banner17

Cenab ı Hak bizi niye yarattı arkadaşlar!

İnsan Kitap’ta Basın Yayın Birliği'nin düzenlediği toplantıda dunyabizim ekibi olarak İnsan Yayınlarından İlhan Akıncı ile sohbette idik.

Cenab ı Hak bizi niye yarattı arkadaşlar!

Basın Yayın Birliği’nin “usta” vasfını kazanmış büyüklerle düzenlediği muhabbet- sohbetlerin ilkinde dunyabizim ekibi olarak yer aldık. Söyleşi tarzında gerçekleşen ilk buluşma İstiklal Caddesindeki İnsan Kitap’ta yapıldı. Türkiye'nin izzeti olan biz İslamcıların önemli bir beslenme kaynağı olan, hepimizin dimağında güzel izler bırakan İnsan Yayınları’nın sahibi İlhan Akıncı Ağabey ile konuşuldu. Soruları ile sohbeti Basın Yayın Birliğinin sekreterliğini ve başkanlığını yürüten iki değerli isim yönetti. EDAM'dan, Birdirbir'den takdir ettiğimiz, hürmet ettiğimiz Alpaslan Durmuş ile Profil Yayınlarının sahibi Münir Üstün.

Yayıncılığa dair anılarını, yaşadıkları zorlukları, gülümseten yaşanmışlıkları konuklarla paylaştı İlhan Akıncı Ağabey. Alabildiğimiz notlar ışığında bu sohbeti sizlerin istifadesine sunuyoruz.

Yayıncılığa nasıl başladınız?

Malatya’ya hep kitap götürürdük biz zamanında. (60'lı yıllar olsa gerek) Bize bir dernek bir oda vermişti, orada kitap sergiliyor ve satıyorduk. Daha sonra Mücahit Kitabevi diye bir kitabevi kurduk, orada kitap satmaya başladık. Kitap serüvenimiz böyle başladı yani.

İstanbul’a gelip kitap alıyorsunuz ve onu aynı fiyatla, kâr amacı olmadan satıyorsunuz?

Öyle yapıyorduk, ekonomik durumum iyiydi o zamanlar, bir sıkıntım yoktu, bir beklentimiz olmadı hiçbir zaman.

Mücahit Kitabevi’nden sonraki süreç nasıl oldu?

Uyanış diye bir gazete çıkardık, yerel bir gazete, 22 sayı devam etti. 2 bin basıp elden dağıtıyorduk onu. O zamanlar çok zordu bu işler. Malatya’da Yıldız Matbaası vardı, orada bastırıyorduk. Amatörce makaleler alıyorduk, daha lise 2’deyim. Sezai Bey’in (Karakoç) İslâm Toplumu’nun Ekonomik Strüktürü var, o kitabı özetlemiştik. Küçük makaleler, anekdotlar, hadisler, fıkralar… En başa da “beşerî sistemlere payda olsun” yazmıştık.

O zamanlar bir imsakîye çıkaralım dedik. Müftü efendiye gittik, diyanetin çıkaracağını söyleyince biz bir hafta bekledik, çıkarmadılar, biz çıkaracaktık. Müftü de tamam dedi. Yalnız “imsakı öne al, iftarı da geçe al” dedi. Biz tabi o zaman bilmiyoruz bu işleri, Konya’dan elimize bir imsakiye geçmişti, Konya’yla Malatya arasındaki saat farkını hesaplayarak Malatya’da dağıttık. O gazetenin bir kısmını Şevket Eygi’nin matbaasında bastık. Çok uğraşıyorduk. Malatya’da bir matbaa vardı, sürekli gidip gelmelerle çıkarabiliyorduk.

Arkadaşlar yazı yazmayı öğrensin, bu sayede kitap okusunlar, toplumsal bir birlik olsun diye uğraşıyorduk. Herkesin bir arzusu var, heyecan var. Bir şeyler yapmak istiyoruz, bunları yapmışız o zamanlar.

Ne zaman İstanbul’a geldiniz?

1976’nın Şubat’ında.

Peki, 76’dan 84’e (1984, İnsan Yayınları’nın kurulduğu yıl)… O aradaki dönemde neler yaptınız, kimlerle dostluklar kurdunuz, kimleri tanıdınız?

İstanbul’a geldiğimde, zaten Sezai Bey’e Malatya’da gidip geliyordum, Sezai Bey’in yanına gittim. Bal da götürmüştüm, güzel bir balı vardır Malatya’nın. Kızıyordu, almıyordu tabii. Bir gün dedim “Sezai Abi, nasılsın iyi misin” dedim, “Hâlâ öğretemedim size, sen benden ne hakla sorarsın nasıl olduğumu, biz soracağız, ben büyüğüm” dedi. Küçüklerin büyüklere sormasının olmayacağını, bunun “bir derdin var mı, ben sana yardımcı olayım” anlamına geldiğini söylemişti. Sık giderdik yanına. Hiç konuşmazdı, saatlerce dururduk. Başka arkadaşlar da gelirdi. Bazen yer bulamazdık, 3- 4 kişi ayakta dururduk. Allah ömrünü bereketli etsin. Ama bir konuştuğunda da hiç durmazdı, bir sürü şey söylerdi o döneme dair ve başka şeyler hakkında.

Şevket Eygi’ye gider gelirdim. Bir ara asistanlığını yaptım gibi, yani bir dönem bayağı gittim yanına. Bana mektuplarını okuturdu. Önemli olanları bana söylettirirdi.

Cağaloğlu nasıldı o dönemde, Beyoğlu, Sahaflar Çarşısı, Beyaz Saray… Gider miydiniz oralara?

Zaten hep oralara giderdik. Oradaki arkadaşlarla tanışıyorduk. Sezai Bey oradaydı. Necip Fazıl da oradaydı ama bir yakınlığımız oluşmadı. Ama Sezai Bey ve Şevket Eygi’yle çok sıkı ilişkilerimiz oldu. İyi günler geçirdik. Sezai Bey’le sık sık yemeğe giderdik, o lokantaya gitmezdi, peynir- ekmek yerdik. Bir gün İstinye’de denizin kenarına oturduk betona, yedik orada bir şeyler.

İnsan Yayınları’nın logosu nereden geldi aklınıza? Nasıl ortaya çıktı? Gerçekten çok farklı, yıllar geçse de; kendini belli ediyor.

Arkadaşlar, öncelikle ben İnsan Yayınları’na 1986’nın sonunda ortak oldum. O güne kadar sadece bir okuyucusuydum. Ali Bulaç, Ali Ünal,  Ahmet Şişman, Alaattin Şişman, Necati Aktülün, Ali Kemal Temizer; ilk kurucuları bu arkadaşlar. Allah onlardan razı olsun. Ahmet’in mekânı cennet olsun. Ufku yüksek, derdi olan bir arkadaşımızdı.

Ortak olduk, ara verdik. Bizim verdiğimiz paralar te’liflere, matbaaya vs. gidiyor, bitiyor. Ben “Arkadaşlar bu iş böyle olmayacak, yönetim sorunumuz var, para sorunumuz yok” dedim. İyi yetişmiş mütercimlerimiz yok, redaksiyon yapacak kimse yok, para gönderme işi sıkıntılı. Ali Bulaç yayıncılık mı yapsın, kitap mı yazsın? Anlattım onlara. Bana yapmamı söylediler. Rica ettiler. Babama söyleyince yoğunlukla alâkalı şeyler söyledi ama sonra “sen bilirsin” dedi. Toparlamaya çalıştım ben o zaman. Sıkıntı zamanında hanım altınlarını verdi, Allah ondan razı olsun, çok yardımcı olmuştu o zaman. Sonra ben ödedim tabii (gülüşmeler).

Ali Bulaç hem maddî işlere bakıyordu, hem de redaksiyona- tashihe- kapağa- tercüme gelen eserleri kontrole bakıyordu.

Ben girdiğimde logo belirlenmişti, benim logo hakkında bilgim yok çok fazla.

O dönem para politikasında, sıkıntı çektiğiniz sıralarda neler yapıyordunuz? Yayıncı arkadaşlara da belki bir fikir olarak yardımcı olur söyleyecekleriniz.

Mevdudi’nin tefsirinin ilk 3 cildi çıkmıştı, daha diğerleri çıkmamıştı. Ben tuttum Malcolm X, Mekke’ye Giden Yol’un da içinde olduğu 10 kitabı ve bir de 3 cilde (diğerleri de sonra çıkacaktı) kampanya yaptık, ilan verdik. Arkadaşlar çok yardımcı olmuştu o zaman. Taksitle geldiği için para, bizi bayağı idare ediyordu; sürekli bir gelirimiz olmuştu kampanya sayesinde.

Sizin İnsan Kitap’a olan bağlılığınızı biliyoruz aynı zamanda, burayı uzun süre devam ettirme isteğiniz…

Arkadaşlar, Cenab-ı Hak bizi yaratmış, niye yarattı? Rızasına uygun yaşayalım diye, hayırlı ve güzel işler yapalım diye. Malataya’nın toprağı, coğrafyası bizi bu ruhla yetiştirdi. İlay-ı Kelimetullah, İslâm davası ruhunu bize verdiler. 60lı, 70li yıllarda çok baskıcı bir dönem yaşadık. Tanzimat’la gelen ülkemize, Batılılar’ın buradaki yerli işbirlikçileri bir dinsiz rejim kurmak ve dinsiz insanlar yetiştirmek için her şeyi yaptılar. Önümüze bir sürü engeller çıkardılar. Biz okuduğumz her kitapta bir dava bilinciyle, sevda bilinciyle “emr-i bil ma’ruf nehy-i an’il münker” nasıl yapabiliriz diye düşündük. Derdimiz buydu. Gittiğimiz herkes Kur’andan, dinden, şeraitten bahsediyorlardı. Otobüste bir yere giderdik, yanımızdaki adamla tartışırdık. O zamanlar hep böyleydi. İnsanlar birbirlerine davalarını anlatırdı. Hatırlıyorum, lisede- ortaokulda olduğum dönemlerde ben tartışmaya başlamıştım.

Siz yayınevine girdiğiniz dönemde (’86 yılı ve sonrası) size- yayınevine kimler destek oluyordu?

Yayınevine sık sık gelenler oluyordu. Durali Bey’i oradan tanıyorum sanırım. Rasim Bey çok gelir giderdi. Ali Rıza Demircan ve Nazif Gürdoğan gelir giderdi. Mustafa Özel bize her zaman destek olmuştur. Yayınevine ben girdiğimden itibaren Mahmut Erol Kılıç hem yayın yönetmenimiz, hem editörümüzdür. Her şeyi ona danışmaya çalışıyoruz hâlâ. Onu ben minnetle ve saygıyla anıyorum. Sadece bize değil, bütün yayınevlerine destek olmaya çalışan bir arkadaş. Maddî bir şeyler teklif ettiğimde kabul etmedi, “bu benim işim” dedi.

Yayınevinde bir günü nasıl geçiriyordunuz, şu an nasıl geçiriyorsunuz? Güzel bir örnek dinlemek istiyoruz sizden.

Herkes kendi işiyle meşgul oluyordu, birbirimizi çok rahatsız etmiyorduk. Ben özel olarak takip ettim ben. Meselâ bir ajandam vardı, yapılacak- yapılan- yapılması gereken işleri not tutardım. Herkese bir ajanda verdim ve tutanak tutmalarını/ yazmalarını istedim, hâlâ da öyle yapıyoruz. Önce gündem belirlenirdi, gündem hakkında konuşulurdu, herkese söz hakkı verilirdi; böyle çalıştık yıllarca.

Başlangıçta Ali Bulaç’ın, Rasim Özdenören’in, Nazif Gürdoğan’ın, Fehmi Koru’nun, Cahit Koytak’ın çok etkileri olmuştur. Biraz önce söylediğim gibi Mahmut Erol Kılıç bizim yayın çizgimizin ve misyonumuzun oluşmasında her türlü maddî ve manevî desteği bize verdi. Hâlâ da devam ediyor. Bizim yayınevinin teknik kısımları kolay, yanlış da olsa düzeltiliyor ama  esas “ülkede neler konuşuluyor, bu ülkeye ne lâzım, ülkeye ne mesaj vermek lâzım, dünyada neler konuşuluyor, gündem nereye gidiyor, liberalizm insanları nereye kadar götürecek, modernizmin eleştirisini hangi kitaplardan bulursun” gibi sorular… İnsan Yayınları eğer şu an bir mektep olmuşsa “yayın misyonu”ndan dolayı olmuştur. Çok önemli yayın misyonu.

Ali Bulaç bir gün bana şöyle dedi: “Yayıncılık nasıl bir şey biliyor musun? Bir kitap okuyorsun, orada bir adamdan/ kitaptan bahsediyor, hemen onu not alıyorsun/ araştırıyorsun yayınlamak için.”

Yayınlamış olmakla iftihar ettiğiniz kitaplar hangileri?

İnsan Yayınları’nın birkaç kitabı hariç, bütün kitaplarını bir daha okuyayım istiyorum, baş ucumdan ayırmamak istiyorum bir daha ve bir daha okumak maksadıyla. Birçok kitabı altını çizerek okumuşumdur. Buna rağmen bazı eserler var elbette:

Tefhim’ul Kur’an çok önemli bir eser. Mekke’ye Giden Yol, Düşünürler dizimiz (derinlerden çıkarılmış bir şey, bir cevher gibi sunuyoruz bunu, aslında her kitabımızı öyle görüyorum ben, arada bazıları hariç olabilir).

İnsan Yayınları’nın yayıncılığımıza örneklik teşkil eden mahiyete sahip yaptıklarını hatırlıyor musunuz?

İnsanlara fırsat verirseniz bir şeyler çıkıyor ortaya, bir şeyler üretiyorlar. Her durumda bu böyle (tercüme, te’lif eser, redaksiyon). İlk başlarda tercümelerde çok sıkıntı çekmiştik. İngilizce bilen mütercim çok az. Fransızca bilen mütercim hemen hemen hiç yok. Arapça’da çok sıkıntımız olmadı. Tefhim’ul Kur’an çevrilirken hem İngilizce’den hem de Urduca’dan karşılaştırmalı tercüme edildi. Son zamanlarda mütercim açısından rahatladık. Geçmişte çok fazla iyi tercüman olmaması sıkıntısını yaşadık. Bazen okur okur anlamazdık, adam çevirmiş ama cümleler birbirine uymuyor, bir şey, bir anlam çıkmıyor. Ben mi anlamıyorum derdim. Çeviri bozuk yani.. Öyle kitaplar da gördük.

***

Sohbet burada size tadını aktaramayacağımız bir güzellikte devam etti.. Hazirun da çok nezih, seçkin bir hazirun idi. Bir çok değerli büyüğümüz orada idi. İz yayıncılıktan Mehmet Kahraman'dan, Süleyman Gündüz'den, Mahmut Erol Kılıç'tan, Erhan Erken'den, Ebubekir Erdem'den, Asım Erverdi'ye, Nihan Kaya'ya, Mustafa Demiray'a kadar bir çok değerli isim orada idi. Güzeldi, çok güzeldi...

 

Esad Eseoğlu aktardı

Güncelleme Tarihi: 04 Nisan 2016, 10:20
YORUM EKLE
YORUMLAR
şişman
şişman - 7 yıl Önce

Yazı için teşekkürler... dinlemiş kadar olduk

Abdulkadir Şahin
Abdulkadir Şahin - 3 yıl Önce

Allah rahmet eylesin ve hizmetlerinin ecrini bol bol versin inşaallah.

banner8

banner19

banner20