskun diye sorduğunda aldığı cevap şuydu: “Dostoyevski, bir insanın istinad edebileceği en büyük güç, baba evindeki hatıralardır.” der. Ben de baba evinden bahsedeyim biraz.

Evimizde haftada dört gece sohbet olurdu. O toplantılarda bulunan kişiler, benim yanlarında konuşamayacağım kişilerdi. Biz orda sadece dinlemeyi öğrendik ve ben dinleyerek çok şey kazandım. O dinleyişler, konuşmadan dinleyişler, insanda bir muhasebeye sebep oluyordu. Konuşulanları analiz ediyorduk. Bu dinleme alışkanlığı bende hâlâ devam etmektedir. İnsan sadece sesle konuşmaz, yazarak da konuşur. Ben de daha çok yazarak konuşuyorum.”

"Bakkal Salih amca vardı. Elinde terazi vardı ve ezberinde binlerce beyit vardı.. Fuzuli, Şeyhi, Şeyh Galipten bir sürü gazel bilirdi. O sohbet meclislerindeki insanlar, Eşrefoğlu, Kuddusi, İsmail Hakkı Bursevi dahil, birçok şairin beyitlerini ezbere bilirdi.
Bir gün bir şair büyüğümüzle “hilaf” kelimesinin hayatımızdan çıkması üzerine uzun uzun konuştuk. Oysa hilaf, türkülerimize kadar girmiş güzel bir kelimeydi. O kelimelerle beraber bir kültür, bir ahlak, bir dünya görüşü de gitti aslında. O kültüre tekrar kavuşmak için eski edebiyata dönmemiz gerekiyor. Edepli olmak için de eski edebiyata dönmemiz gerekiyor. Bunun için gerekiyorsa Arapça ve Farsçayı öğrenmemiz lazım. Bu dilleri Türkçe için, kaybetttiğimiz Türkçeyi hiç olmasa anlayabilmek için öğrenmeliyiz. Bu olmadan edebiyatımız da, kültürümüz de, kaybettiğimiz insanımız da geri gelmez."

Dil bitiyor artık. 1930 yılında bir genç, Şeyhi’nin divanını okusa anlardı. Düşünün ki aradan 600 sene geçmişti ve o genç anlıyordu. Ne oldu da biz anlamaz olduk?

"1933 yılındaki gazetelerde haber olarak var: Arapça ve Farsça kelimeler taranıp dilden çıkarılarak bu kelimeler okullardaki hocalara gönderilip yerine yeni kelime türetmeleri istenmiş. Dilimizden Arapça-Farsça kelimeler ve bu kelimelerle oluşmuş olan bir dünya çıkarılmıştır. Milletimiz tarihsiz ve başka kültürlerle temasa girmemiş bir kabile derekesine indirilmek istenmiştir. O dünya o kelimelerden yapılmıştı. O dünyayı bulmak için o kelimeleri öğrenmeliyiz. Dilimizi budadık, budadık yok ettik. Her nesilde dil yeniden tasfiye ediliyor.”

23428
(+)

 

Bir zihniyete dair…

Müdür yardımcısı olarak çalıştığım okulun müdürüne, yaklaşık 10.000 kitabı bulunan zengin kütüphanemizin kapısındaki kilidi kaldırıp hizmete sunalım dediğimde, şöyle söyledi: “Bu kapı kapalı kaldığında müfettiş bana sadece bu kapı neden kapalı diye tek soru sorar. Kapıyı açarsam en az on soru sorar, ben de bu sorularla uğraşmak istemiyorum.”

Hasbihal sonrasında, gecenin anısı olarak Bedri Mermutlu’nun bir kitabı katılımcılara hediye edildi.

Fikri Özçelikçi haber verdi

Güncelleme Tarihi: 20 Ocak 2011, 14:02
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
mehmet gönenç
mehmet gönenç - 8 yıl Önce

bu geceye iyi ki katılmışım...hakkında hiçbirşey bilmediğim harika bir insanı tanıdım...hasbihal o kadar güzeldi ki...bir daha olsa yine sabahlarız vesselam

banner8

banner19

banner20