banner17

Cennet kadınlarının sultanları

Sibel Eraslan, Genç Kitap Kafe'de ümmetin annelerini anlattı. Sizler için notlar aldık..

Cennet kadınlarının sultanları

Genç Kitap Kafe 26 Kasım Cuma günü epey hareketliydi. Çeşitli etkinliklerin yapıldığı Kafe’nin konuklarından biri de Mü’min genç kız ve erkeklerin annesi Sibel Eraslan’dı. Eraslan, annelerimizi anlattı bize, en kadîm ama en unutulmaz annelerimizi. Unutulmaması gerekse de unutturulan, zihnimizde sadece isimleri bırakılan annelerimizi.Sibel Eraslan

Her bina dört kubbenin üzerine kurulur

Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) elindeki hurma dalıyla toprağın üzerine dört çizgi çekiyor. Bu işaretleri anlamayan sahabeye “Bu cennet kadınlarının sultanlarının rumuzudur. Bunlar Asiye, Meryem, Hatice ve Fatıma`dır.” diyor. Sibel Eraslan genç yaşında bu olayı okuduktan sonra Peygamber efendimizin “cennet kadınları” diye bahsettiği annelerimizle ilgili bir şeyler yapmak istemiş. “Ben bu annelerimizin binasını kurmalıyım” diye düşünmüş. Çünkü her büyük bina dört kubbenin üzerine kurulur ona göre. Biz de toplum hayatımızı bu dört anneye dayandırırsak ancak selamete erebiliriz, diye düşünüyor Eraslan. Bilirsiniz “Cennet anaların ayaklarının altındadır” der hadis-i şerif. Cennet anaların ayaklarının altındaysa eğer, bu dört cennet kadınını takip eden toplumlara kim bilir nasıl cennetler nasip olur. Kim bilir?    

Sibel Eraslan, daha çok genç yaşta bu eksikliğin farkına varmış bir yazar. Kitaplarını ve yazılarını takip eden bir okuyucusu olarak bu farkına varışın yeni nesiller açısından çok çok önemli olduğunu içtenlikle söyleyebilirim. Bunu bizzat kendimden biliyorum.

On iki büyük annemiz

Bir müddet sonra Sibel Eraslan’la aynı derde sahip on iki değerli kadın yazarımız bir araya gelmiş ve on iki büyük annemizi anlatma kararı almışlar. Bu anlatılarını “Kadın Oradaydı” isimli kitapta toplamaya karar vermişler. Bu yazarlardan benim ismini zikredebileceklerim Sibel Eraslan’la birlikte Yıldız Ramazanoğlu, Cihan Aktaş, Melek Arslanbenzer…

Hz. Fatıma Can Parçası, Sibel EraslanHarf devrimiyle köklerimizden uzaklaştık

Bu süreçte yaşadıkları en büyük sıkıntının araştırma yaparken belgelere ulaşamamak olduğundan dert yandı Eraslan: “Harf devrimiyle birlikte köklerimizden ne kadar uzaklaştığımızı gördüm. Bu sıkıntıyı tüm yazarlar yaşıyor ama değer iddiası olan yazarlar daha da fazla yaşıyor. Çeviride de sıkıntı yaşıyoruz. Eski eserler birçok dile çevrildikten sonra Türkçe’ye çevrilmiş. Biliyorsunuz, her çeviri bir tahriftir. Kuran-ı Kerim çevirisinde de sıkıntı yaşadık. Sadece üç ayet çalışabildik.”

Bu okumalar sırasında önlerine çıkan diğer bir engel de çok aşina olduğumuz bir konu. Türkiye’nin asırlık hastalığı: her alanda sekülerleşme. En çok da edebiyatta yayılım gösteriyor bu salgın. Edebi eserlerde din adına, Allah adına bir kelime etmek “ağzına karabiber sürerim” işine dönüşüyor. Sibel Eraslan bu hastalığı “edebiyattaki seküler kamusal alan” diye tanımlıyor: “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ve Yahya Kemal’in bile muhafazakâr addedildiği bir edebiyatta siz din üzerine ne söyleyebilirsiniz? Hâlbuki bu iki yazar pek de dindar değiller. Orhan Pamuk bile eserlerinde camiden bahsedince gerici diye suçlanmıştı bir zamanlar. Bu ortamda Sezai Karakoç’un değeri ne kadar bilinebilir? Bu seküler dayatma bizim kısıtlılığımızdır.”

Siret-i Meryem, Sibel EraslanAllah kelimelerini kadınlar üzerinden var etti

“Kadın Oradaydı”da Sibel Eraslan’a Yusuf ile Züleyha kıssası düşmüş. Züleyha’yı anlatacak yani. İlk başta buna üzülmüş. Çünkü Züleyha konusu çok çetrefilli bir konu. O zamanlar Seyyid Kutub ve Mevdudî’den beslendiklerini ve bu âlimlerin yaşadıkları coğrafya ve tarihsel zaman itibariyle sert bir dillerinin olduğunu ifade etti: “Seyyid Kutub’tan Züleyha’yı okuyunca sert bir bakışla karşılaşıyorsunuz” dedi.

Sibel Eraslan için bu okumalar geleneğe yakınlaşma olmuş. Sonrasında tasavvufla da tanışma şansı yakalamış. Tasavvufta Züleyha hikâyesi engin bir derya. Adeta her kitap bir bahçe onun için. O bahçeye giriyor ve yargılamadan, öylece dinliyor Züleyha’yı.

Sibel Eraslan, bu annelerin hepsinin yan öyküleri de beraberinde getirdiklerini, bir Hz. Fatıma’yı babasından ayıramayacağımızı söyledi. Bu yüzden bu hikâyelerin her biri bir milletin kuruluş macerasına dönüşmüş. Bu macerayı da şöyle ifade etti yazar: “Allah’ın Kelimesini var etmesi için bir kadını kullanması çok önemli. Kelime bir yaradır. Yarası parçalanmıştır. Biz insanlar Hz. Âdem’in cennetten kopuşunun sızısını halen yaşıyoruz. Her parça bütüne kavuşmak ister. Hz. Âdem’in cennetten düştükten sonra yüzyıllarca ağlaması boşuna değil. Okumalarımızda o kopuşun anneler üzerinden nasıl aktarıldığını gördük.”

Çöl/Deniz hz. hatice, Sibel EraslanCennet Anneleri kavramını Sibel Eraslan şöyle anlamamız gerektiğini ifade ediyor: “Cennet görünmeyen bir şeydir. Gelecek de görünmeyen, bilinmeyen bir şeydir, gaybdır. Yani bilmediğimiz bütün zamanlarda biz bu kadınları anne olarak okuyabiliriz. Bunu fark edince anlamlarının bu çağrıda pırıl pırıl parladıklarını fark ettim.”

Hz. Hatice: Rıza-yı İlahiye’nin şahikası

Sibel Eraslan konuşmasına Hz. Hatice ile devam etti. Hz. Hatice hakkında şöyle söyledi: “Hz. Peygamberin vahyi ilk söylediği kişi Hz. Hatice’dir. Her şeyden önce o ilk Müslümandır. Vahiy geldikten sonra efendimiz titreyerek eve gelmiş ve Hatice’sine “Beni örtünüz!” demiştir. Bunu şöyle anlamalıyız; Hz. Hatice efendisini sadece bir örtüyle değil, şefkatiyle, aşkıyla, yoldaşlığıyla örtmüştür.”

Hz. Hatice İslam’la ilgili hiçbir şey bilmediği halde başına gelenin ne olduğunu anlayamayan efendisine “Senin söylediğin haktır, çünkü sen yetimlere bakarsın.” dedi. Bu öyle büyük bir basiret ki… Nasıl iyi bir kadın ya da anne olunur sorusunu arayan çağımız kadını içinse ne güzel bir örnek.

Hz. Hatice hakkında Eraslan’ın anlattığı bir diğer olay şöyle: Peygamber efendimiz Hira Dağı’na çıktığında kırk gün gelmediği oluyormuş. Tabii, Hira kapkaranlık. Böyle zamanlar Hz. Hatice meraklanır, önce birkaç adam gönderir, ardından kendisi çıkarmış o dimdik yokuşlu Hira’ya. Orada tefekküre dalmış olan efendimizi rahatsız etmek istemez ve bir kayanın arkasından öylece onu izlermiş.  Bir gün Cebrail, peygamberimize “Hatice’ye de selam söyle” demiş. Hatice’sinin orada olduğunu anlamayan efendimiz selamını almış. Ardından Cebrail, “Şu kayanın arkasında duruyor” demiş. Peygamberimiz dönüp bakmış ki Hatice’si gerçekten de kayanın ardından onu izliyormuş. “İşte böyledir sevgi ve aşk. Siz birini sevdiğinizde onun arkadaşlığını da seversiniz. Biz olsak delirmiş deriz. “Peygamber nasıl sevilir?” diye soruyorsak bunu soracağımız kişi Hz. Hatice’dir. O, rıza-yı ilahiye’nin şahikasıdır. O, boykot günlerinin Hatice’sidir. Medine’nin değil, Mekke’nin Hatice’sidir.” diyerek ifade ediyor duygularını bize Sibel Eraslan.

Gazzeli Hz. Meryem

Hz. Meryem bize haçlı sembolü gibi geldiği için ona karşı mesafe koyuyoruz. Oysa Hz. Meryem bizim için çok önemli. Bugün için önemli özelliği ise Gazzeli olması. Hz. Meryem, bugün bizim Refah Kapısı diye bildiğimiz kapıdan geçip Mısır’a varmış ve orada Hz. İsa’ya annelik yapmıştır. Sibel Eraslan’ın tavsiyesi Hz. Meryem’i anlamak için “Meryem” ve “Al-i İmran” sureleri muhakkak okunmalıdır.

Yetimlerin annesi Hz. Asiye

Hz. Asiye, çocuğu olmayan annelere örnek bir anne… Kendisi doğurmamış olsa da kendisi doğurmuş gibi bakmanın en büyük modeli. Sibel Eraslan, Hz. Asiye’nin yetimlerin annesi olması hakkında şunları ifade etti: “Siz şu anda bana 2010 yılında dünya Müslümanlarının en büyük problemi nedir deseniz, ben yetimlerdir derim. Şu anda dünya üzerinde bir ülkeyi oluşturabilecek sayıda yetimimiz var. Bunların hepsi bizim vebalimizdir. Vakıfların ilk kuruluş amacı yetimlerdir, unutmayalım.” 

Şiir bizim öz sütümüzdür

Sibel Eraslan, şiir hakkında da görüşlerini bizimle paylaştı. Ona göre yukarıda da bahsettiğimiz edebiyattaki kamusal alandan en az etkilenen tür şiir. O yüzden şiir bizim için çok önemli. Şiir bizim öz sütümüz gibi. Medeni olarak var olmak istiyorsak şiire lütfen önem verelim, diyor. Şiir üzerine sempozyumlar, özel çalışmalar yapmamız gerektiğini belirtiyor.

Her yazar bir “Çöl/ Deniz” yazsa

Sibel Eraslan’ın Çöl/Deniz kitabını okuyup kapağını kapattığımda ben, “Keşke her yazar bir Çöl/Deniz yazsa…” demiştim kendi kendime. Bu kitap alışık olduğumuz dini kitaplardan farklıydı. Romandı, kurguydu ama daha çok gerçekti. Bildiğimiz romanlardan değildi, edebiyatın edebinden son derece nasibini almıştı. Ve en önemlisi sizi bu çağdan alıp saadetin altın çağına götürüyordu. Saadet dediysek, yatarak saadet değil. Zorlu ama saadet dolu bir asırdı o asır. Bütün bu gürültünün, karmaşanın içinden bir nebze olsun sıyrılıp İslam’ın Mekke sokaklarındaki o eşsiz devrimini hissedebiliyordunuz. Bu dinin güzelliklerini en çok da Hz. Hatice validemizde görebiliyordunuz. Muazzam şekilde zengin bir kadın ama aynı zamanda muazzam şekilde kocasına sadık bir kadın… Çağdaş kadınlarımızın idrak edebileceği cinsten değil yani. Sibel Eraslan’ın Çöl/Deniz’in önsözünde belirttiği gibi: “İki yol arkadaşı vardı Sevgili Efendimizin. Biri gök ehli bir melek; Cebrail. Diğeri ise bir yeryüzü kızı; Hz. Hatice…”

Temennim şu: Erkek ya da kadın, her yazar gerçeklere sadık kalarak bir sahabenin romanını yazsa. Bizi bizden alıp Asr-ı saadete götürse. 

 

 

 

Selim Tiryakiol dinledi ve notlar aldı

Güncelleme Tarihi: 03 Aralık 2010, 00:16
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
yusra dal
yusra dal - 8 yıl Önce

O kadar hoş bir yazar ki gerçekten kitaplarını okurken diyorum ki evet ya bunlar arasında ancak bu kadar güzel bağlantı kurulabilir...

...SEVGİLİNİN AGLAYAN GÖZÜ,SONRA BU GÖZÜN KENARINDAN AŞAGIYA SIZAN BİR DAMLA YAŞ GİBİ 'MİM'İN İNCE ELİNİ ÇEKİYOR...(çöl-deniz)

banner8

banner19

banner20