Dili tutabilmek mertliğin ta kendisidir

Genç Birikim dergisi/Medeniyet Vakfı Ankara Şubesi’nin iftarında M. Beşir Eryarsoy Hoca da bir konuşma yaptı. Fatih Pala sohbetten notlarını aktarıyor.

Dili tutabilmek mertliğin ta kendisidir

3 Temmuz Cuma günü, Genç Birikim dergisi/Medeniyet Vakfı Ankara Şubesi’nin ve bilhassa da Ali Kaçar ağabeyin iftar davetlisi olarak Ankara’daydım. Ramazan’ın gündüzlerinde otobüsle seyahat de hayli güç geliyor oruçlu olunca. Şoför, hostes, muavin ve yolcuların yaklaşık yüzde sekseni oruçlu olmayınca ve onlarla aynı ortamda bulunmak zorunda kalınca… Tutmuyor olabilir insan, lakin göze batırırcasına da sigaralara, sulara yol verilmez ki ama değil mi? Uzun lafın gayet kısası, beş saatlik yorucu bir seferden sonra Ankara otogarında idim Allahım’ın izniyle. Otobüsten inince hezimetin boyutu daha büyük bir hal alıyorken, ben görmemeye gayret edip şehir içi servis araçlarına doğru yol aldım.

Ankara’da oluşuma sebep olan iftar daveti bahane, ben asıl iftar sonrası M. Beşir Eryarsoy Hoca’nın sohbetini dinlemenin ve sohbet sonrası da Kocatepe Kitap Fuarı’na katılmanın derdinde ve heyecanındaydım. Kardeşlerin iftariyelik ikramlarından sonra kıldığımız güzel akşam namazının akabinde, sırada Beşir Hoca’yı dinlemek vardı. Kısa günün kârı olarak dikkatlerimi toparlayıp kulak kesildim sohbete tüm yorgunluğuma ve uykusuzluğuma rağmen; zira gece boyu uyumamıştım. Hiçbir yorgunluk ve uykusuzluk, bir ilim adamını dinlemeye ve ondan istifade etmeye mani olamazdı, olamadı da hamd olsun.

Öyle bir amel söyle ki...”

Beşir Hoca, sohbetine güzel dua ve temennilerle başlamıştı. Sohbetini, başından sonuna değin Rasulullah efendimizin bir hadisiyle temellendirdi. Hicri 9. yılda, Tebük seferi sonrasında söylendiği rivayet edilen bir hadistir bu. Muaz bin Cebel radıyallahu anh’tır hadisin doğmasına vesilen olan sahabe. O vakit 8-10 yaşlarında olduğunu ifade etti Beşir Hoca Muaz bin Cebel’in. Bu taze yaşlarda nasıl bir soru sorulacağını ve karşılığında cevap olarak nelerin geleceğini hayretle dinliyorduk Beşir Hoca’dan.

Muaz radıyallahu anh, Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek “Bana öyle bir ameli söyle ki, beni cennete soksun ve cehennemden de uzaklaştırsın.” der. Öyle bir sorudur ki bu, esasen bütün Müslümanların gayesi vardır bu sorunun içeriğinde: Cennete girmek ve cehennemden uzak durmak… Efendimizin cevabını sohbet tarzında sunarak açıklamaya koyuldu Beşir Hoca. Çok büyük bir soru sorduğunu söylemiş Efendimiz genç Muaz’a. Ama bununla birlikte, Allah’ın kolaylaştırdığı kimseler için bu yolun kolay olduğunu bildirmiş ona.

İlkin Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan kulluk etmesini; yani malı, mevkiyi, makamı, kadını, yalancı ilahları, sistemleri, düzenleri, kurumları, insanları, liderleri, imparatorlukları vs. ona eş tanımadan kulluk vazifesini yerine getirmesini ister Muaz’dan. Sonra, namazı ayakta tutmasını, namazla ayakta kalmasını, namazla dik durmasını söyler. Beşir Hoca, namaz ayakta durursa dinin de ayakta duracağının, namaza dikkat edenin diğer amellere daha çok dikkat edeceğinin altını çizdi burada. Namazın, diğer ibadetleri de kolaylaştırdığının, mesela sabrı ve dinimizin diğer sembolü olan ibadetleri, mesela küffara karşı direncimizi sağlayanın namaz olduğunun ve Rasulullah efendimizin bir derde ve sıkıntıya düştüğünde hemen namaza koştuğunun, ona sarıldığının vurgusunu yaptı. Üçüncü olarak Efendimiz, Muaz’ın dikkatini zekât vermesi gerektiği konusuna çeker. Beşir Hoca, malın Allah’ın olduğunu, ancak o malın, insanın eline geçince bu gerçeğin unutulduğunu kaydetti. Zekâtın müminlere kazandırdığı en büyük erdemin tevhidi yani inancı sağlamlaştırmak olduğuna, zekâtın, verilen kişiden ziyade veren kişiye fayda sağladığına, çünkü malı gerçek yerine ve gerçek muhatabına ulaştırmakla Allah’ın emrine amade olunduğuna işaret etti.

Daha sonra Allahımız’ın Rasulü biricik rehberimiz, Ramazan orucunu tutacaksın, deyiverir kendini can kulağıyla dinleyen Muaz’a. Beşir Hoca, orucun hem cesedi hem de ruhu temizlediğini söyledikten sonra şunlara da parmak bastı: “Oruç, bizim tatilimizdir, seyahatimizdir. Rasulullah, bu ümmetin seyahati oruçtur, diye buyuruyor. Ruhumuz, bedenimizin ağırlığından alabildiğine uzaklaşır oruçla. Oruçlarımızdır şeytanları zincirlere vuran. Çünkü azdıran tokluk, oruçla birlikte olmaz, orucun olduğu yerde bulunmaz.” Ve Muaz’a beşinci cevap, Beytullah’ı haccetmesi şeklinde gelir Efendimizden. Beş şıkta Muaz’ın sorusunu cevaplayan Efendimiz, bunların dışında diğer hayır kapılarını da göstereyim mi, diye bir soru yöneltir ona. “Evet yâ Rasulallah” diyen Muaz’a, “Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları yok eder.” cevabını verir Efendimiz. Nafilelerin de bu cenahtan olduğunu söyleyen Beşir Hoca, günahların ateş, nafile ibadetlerin de onları söndürüp yok edici güce sahip olan su benzetmesinde bulundu. Kişinin, gecenin bir vaktinde kalkıp da kıldığı namaz, işte böyledir, işte böyle söndürüp yok edendir günah kirlerini.

Dili tutabilmek, mertliğin ta kendisidir

Beşir Hoca, “Ben, sana işin başının, ana direğinin ne olduğunu söyleyeyim mi ey Muaz?” diye buyuran Efendimiz’in, zirvenin Cihad olduğunu söylediğini bildirdi. Daha sonra Beşir Hoca, cihad mevzusunu biraz açtı ve devlet olmayı, devlet başkanının olmasını cihad için olmazsa olmaz şart olarak kabul ettiğine dikkat çekti. Bunlar gerçekleşmeden yapılan şeyin cihad olmayacağının üzerinde özellikle durdu ve şu an dünya ölçeğinde yaşanan sıkıntıların kaynağının bundan başkası olmadığını zihinlerimize kazıdı bir anlamda.

En son olarak Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem, bütün bu saydıklarının sağlamasını, dilini tutmakla başaracağını belletmeye çalışır yiğit Muaz radıyallahu anh’a. İnsanları, cehenneme dökülürcesine yuvarlatanın dillerinden başkası olmadığını öğretir ona. Dilini tutma konusunda Beşir Hoca meseleyi şu sözleriyle toparladı: “Ne kadar ilginç değil mi, başka bir şey değil de dilimizi tutmak! Garip gelmiyor mu size de? Evet, dili tutabilmek, mertliğin ta kendisidir. Dili tutabilmek, İslam’ı doğru ve sağlıklı bilmeyi gerekli kılar. Dilimize hâkim olmayı bilelim. Allah’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sussun. Dilimizi tutabilirsek cennet bize kolaylaşır ve cehennem de alabildiğine uzaklaşır bizden.” Ve sevgili Beşir Eryarsoy Hoca, sözünü “Rabbimiz! Cenneti bize kolaylaştır ve cehennemi de bizden uzaklaştır.” duasıyla noktaladı.

Böyle güzel bir Ramazan sohbetinden sonra Harun Arpacı kardeşimin mihmandarlığıyla Kocatepe Kitap Fuarı’na ulaştık henüz kapanmadan. Saatin ilerlemesinden olsa gerek ki pek insan kalabalığı yoktu. Hızlıca yayınevlerini kolaçan ederken Pınar Yayınları’na uğrayıp Erzurum’da görev yapan araştırma görevlisi Kayserili genç kardeşimiz Abdulvahid Sipahioğlu’nun doktora tezi olarak hazırladığı Vahiy ve Muhasara isimli yeni çıkan kitabını aldım. Sonra hızımızı kesmeden fuar alanını adımlarken sahipliğini Fatih Köçer’in yaptığı Ankara’nın çiçeği burnunda yayınevi İ’tisam’a geldik. Selamımızı verip hal hatır seansından ve tabi bir bardak çay içme hakkımızı kullandıktan sonra, buradan da kendi yayınları olan Alaeddin Palevî’nin İstismar Edilen 40 Ayet ve Yılmaz Cengiz’in Bir Mücahid ve Bir Mücahide kitaplarını heybemize ekledik.

2015’in bir güzel Ramazan gününde başkentte böyle geçti vakitlerimiz. Her ne kadar İstanbul’a yolumuzu düşürememiş olsak da ve buna hayli üzülsek de, Ankara’da da iyi şeylerin olması, yüreğimizin tenhalarına silinmez tatlı bir iz bırakmış oldu. Rabbimiz, nice kıymetli insanlarla nice kıymetli Ramazanlara ulaştırsın bizleri. Âmin…

 

Fatih Pala haber verdi

Güncelleme Tarihi: 08 Temmuz 2015, 12:25
YORUM EKLE

banner19