Cemal Şakar: Yazarlık Ârizîdir; Aslolan Okurluktur

Cemal Şakar, geçtiğimiz günlerde Kahramanmaraş'ta 'Edebiyat Ne Söyler' konulu bir söyleşi gerçekleştirdi. Hatice Ebrar Akbulut etkinlikten notlarını akatrıyor.

Cemal Şakar: Yazarlık Ârizîdir; Aslolan Okurluktur

Zaman ömrümüzden bir yaprak gibi düşüyor. Ömrün bir kerelik yaşanması gibi, Nisan ayı da bir kezlik geldi ve işte yine gidiyor, iğde kokularını da alıyor giderken. Cemal Şakar, iğde kokularının yavaş yavaş çekildiği bir zamanda, 22 Nisan Cuma günü Kahramanmaraş Öğretmenevi kıraathanesine “Edebiyat Ne Söyler” konulu bir söyleşi gerçekleştirmek üzere geldi. Söyleşilerinin ilk ayağı, Erdem Beyazıt Anadolu Lisesi’nde, ikincisi Sosyal Bilimler Lisesi’nde ve üçüncüsü de Kıraathane’de gerçekleşti. “Edebiyat Ne Söyler” konulu söyleşide, edebiyatı kapsayan, kuşatan ne varsa konuşuldu. Sinemadan öyküye, hikâyeden görselliğe uzanan zengin bir söyleşi dinledik.

Ömer Lekesiz, tekil okumanın Batılı bir okuma biçimi olduğunu, çoğul okumanınsa Doğulu bir okuma şekli olduğunu ve bu okumanın en verimli okuma şekli olduğunu söyler. Ben söyleşilere bu sözler cihetinden bakıyorum. Söyleşilerde konuşmacının ilgi alanlarına, düşünce skalasına, değer yargılarına, okuma eksenine göre bir okuma yapmış oluyor aslında dinleyici. Dinleyerek yapılan bu okuma, belki de kitap dolu olan bir odada yalnız başına geçirilen saatlerden çok daha bereketli, çok daha zengin oluyor bilgilenme adına. Zaten bizim kültürümüzde birliktelik önemlidir. “Bir elin nesi var iki elin sesi var”, “cemaatle yaptığın ibadet yalnız başına yaptığın ibadetten daha evladır” türünden sözler de bunun kanıtıdır. Birlikteliklerin yıpratıldığı, dinleme eyleminin yerini fütursuzca konuşmaların aldığı, gözün göze, sözün söze değmediği günümüzde, yazarlarla/sanatçılarla yapılan söyleşilerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan bir dikkat çekme, bir hatırlatma, kendine getirme, özüne döndürme durumunu ihtiva eder söyleşiler.

Okuma süreci içerisinde kendimi öykü yazarken buldum

Duran Boz moderatörlüğünde başlayan söyleşi, Boz’un Cemal Şakar’ın hayatına, yazarlık serüvenine, kitaplarına yönelik bilgi vermesiyle açıldı. Boz’un soruları eşliğinde başlayan söyleşi, Şakar’ın uzun ve coşkulu cevaplarıyla devam etti. Söyleşinin sonuna doğru dinleyicilerin soruları alındı. Dinleyicilerin soruları da bir hayli fazla olunca söyleşi normalden biraz daha uzun sürdü. Bundan da herkes memnun kaldı sanırım. Çünkü söyleşi sırasında, sıkılganlıktan dolayı mekândan ayrılan olmadı. Cemal Şakar, dinleyiciden yana memnuniyetini, “buradaki dinleyici çok nitelikli, siz böyle olunca ben de coşkulu cevaplıyorum” gibi sözlerle ara ara dile getirdi. Sanırım Şakar’ın hızlı konuşması da memnuniyetinin bir göstergesiydi. Bazı insanlar fikren ve kalben coşunca hızlı konuşurlar, bazıları da kekeler. Şakar, oldukça hızlı konuşuyor, hızlı düşünüyor, bir sorunun cevabında geniş bir mecrada dolaştırabiliyordu bizi.

Konuşmacı öykücü olunca, öykü yazmaya nasıl karar verdiği, neden öyküyü tercih ettiği merak ediliyordu. Bu bağlamda Şakar, Hasan Aycın’dan kopya çekerek şunları söyledi: “Hasan Aycın’a benzer bir soru sorulduğunda, ‘ben bir yolda yürüyordum, çizgi benim için bir asa oldu. Ben ona tutundum. Ondan sonra o benden ben ondan kopamaz olduk.’ mealinde bir şey söyler. Benim için de yazı, öykü böyle bir şey. Niye öykücü olduğumun bende bir karşılığı yok. Ama kendimi bildim bileli iyi bir okurdum. İyi okuyordum. Bu okuma süreci içerisinde kendimi öykü yazarken buldum. Çok bilinçli bir tercih değildi öyküyü seçişim. Ama ben onu sevdim, o beni. İyi anlaşıyoruz.”

Söyleşide -sorulan sorular ekseninde- öykünün günümüzdeki konumu/durumu, öykünün şiir ve diğer edebî türlerle olan ilişkisi, edebiyatın ne olduğu ne olmadığı, çağın tanığı olduğunu düşünen yazarların eserlerinde buna sadık kalıp kalmadıkları, görselin, sinema dilinin yazıyı/öyküyü nasıl etkilediği, yazarın yazdıklarından da sorumlu olduğu ve yazdıklarından da hesaba çekileceği, edebiyatın müeddep suskunluğunun Şakar’ın otuz beş yıllık yazarlık serüveninde nasıl bir değişim ya da sabiteler yaşadığı, tür seçiminde sanatçının karakterinin etkili olup olmaması, yazmak mı öncelik okumak mı öncelik olmalı, öykünün öykücüye nasıl geldiği, öykü yazma biçiminin nasıl olduğu gibi konular üzerinde duruldu. Söyleşide birçok öykücünün ismi ve kitabı zikredildi. Öyküye ilgisi olan dinleyiciler, bu öykücüleri ve kitapları defterlerine not ediverdi.

Yazarlık ârizîdir; asıl olan okurluktur

Cemal Şakar, Müslüman yazarın derdini, davasını dile getirişini önemseyenlerden. Ona göre bir Müslüman yazıyorsa, Ortadoğu’nun, Filistin’in, Suriye’nin ve tüm yaralı coğrafyaların acılarına kayıtsız kalmamalı. Her fırsatta bu meseleleri işlemeli. Bu noktada Şakar’a hak vermemek elde değil. Ne insanî ilişkilerimizde, ne okumalarımızda, ne konuşmalarımızda bu meselelere yeterince yer vermiyoruz. Medyanın bize aktardığı kadarıyla yetiniyoruz. Bir kazı çalışması yaparcasına bu meseleler üzerinde çalışmıyoruz. Bu meselelerle hatlarımız sürekli kopuk. Bu konuda Şakar, görselin/medyanın akıllarımızı ve duygularımızı nasıl iğfal ettiğine değindi. “Sosyal medyada bir mülteci çocuk paylaşılıyor, çocuk yapayalnız. Başka bir fotoğrafta bakıyorsunuz ki aslında o çocuk yalnız değilmiş. Etrafında bir sürü insan varmış. Objektiften bize yansıyanlar hiç objektif değil. Sürekli yanıltılıyoruz.”

Cemal Şakar’ın bazı sorulara verdiği cevaplar itiraf mahiyetindeydi. “Yazarlık için nasıl bir okurluk donanımına sahip olmak gerekir?” sorusuna verdiği cevap bu açıdan önemli. “Yazarlık ârizîdir; asıl olan okurluktur. Yazar olmak için okunmaz, okumak için okunur. Yaza yaza yazar olunur; ama bu bir kıvamdır. Benim yazdıklarımı toplasanız bin sayfa yapar mı emin değilim, bilemiyorum; ama bunun karşılığında kaç bin sayfa okudum acaba? O okuduğum sayfalar olmasaydı otuz beş yıllık yazarlık serüvenimde çıkan on beş kitap muhtemelen oluşmazdı. Kendimizi biliyorsak eğer, İslâm’ın da bizden bunu istediğini düşünüyorum, iyi bir insan olmak için okumalı. Yazmasak bir şey olmaz. Allah bize niye yazmadın diye sormaz. Ama niye iyi bir insan olmadın, iyice okumadın diye sorar.”

Kur’an’dan ve sünnetten beslenen bir edebiyat fikri oluşturamıyoruz

Şakar’ın altını çizdiği, önemle vurguladığı noktalardan biri, edebiyat teorimizin olmayışı üzerineydi. “Adım attığımızda bir muhacire denk geliyoruz, madem çağımıza tanıklık yapacağız, nasıl olur da bunları öykülerimize taşımayız? Hani komşusu açken biz tok yatmayacaktık! Prensip olarak bunlar bizlerde var; ama uygulamada laik bir tavır içerisine giriyoruz. Çünkü edebiyat teorisini Batı’dan aldık. Bizde edebiyat teorisi ne yazık ki yok. Teoriden de geçtim. Kur’an’dan ve sünnetten beslenen bir edebiyat fikri oluşturamıyoruz. Sürekli Batı teorisinden kendimizi besledik. Bu sebeple içselleştirdiğimiz şeyler farklılaştı. Konuştuğumuzda bir Batılı gibi konuşmaya başladık. Aynı izler bende de var. Oysa Kur’an kendini Furkan olarak tanıtıyor. Batılı kitapları okumayalım demek istemiyorum. Elimizde bir Furkan var. Edebiyata dair bir düşünce oluşturacaksak bu Furkan’a bakmak lazım. Bu nirengi noktasıdır. Ben bunun yapılamadığını, iş yazmaya, edebiyat yapmaya, öykü yazmaya geldiğinde laik bir kafanın devreye girdiğini düşünüyorum.”

Şakar, söyleşisinde sık sık ayetlere/hadislere atıfta bulunduğu gibi Batılı yazarlardan da alıntılar yaptı. “Yazmasam Sait Faik gibi çıldırmaz, Yunus Emre gibi ölmezdim herhalde. Başka bir şekilde, başka bir alanda uğraş verir, yaşamıma devam ederdim.” diyen Şakar, zannediyorum Kahramanmaraş’tan memnun ayrıldı.

Hatice Ebrar Akbulut

Yayın Tarihi: 25 Nisan 2016 Pazartesi 15:06 Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2019, 00:11
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Tanır
Ahmet Tanır - 5 yıl Önce

İki kaliteli insan. Emek ve özveri olarak her şey yerli yerinde. Kutlarım kardeşlerim.

banner26