Demek bitmedi Kerbela, Hama Kerbelası dehrin

Mavera Dergisi’nin 1982 yılında Hafız Esed tarafından işlenen katliam için hazırladığı Hama özel sayısında neler vardı?

Demek bitmedi Kerbela, Hama Kerbelası dehrin

 

1982 yılında Hama’da çok çetin bir katliam işlendi. Adeta oğlu Beşar’a bir katliamın nasıl işleneceğini öğretircesine on binlerce kişinin canına kıydı Hafız Esed. Tarih tanımadı, cami demedi; her şeyi yerle bir etti Şubat’ın 2’sinde Hama’da, bundan tam 31 yıl evvel.

Mavera dergisi Hama özel sayısı
(+)

O dönem Mavera Dergisi Hama’da yaşananlar için neler yazmış merak ettik, araştırdık (Beyazıt Kütüphanesi, Taksim Atatürk Kitaplığı ve sağolsun Ali Haydar Haksal’ın arşivinden yararlandık- E.E.) ve istedik ki Mavera ekibinin 1980’li yıllarda şu an Suriye’de işlenen katliamdan hiçbir farklı olmayan Hama’da yaşananlara yazdıklarıyla o günlere bir daha göz atalım. Aslında 1982 yılında çıkarılan bazı sayılarda Cahit Zarifoğlu’na ait bir şiiri, Zarifoğlu’nun Ahmet Polat’la konuya dair yaptığı söyleşiyi ve diğer bazı yazıları taradık. Fakat Hama için ayrılan bölümün daha yoğun olduğu ve konunun daha derli toplu işlendiği 75. sayıyı göz önünde bulundurduk. Yoksa, Hama: Sımsıcak başlıklı şiirindeki, Zarifoğlu’nun şu dizelerini nasıl es geçebiliriz: “…Ak durmadan ak/ Yetmiş bin kola ayrıl beş kıt’a ak// Sarıklar kan oldu/ Ak sakal kan oldu// Demek bitmedi Kerbela/ Hama Kerbelası dehrin”

‘Caminin tam üstündesin şu an’

Katliamın birinci yıl dönümü olan 1983’ün Şubat’ında çıkarılan 75. sayıda Hama olaylarını anma bölümü isimli bir kısım var dergide. Ahmet Sağlam, yazmış olduğu Bir Katliamın Yıl Dönümü başlıklı yazısında basın organlarının Suriye devlet yetkililerinin resmî beyanlarının ötesine geçememesinden şikâyet ediyor ve 30 bin kadar insanın öldürülmüş olabileceğinden bahsediyor Hama’da. Sağlam, gazetelerden bilgi almanın zor olduğunu belirttiği yazısında “niçin Hama” diyor ve bu soruya cevap vermeye çalışıyor.

Hazreti Ömer devrinde fethedilen Hama, yıllarca İslâm’a beşiklik etmiş bir şehir. Ayrıca Asi nehri ile beslenen Hama, aslî özelliklerinden taviz vermeyen bir şehir, Ahmet Sağlam’ın anlattığına göre. Hama halkının Türkiye’den Hacc’a gidenlere evlerini açtığını hatırlatan Sağlam, Mavera’nın 74. sayısında çevirisi yayınlanan The Guardian yazarı David Hirst’in Hama’nın “Orta Yerinde Bir Çukur” başlıklı yazısından alıntı yapıyor: “Caminin nerede olduğunu sorduğum yaşlı adam, sesinde yılgınlık dolu bir tonla ‘Şimdi tam üstünde duruyorsun’ dedi.”

Mavera dergisi Hama özel sayısı
(+)

Ahmet Sağlam’ın yazısından sonra Hama’dan Önce başlıklı yazıyı görüyoruz, Fehmi Koru’ya ait. 1979’da Suriye’de olduğunu söyleyen Koru, ortalığın o zamanlarda devrim ateşiyle kavrulduğunu belirtiyor. Ekim 1979’da Suriye’den ayrıldığı sırada kendisinde oluşan kanaatin Hafız Esed’in gideceği yönünde olduğunu ifade ediyor ve ekliyor: “Ama aradan geçen 3 uzun yıl Suriye’de bir İslâmî rejimin işbaşına gelmesine yetmedi.” Sözlerine 1979 yılının Suriye’deki İslâmî hareket adına zirve noktası olduğunu söyleyerek devam eden Fehmi Koru, Esed’in yürürlüğe koyduğu sosyalist çizgideki sapmanın da ‘sistem’i teklettiğini belirtiyor. Rejimin belli bir zümreye dayanan karakterinin zamanla devlette en küçük bir görev alabilmek için bile Esed’e akraba olmak yahut Nusayri olmakla alâkalı bir duruma dönüştüğünü söylüyor Koru ve hâliyle bunun diğer grupları rahatsız ettiğini ekliyor.

Camiler çok canlı, o ezanı susmayan camiler!

Suriye’de kaldığı uzun süre boyunca oradaki insanları çok sevdiğini belirten Fehmi Koru, karşılıksız sevgiyi, dâvanın izzetini her şeyin üstünde tutmayı, çileyi ve ızdırabı neşeyle karşılamayı onlardan öğrendiğini anlatıyor Mavera okuyucularına. İçlerinde elbette Müslüman Kardeşler’den insanların bulunduğunu söylüyor Koru ve dâvetin kim tarafından geldiğinin insanlarca önemsenmediğini hatırlatıyor. Suriye’de bulunduğu süre boyunca kendisi üzerinde camilerin canlılığının oldukça büyük bir etki yarattığını söyleyen Fehmi Koru, sabah namazıyla başlayan o canlılığı anlatarak yazısına devam ediyor: “Kısacası cami hayatın içindeydi, hayat camiyi merkeze almıştı.”Hama katliamı

İlerleyen satırlarda zamanla ‘havanın ısındığını’ öğreniyoruz: Humus’ta 12- 13 yaşlarında bir çocuğun istihbarat başkanını vurması, Hama’da bulunan ‘işkence merkezi’ndeki 2 Sovyet uzmanın öldürülmesi, Şam’da köprüden geçen Esed’in doktorunun ve akrabasının kurşun yağmuruna tutulması ve diğerleri… Bu aktarılanlarla, varlığını bildiğimiz adaletsizliğin halkın sabrını taşırdığını görüyoruz. Rejimin takındığı sert tavır ve Müslümanca giyinen herkesi içeri alıp işkencede bulunması halkta bu rahatsızlıklara sebep olmuş işte o zamanlar.

İşçi ve esnaf grevleri sokağa çıkma yasaklarını beraberinde getiriyor. Giderek sabrı taşma seviyesine gelen Hama ve Halep’te hükümet görevlilerinin bu şehirlere giremediği de Fehmi Koru’nun okuyuculara aktardığı önemli bilgilerden. 1980 yılında Suriye İslâm Devrim Konseyi, çalışma programını açıklayarak bütün vatandaşları saflarına çağırıyor. Suriyeliler Irak’tan yayına başlayan Hür Süriye’nin Sesi radyosunda Said Havva ve Ahmed Beyanuni gibi konsey üyelerini dinlemeye başlıyorlar aynı sene içerisinde.

Bunlar olurken rejim de olaylar karşısında ‘kendince tedbir’ alıyor. 1980 başlarında toplanan Baas Partisi Yedinci Kurultayı’nda bir kabuk değişikliği yapılıyor ve sonrasında hükümet de değişiyor. Fehmi Koru hükümetin değişikliğiyle beraber kitle kıyımlarının da başladığını söylüyor.

Mavera dergisi Hama özel sayısı
(+)

Herkesi öldürüyorlar

Şüphelenilen evlere giriliyor ve içeride kimler varsa öldürülüyor. Polise ateş açılan mahallelere yukarıdan bombalar atılıyor. Koru’nun dediğine göre Müslüman tutukluların bulunduğu hapishaneler basılıyor ve içerideki herkes kurşuna diziliyor. Rejim adeta herkesi yok etmeye kararlı bir şekilde saldırmaya devam ederken işin çığırından çıkması durumunda tedbir almayı unutmuyor: Yönetim kadrosu akrabalarının bulunduğu Lâzikiye kıyı kentine iyice çekilmek ve gerekirse orada bir devlet kurmak.

1980 yılı böyle geçiyor ve 1981’e de aynı ‘zulüm’le giriyor Suriye. Devam eden olaylar rejimi şu düşünceye itiyor: “Eğer olayları sona erdirmezsek kendi sonumuzu ilân etmek durumunda kalacağız.” Bu yüzden, muhaliflerin başı bir daha kaldıramayacakları bir biçimde ezilmeliydi! Bu yolla sessizce izleyenlere de gözdağı verilebilirdi. Dolayısıyla kesin darbeyi indirmek gerekiyordu.

İşte 1982 yılında Hama katliamı bu sebeplerle yapılıyor. Değerli âlimlere yuva olmuş, İslâm davası uğruna çaba harcayan birçok Müslüman’ın yeri- yurdu olan Hama’da Esed rejimi 30 binden fazla Hamalı Müslüman’ı katlediyor.

‘Herkes mahvoldu burada’

Arapça Minber Gazetesi’ne hadiselerden hemen sonra yollanan bir okuyucu mektubundan öğrendiğimiz kadarıyla 2 Şubat’ta başlayan ve 5 Mart’ta biten bu katliamda genç, ihtiyar, çocuk herkes mahvolmuş hâle geliyor. Mektubu gönderen okuyucu yemin ederek asla mübalağa etmek istemediğini, fakat olanları tümüyle anlatsa kitaplara sığdıramayacağını belirtiyor. 10 caminin tümüyle yıkıldığını, 4 kilisenin de tamamıyla yerle bir olduğunu, Hama müzesinin de tamamen yıkıldığını aktarıyor. Harp sırasında zarar görmeyen mahalleler/ evler ise harpten sonra darmadağın edilmiş. Bazı evler ise özel olarak yıktırılıyor.

Mavera dergisi Hama özel sayısı
(+)

Mavera’da, bu mektuptan sonra Suriyeli Müslümanlar’dan Bütün Dünyaya başlıklı yazıda Müslümanlar’ın bu katliamdan kesinlikle haberdâr olması gerektiği söyleniyor. Naim Ebu Mes’ut’un, İbnil Ebil Fida’nın, Ebu Eman’ın dizeleri karşılıyor okuyucuyu sonrasında.  Ama, Mavera Dergisi’nin 75. sayısında, sayfa 9’da bizi iki dize karşılıyor Cahit Zarifoğlu’na ait. Bomboş sayfada yalnızca iki dize: “O sabah ezan sesi gelmedi camimizden/ Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına”


Esad Eseoğlu tarihin tekerrür ettiğini gözleyerek aktardı

Yayın Tarihi: 01 Şubat 2013 Cuma 16:09 Güncelleme Tarihi: 05 Mart 2013, 13:04
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ömer
Ömer - 8 yıl Önce

Meraklısına not: Ahmet Sağlam merhum Cahit Zarifoğlu'nun müstearlarından biridir.

banner26