Cundullah adı akılda kalmıyormuş, bak sen!

Onun adı Cundullah. Tanıştığımızda kendisinden bir yazı istedik. ‘Senin başına isminden dolayı kesin neler gelmiştir neler’ dedik. O da bunları yazdı. Daha da yazacaktı. Belki yazar. Biz Cundullah'ı sevdik.

Cundullah adı akılda kalmıyormuş, bak sen!

 

Aklımıza getirebileceğimiz her şeyin bir hikâyesi vardır; bir kalemin, bir evin, bir dağın, bir ülkenin, bir insanın, bir kedinin, bir şehrin, bir ismin… Evet, isimlerin hikâyeleri… Mesela bir şehrin isminin tarihî sürecini incelemeye başladığımızda fark ederiz ki, o şehrin tüm hikâyesi isminde mevcuttur, öylece her defasında şehrin ismini andığımızda bu hikâye, tekrar ve tekrar baştan sona o sesin açtığı çatlaktan izhar olur.

Hiçbir şey söylemeyen isimler de vardır, sadece söylersin, bir şehrin ismidir, haritada bir yeri imler, onu seçebiliriz, nerededir biliriz, haritayı karşımıza alsak o an, yerini gösterebiliriz ama şehrin de, isminin de ayrı ayrı hikâyeleri vardır, farklı yolları gitmişlerdir ve sizin o an orada o ismi andığınız çağın bağdaştırıcı kuvvetiyle birbirlerine bağlanmışlardır.  İsimler hakkında söyleyenebilecek birçok şey var elbette; her bir kişinin üzerinde bıraktıkları izlenimlerin farklılığından söz edebiliriz, seslerin dildeki farklı sözcüklerle olan ilişkisinden ötürü ortaya çıkan çağrışımlardan bahsedebiliriz ve daha nice şeyden, lakin burada hikâyesinin anlatacağım şey, bir isim, benim ismim, bu sebeple de ve özellikle bu sebeple bunu kısa tutmanın uygun olacağını düşünüyorum.

“Cundullah” adını nasıl koymuş babam?

Doğduğumuzda bir şekilde ismimizin hikâyesi bizim hikâyemiz olarak şekillenmeye başlar. Benim hikâyem de burada, bir ismin hikâyesi olarak başlıyor ve o kendi yoluna gidiyor, ben kendi yoluma gidiyorum, bazen kesişen, bazen uzaklaşan ama bir şekilde aynı yöne doğru ve etkileşim halinde.

Bir ismin hikâyesi öncelikle nasıl olmalı, sözünü ettiğimiz sonuçta cismi olan bir şey değil, karşımıza alıp inceleyebileceğimiz, hikâyesi olan bir nesne. İsimden söz ediyoruz! İnsanı insan kılan cevherin ne olduğunu antropolojik incelemeye tâbi tutarsak, onun isim verme özelliğinin en belirgin niteliği olduğunu görürüz, insanoğlu yeryüzüne geldiğinden beri bir şeylere isim veriyor ve bu niteliği başka insanlara isim vermesini de kapsıyor.

Babama gelince; mesele onda iyice çığırından çıkmış bir şekilde işliyordu, babasına, yani dedeme bir kez bile kardeşlerine hangi ismin konulması gerektiğini sormamış, eline doğum belgesini aldığı gibi nüfus müdürlüğünde soluğu almış ve tüm kardeşlerinin ismini o koymuştu. Koyduğu isimlerde o dönemki siyasi fikirleri ve çevresinde hoş bulduğu her bir detayın etkili olduğu söylenebilir, benim doğumum da tam babamın bir dönüşüm yaşadığı döneme denk geliyordu. Daha 23 yaşında genç biriydi, ilk kez baba oluyordu, fikirleri büyük bir değişim geçirmişti ve tüm bu özelliklerini yansıtan bir isim koymayı da başardı bana: Cundullah (Allah'ın askeri!) -Kaçınız- İçinizden biri bu ismi daha evvel duydu mu, bilemeyeceğim. O dönem için oldukça yeniydi, İran'da daha bu isimde bir örgüt kurulmamıştı ve ben yeni doğmuştum.

“İsmini Cundullah koydum"

Çocukluk dönemimde ismimi ilk kez duyanların verdiği tepkiyi hatırlamıyorum, bunu anlayacak çağa geldiğimde ise çevremdeki herkes ismimi bilmekte ve beni tanımaktaydı. Trabzon'un küçük bir ilçesinde oturuyorduk ve herkes birbirini tanıdığı için o çevredeki herkesin aşina olduğu bir isim olmuştu Cundullah. Uzunca bir zaman ilkokul çağlarına kadar çevremdekilerin ismime gösterdikleri tepki çok sıradan ve alışılmış bir ismim varmış gibiydi. Farklı tepkiler gördümse de hatırlamıyorum, hatta ilkokul çağındaki insan tepkilerini de net hatırladığım söylenemez.

Büyüdüğümde duyduğum bazı hikâyeler var sadece bu dönem üzerine, özellikle dedemin tepkisi… En sert belki de en doğal tepki onunki idi, o zamanlar Almanya'da çalışıyor ve babam hariç tüm çocuklarıyla orada yaşıyordu. Doğumumun üzerine babam dedeme bir torununun olduğunu ve ismini Cundullah koyduğunu anlatan bir mektup yazmış, dedem hiç okula gitmediği ve çok iyi bir okur-yazar olmadığı için mektubu halama vermiş ve okumasını istemiş. Tüm aile oturma odasında oturmaktaymış. Mektup oldukça kısaymış, benim doğduğumu, sağlıklı olduğumu ve ismimin Cundullah olduğundan başka bir şey içermeyen bir kâğıt parçası. Halam mektubu okumaya başlamış, her şey çok güzel, bir erkek torun! Bu güzel bir haberdir, muhtemelen kısa bir süre için dedemin yüzünde gülücükler açmıştır, pek gülen biri değildir dedem, sert bir mizaca sahiptir, bu sebepten gülümsediğini tahayyül etmeyi yeğliyorum, çünkü ismimi duyduğunda verdiği tepkiyi düşününce, doğduğuma hiç sevinemediği için üzüleceğim. Babamın beni nasıl çağıracaklarını belirttiği kısma gelirse ifade tam şu şekildeymiş: "İsmini Cundullah koydum."

Dedem ilkten bir şaşkınlık yaşamış, tekrar okumasını istemiş halamdan, doğru okuduğundan emin olması için, yine Cundullah; tekrar okumasını istemiş, gene aynı ismi telaffuz edince halam, sinirlenmiş elinden mektubu almış ve amcama uzatmış, o da aynı ismi okuyunca basmış tokadı, "doğru oku, bunca okula boşuna mı gidiyorsunuz." Yeniden Cundullah, tekrar bir tokat atmış amcama, “böyle bir isim mi olur” diyerekten. Amcam bu tokatlardan ötürü asla bana kötü davranmadı, her daim aramız iyidir, hatta bugün arkadaş gibi olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim ama ben birinin ismini okudum diye babamdan tokat yemek istemezdim ve muhtemelen kindar yapımdan ötürü her daim o kişiye içimde bir nebze de olsa garez duyardım. Dedem açısından olayın ilk şoku böylece atlatılmış. Hatırladığım ufak tefek anılarda, yazları gelip bana seslenmek zorunda kaldığında babama, "böyle isim mi olur çocuğa" diye sinirlendiğini hatırlıyorum.Cundullah Fidan

Çocukluk dönemlerime dair ikinci ilginç hikâyeyse annemden duyduğum ve ismimi ilk duyan küçük kız çocuklarının kabaklara Cundullah ismi vererek onları bebek gibi ayaklarına koyup salladıkları oldu. Bunun dışında hayal meyal her iki dedemin de ara ara böyle isim mi konur çocuğa diye yakınmalarını hatırlıyorum.

Gerçi haylazlığım yüzünden ilk “Cunduşşeytan” denildiğinde…

Temsilin temsil ettiği şeyle bağının kopmasının üzerinden yüzlerce yıl geçti, oysa hâlâ isimlerimiz var. Bir ismin ihtiva ettiği anlam, o isimle anılanı ne derece ilgilendiriyor? Farklı bir şekilde sorarsak, bir şeye masa dediğimizde o şey masa olmak için herhangi bir çaba sarf etmeli mi?

Herhalde cevap çok basit, hayır! Biz bir şey masa olduğu için ona masa deriz ve çok bildik bir dilbilim anlayışıdır, kelimenin kendisinin işaret ettiği nesneyle hiç bir bağı yoktur. Bunları söyleyerek varmak istediğim nokta ne, böyle dilbilim ve felsefe yorumlarıyla kafanızı şişirmenin âlemi yok, hepiniz burada bir hikâye okumak istiyor ve anlatılan bir olaya şahitlik için bu yazıyı okuyorsunuz. İsmimin anlamını öğrendiğimde ilkokula daha başlamamıştım, gerçi işin ciddiyetini daha sonra da anlayamadım, hâlâ kavramış da değilim. Gerçi haylazlığım yüzünden ilk “Cunduşşeytan” denildiğinde bunun üzerimde nasıl durduğuna kafa yordum, nasıl bir travmadır yaşadığım, tasavvur etmesi zor. Genç, daha ergenliğe bile girmemiş bir delikanlının her sözünde, duruşunda, tavrında kendisinden, ismiyle örtüşecek bir tutum beklenilmesi…

Bir isimle örtüşmek, evet aslında bunun bende belirli etkileri olduğu söylenebilir, kimi zaman hırçın, kimi zaman da umarsız kıldı beni. İsmimle dalga geçilmesine izin vermediğim için sürekli olarak bir saldırganlık halinde olmam gerekiyordu, oysa bazı haklı eleştiriler ve dostane şakalaşmalara (aşırıya kaçılmadığı müddetçe) izin vermek durumundaydım. İsmim ve benim hayatta gittiğimiz yolların farklı olduğunu söylemiştim, evet öyleler, ama sürekli birbirlerini keserek bir bir yollarının akışını değiştirerek ilerleyen iki ayrı yol bunlar, dünyada her şeyin birbirine bir tür etkisi vardır ve birbirine bağlıdırlar.

İsmimin en rahat ettiği dönem Kur’an kursunda geçirdiğim bu 3 sene oldu

“Cunduşşeytan” diyenin hocam olması, ismimden yola çıkarak yapılan bu kötü espriye şiddetle karşılık vermemi olanaksız kılıyordu, bu da takma ismi doğal karşılamama ve kabullenmeme sebep oldu. Nesne kendisine masa dendiği için masa oluyordu! Hayır, elbette hayır, sadece kalbinde aşk taşıyan herkes imanlıdır ve sessizce şeytanlara tapınır. Tüm mesele Roma ağıtlarındaki bu mısradan ibaret. Bunu bugün için söylemem kolay, Batı edebiyatına az buçuk ilişiğim, o gün için bunu söylemek aklımın ucundan bile geçmezdi. İlk zamanlar sinirlenmeme rağmen, zamanla bunu hoşnutlukla karşılamaya başladım. Sırtımdaki bir yükü benden alıyor, yaptığım her tür haytalığı meşrulaştırıyordu. Bir tür eleştiri Cundullah Fidanolarak bana şeytanın askeri diyen hocanın bu tavrı, ergenlik çağında bir kolaylık sağlamış ve ismimin yüklemiş olduğu beklenti zincirini kırmıştı.

İsmimin en rahat ettiği dönem Kur’an kursunda geçirdiğim bu 3 sene oldu. Tüm arkadaş çevrem benim yetiştiğim gibi bir aileden geliyor. İsmimde Allah lafzı bulunması sebebiyle her zaman saygıyla yanaşıyorlardı.

İsmimin bende bir tür saldırganlığa sebep olduğundan söz ettim, doğal olarak çocuklar arasında farklı bir isimle karşılaşıldığında verilen ilk tepki fonetik benzerlikler üzerinden yapılan yakıştırmalar oluyordu. Bunların öyle pek hoş karşılanabilir şeyler olduğunu söyleyemem, özellikle bu bir gurur meselesi olarak algılanmaya da müsait ve her sağlıklı insan gibi gururumu korumanın bir yolunu bulmam gerekiyordu. “Benim ismim Allah'ın askeri demek” gibi savunma ve yakınmayla verilecek cevap ancak daha çok dalgaya alınmama vesile olacak ve beni zayıf ve dikkate değer biri olmaktan çıkaracaktı. Verebileceğim en hızlı kararı vererek, şiddetle karşı koymayı seçtim. Dayak atmak veya birine vurmak insanın en temel özelliklerinden biridir; insanlar arasındaki ilk kabullenilme savaşı çocuklukta yapılan bu kavgalardır. Hepimizin, kavga ettikten sonra çok yakın arkadaş olan birçok tanıdığımız vardır. Hatta kavga, çocuklar için iletişim, kaynaşma ve prestij sağlama yöntemidir. Devletler ve yetişkinlerde olduğundan çok daha naif ve zararsızdır da bu aslında. Çünkü bize saygı göstermesini istediğimiz kişiye, zarar görebilme tehlikesine rağmen saldırırız, böyle bir tavır saldırdığımız kişice, korku veya bizim cesaretimizden ötürü saygıyla karşılanır, kendine duyduğun saygı kadar başkalarınca saygı görürsün ve bu tür kavgalar basit bir kaç yaralanmanın dışında ciddi kötü sonuçlar doğurmazlar.

Yaşım ilerledikçe, tabii olarak şiddete olan meylim azaldı ve davranışlarımı kontrol etmeye başladım. İsmime dair yapılan esprilere hem yön vermesini hem de onların çirkin bir şekle bürünmesini önlemeyi öğrendim. İsmimi garipsemekle birlikte, duydukları an soğuk davranan insanlarla tanışmam da, tam bu olgunluğa eriştiğim andan sonra oldu. Kaldı ki, Batı dilleri ve edebiyatı gibi bir bölümü okuyabilmemin, o tür bir çevrede yer edinebilmemin tek yolu da ismimin etkisini benim belirleyebilmemden geçiyordu.

Böyle bir isim mi konur, bakın hiç akılda kalacak bir isim değil

Tekrar ismimin hikâyesine dönmek için öncelikle babama uğramam gerekiyor. O bir mihenk taşı olarak orada her haliyle duruyordu. En küçük kardeşime kadar oldukça duyulmuş isimler koydu tüm kardeşlerime, son kardeşime isim olarak Zülkarneyn'i uygun buldu. Tabi daha evvel benim ismimi kütük memuruna yazdırmak istediği sırada yaşananları anlatmamıştım, kardeşimin ismini koymak istediğinde yaşadıklarına değinmeden evvel bunu anlatmam oldukça uygun. Babam benim ismimi memura söylediğinde, memur itiraz etmiş ve böyle bir ismi kütüğe yazamayacağını söylemiş, buna kızan babam memura “Hans” yazmasını söylemiş ismimi. Bunda bir sakınca görmeyen memur “Hans” ismine onay verince, babam basmış kalayı ve bu fırçası sayesinde sorunsuz olarak ismimi yazdırmış, gerçi memleketinde tanıdığı bir memura bunu yaptırması oldukça kolay olmuş.

Kardeşimde ise işler biraz daha karışık. İstanbul'dalar ve nüfus memurunu tanıma ihtimali söz konusu değil, memurun itirazları üzerine babam pek uğraşmadan ve kavga çıkarmadan, yakın zamanda memleketine gideceği için itiraz etmekten vazgeçip, nüfus müdürlüğünden çıkmış. Birkaç hafta sonra memlekete geldiğinde, yine nüfus müdürlüğüne gidince,  oradaki memur da “Zülkarneyn” gibi “absürt” bir ismin bir çocuğa konulamayacağını söylüyor, itirazlar ve tartışmalar üzerine babamı müdürün odasına getiriyorlar, ikna edebilmek için. Müdür bir çocuğa neden alışılmışın dışında bir isim konulamayacağını anlatmak gayretiyle, insanların böyle bir ismi asla akıllarında tutamayacağı ve hemen unutacaklarını öne sürüyor ve kısa bir süre önce de garip bir isimle karşılaştığını, bir çocuğun isminin “Cundullah” olduğunu söylüyor, “böyle bir isim mi konur, bakın hiç akılda kalacak bir isim değil” diyerek, benim ismimle birlikte iddiasını güçlendirmeye çalışıyor. Oldukça soğuk kanlılıkla olaya yaklaşan babam böyle garip bir ismin hemen unutulacağını ileri süren müdüre, benim ismimin nasıl oluyor da hâlâ aklında kaldığını soruyor, halbuki o çocuğun ismi Mehmet, Ahmet, Ali, Özgür, Orhan vb. olsa hatırlamayacağını, her gün karşılaştığı diğer tüm isimler gibi unutacağını söylüyor. Bunun üzerine müdür, “madem öyle istiyorsunuz, istediğiniz ismi yazacağız” diyerek tartışmayı bitiriyor. Babam gitmeden evvel gülerek, “Cundullah da benim oğlum” demeden edemiyor tabi.

Bu olay yaşandığında ben yurtdışında idim. Yurtdışında kaldığım süre boyunca insanlardan ciddi bir tepki gördüğümü söyleyemem. Ta ki, konsolosluğa işim düşüne kadar. Pasaportumun ömrü bitmiş ve süresini uzatmam gerekiyordu. Doğal olarak konsolosluğa gittim ve durumu izah ettim, pasaportuma bakan memur direk gözlerini kaldırıp uzun uzun bana baktı ve askerlik tecil belgelerimin olup olmadığını sordu. Ben de halihazırda 9 Eylül Üniversitesi’nde kaydımın olduğunu ve doğal olarak askerliğimin tecilli olduğunu söyledim, zaten istesem de Almanya'da tecil belgesini kendilerinden başka kimseden almayacağımı izah etmeye çalıştım. Memur bu şartlar altında pasaportumun ömrünün uzatılamayacağını söyleyip sadece 3 aylık uzatma verdi ve öğrenim belgelerimi getirmemi istedi benden. 3 ay sonra tekrar gittiğimde bir önceki sefer istenilenlerin üstüne bir kaç belge daha istediler. Tüm belgelerle son kez gittiğimde, kesinlikle daha fazla o pasaportla orada kalamayacağım, gidip Türkiye'de askerliğimi tecil ettirmem gerektiği uzun uzun bana izah edildi, öne sürdükleri gerekçe ise askerliği tecilli olmayan birinin pasaportunun uzatılamayacağı idi, işin garibi bu süre içinde tecil olduğuna dair bir belge getirmem durumunda bile bunun yeterli olmayacağını söylemiş olmasıydı. Pasaportumu uzatmalarını kendilerinden rica edince de, içeri geçtiler, bir süre sonra ellerinde 3 ay için uzatılmış (o da uzatabilecekleri en kısa süre) ve sadece “Türkiye'ye dönmek için geçerlidir” diye damgalanmış bir pasaportla döndü.

Buraya kadar anlatılan hiç ismimle ilişiği varmış gibi gözükmüyor. İşin aslını, Türkiye'ye dönüp askerlik şubesinde hiç bir zorlukla karşılaşmadan askerliğimi tecil ettirdikten sonra, orada bulunan subayla konuşunca öğrendim. Subaydan bana tecil belgesi vermesini rica edince, subay buna neden ihtiyacım olduğunu sordu. Ben de başımdan geçen olayı kendisine anlattım. Tüzüğü açtı ve bana pasaport için 23 veya 24 yaşına dek hiçbir şekilde benden böyle bir belge istenilemeyeceği ve rahatlıkla tecil belgesi olmaksızın istediğim kadar pasaportumu uzatabileceğimle ilgili tüzüğü okuttu. Şaşırdım ve “nasıl oluyor da bana bunun yapılabildi” diye sordum kendisine, gülerek yanıt verdi, kimliğine tekrar bak diyerek. Oldukça saf olsam gerek, çünkü dayım vatandaşlıktan atılana dek rahatlıkla pasaportunu uzatabilmiş ve yenileyebilmişti. Oysa ben bana yapılanın prosedürlere uygun olduğunu düşünmüştüm.

 

Cundullah Fidan yazdı

Güncelleme Tarihi: 29 Temmuz 2012, 05:11
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
cundullah Kılıç
cundullah Kılıç - 4 yıl Önce

Adaş benim de adım cundullah ismin yüzünden başına çok şey gelmiş ya ben ismim sayesinde akılda ve hatırda hep kalmayı başarmışımdır tamam teleffuzda biraz sıkıntı çekseler de biraz zaman dan sonra ismime hayran kalanlar çok oluyor

banner19

banner13