Cemaatlerin Görevi Topluma Maneviyatı Yüksek İnsanlar Kazandırmak Olmalı

Necdet Subaşı, Halime Kökçe, Erol Erdoğan ve Lütfü Özşahin geçtiğimiz günlerde ''Türkiye’de Dini Yapılar: Cemaat, Tarikat, Diyanet'' başlıklı bir panelde konuştu. Selvigül Kandoğmuş Şahin etkinlikten notlarını aktarıyor.

Cemaatlerin Görevi Topluma Maneviyatı Yüksek İnsanlar Kazandırmak Olmalı

Ülke olarak zorlu süreçlerden, derin hesaplaşmaların yapıldığı dönemlerden geçiyoruz. Geçmişte yaşadıklarımız, dünlerimiz bugünlerimizin inşası içindir bir bakıma… Doksanlı yılların gençliği olarak yoğun gündemlerin yaşandığı, hak ihlallerinin olduğu süreçlerden geçtik. Sonrasında 28 Şubat, mağduriyetler ve inanan bireylere yönelik pek çok yaşamsal ve düşünsel engellemeler… Tüm bunlar yaşanırken mağduriyetlerin verdiği dirençle düşünen, üreten, okuyan bir gençlik olarak her zaman dinamik bir halde entelektüel bir çaba ile her türlü çalışmanın içinde yer almaya çalıştık. Bizim bir adım önümüzde yürüyen ve o dönemde okuyup yazmış, düşünen, üreten abilerimiz, ablalarımız şimdi bu dönemin yöneticileri, danışmanları, gazetelerde kanaat önderleri. Mağduriyetler ve hak ihlalleri, düşünmeyi, akletmeyi, her zaman öncü olmayı, direniş göstermeyi aşılamıştı nesillere. Pek çok toplantılar yapılır, konferanslar düzenlenir, devasa spor salonları binlerce genç yaşlı Müslümanlarla dolup taşar, marşlar söylenir, sloganlar atılır, büyük bir heyecan fırtınası hepimizi yüreğimizden yakalardı.

Bugünlere geldiğimizde, “iktidara yaslı düşünsel ve inanç eksenli kimliğimizle artık sorularımız tükendi, artık dertlerimiz bitti, artık menzile ulaştık mı?” diye sorgularken travmatik, hiç aklımıza gelmeyen, ihanet kuşanmış saldırılara maruz kaldık. 15 Temmuz darbe girişimi bu topraklarda meydana gelen en büyük ihanet olayıydı belki de. Ve artık tüm yaşanan acılardan, dökülen kanlardan ve maddi manevi kayıplardan sonra; Kemalistlerin sorguladığı ve eleştirdiği, ithamlarda bulunduğu cemaat ve tarikat yapılanmalarına Müslümanların da artık farklı bir boyuttan bakmaları ve kafa yormaları gerekiyordu. Yani 15 Temmuz ihanet şebekesinin meydana getirdiği darbe girişimi, büyük kaos ve kargaşa ortamı yaratmış olsa da, inanmış bireyleri, toplumsal dinamikleri farklı anlamlarda sarsmış oldu. Artık çuvaldızı kendimize batırmanın zamanı gelmişti. Artık bu gidişin nereye doğru olduğunu, kimlerle yürüdüğümüzü, hangi minval üzere yürüdüğümüzü, ne için yürüdüğümüzü sorgulamanın zamanı gelmişti.

14 Ocak Cumartesi akşamı Üsküdar Evlendirme Dairesi Kız Kulesi Salonunda, İstanbul Düşünce Vakfı’nın düzenlediği anlamlı bir program gerçekleşti. Yağmurlu bir Üsküdar akşamında doğrusu nezih bir toplulukla anlamlı bir buluşma gerçekleştiğini düşünüyorum.

Başbakanlık Başdanışmanı Dr. Necdet Subaşı’nın konuşmacı olduğu “Türkiye’de Dini Yapılar: Cemaat, Tarikat, Diyanet” başlıklı panelde moderatörlüğü Dr. İbrahim Etem Şanlıer’in yaptı; Halime Kökçe (Sosyolog, Gazeteci), Erol Erdoğan (İlahiyatçı, Sosyolog) ve Dr. Lütfü Özşahin (Dinler Tarihçisi) müzakereci olarak konuşmalarını gerçekleştirdiler.

80’lere kadar Türkiye Müslümanları devleti kendisine düşman bellemedi

Dr. Necdet Subaşı konuşmasını büyük bir heyecan ve akıcılıkta gerçekleştirirken zaman zaman zor bir konumda olduğunu belirterek, elinden geldiğince tarafsız ve nesnel bir konuşma yapacağına dair anlamlı ve duyarlı bir giriş yaparak konuşmasına başladı ve özetle şunları söyledi: “Geçtiğimiz zorlu süreçte bu konuların ele alınması ve hangi zaviyeden bu konulara baktığımız önemlidir. Diyanet’te görev yapmış birisi olarak, içeriden onları sahiplenen bir dil mi kullanacağım yoksa nesnel bir dil mi kullanacağım; bu oldukça manidardır.

Hepimiz bu toprakların insanıyız, hepimizin mutlaka cemaatlerle ve tarikatlarla uzaktan yakından bir ilintimiz olmuştur. Mutlaka bir akrabamız, bir yakınımız, tanıdığımız bir tarikat ve cemaat mensubu olabilir. Bu ülkeyi seven, bu ülkenin insanını seven biri olarak, Kemalist ve laik bir bakış açasından ziyade sosyal ve bilimsel hassasiyetleri göz önünde bulundurarak içeriden birisinin duyarlılığı ile konuya yaklaşmak isterim. Ülkemizin en ücra köşesini bir ağ gibi saran bu cemaatsel yapılar örgütlü ve programlı bir şekilde bulunmaktadır. Ve Müslümanlar bu konulara artık, Toktamış Ateş gibi değil de, sağlıklı ve nesnel bir şekilde yaklaşarak artık bu konuları gündeme getirmeli ve rahatlıkla konuşmalılar diye düşünüyorum.

Cumhuriyetle birlikte tekke ve zaviyelerin kapatılması sonucu dini yapılar üzerine büyük baskılar oldu ve üç önemli akım bugüne kadar bu topraklarda kendini gösterdi. Bu üç dini akım: Süleymancılar, Nurcular ve Milli Görüş’tü. 80’lere kadar Türkiye Müslümanları devleti kendisine düşman bellemedi ama hep mesafeli durarak adeta bir küskünlük yaşadı. Bu akımlardan, Nurculuk ve Süleymancılık gizli ve örtülü teşkilatlanmayı öngörürken, Milli Görüş akımı siyasal anlamda kendisinin varlığını ortaya koyarak meşruiyet arayışına gitti.”

Topluma maneviyatı yüksek insanlar kazandırmak

Subaşı, 80’lerden sonraki  üniversiteli Müslüman gençlerin, İran Devrimi, Seyid Kutup, Mevdudi ve Afganistan Cihadıyla farklı bir uyanışa geçtiğini belirtirken aynı zamanda ilk defa bilerek ya da bilmeyerek radikal bir bakış açısıyla devlete karşı bir duruş sergilendiğinin de vurgusunu yaptı.  "Biz son kuşağız artık" diye sözlerine devam eden Necdet Subaşı; "Artık Mehmet Akif yoktur, Ömer Nasuhi Bilmen yoktur. Bizim kuşağın beslendiği yazarlar gitmiş, yerini  Seyyid Kutup, Mevdudi ve  Ali Şeriatı almıştır. Onlar da kendi ülkelerinin mümtaz şahsiyetleridir. Farklı şartların ürünleridirler. Bu dönemin büyük yazarlarını ve şairlerini okuyan, onların tedrisatından geçen, bizim gençliğimiz, içinden geçtiğimiz dönemin son kuşağıdır” diye sözlerine devam etti.

Cemaatlerin ve tarikatların yapılarına anlamlı eleştirel bir üslup ve aynı zamanda da hassas bir duyarlılıkla yaklaşan Dr. Necdet Subaşı; cemaatlerin toplumdan insan çalmak değil, asıl amaçlarının sağlıklı bir halde topluma maneviyatı yüksek insanlar kazandırmak olduğunun vurgusunu yaptı.

“Cemaat mensubu birisi olarak, toplumda doğal bir halde mi bulunacağım, yoksa varlığımla, görüntümle, sakalımla, giysimle dışlanmış bir halde mi var olacağım” diye yine anlamlı bir sorgulamayla konuşmasına devam eden Subaşı; en son FETÖ’nün bir kuşağı nasıl ele geçirdiğini, bu toprakların en akıllı gençlerini nasıl devşirdiğini anlatırken, “çocuğumuzu cemaatlere kaptırıyor muyuz, onun aklını, vicdanını ipotek altına aldırıp düşünme melekelerinin elinden alınmasına izin mi veriyoruz, bu önemlidir… Ve artık konu gündeme gelmelidir” diye yine önemli bir uyarıda bulunmuş oldu.

İnsanların bir araya geldiklerinde, aile meclislerinde veya küçük toplantılarda artık dini konuların konuşulmadığını, herkesin birbirine kuşku ve şüpheyle baktığını belirtirken, bunun en büyük müsebbibinin de FETÖ terör örgütü olduğunu belirtti. “Bu topraklarda münzevi olarak yaşayan ama hayatın içinde öyle doğal, sıradan yaşantıları ile herkes gibi olan Bektaşiler, nice tarikat mensupları vardı” diyen ve artık şeffaflaşmanın önemli olduğunun altını çizen Necdet Subaşı, cemaate ve tarikata katılan gençlerin; hat, tezhip, yazarlık atölyesi, okuma kulübü gibi eğitsel ve sanatsal faaliyetler gibi insanlığın gelişimine, gençlerin kendilerini gerçekleştirmelerine katkı sağlayan doğal hal üzere olmaları gerektiğinin vurgusunu yaptı.

Katı Kemalizm uygulamaları dini yapıları da sertleştiriyor

Günümüzde cemaatlerin tarikatlaşma, tarikatların ise cemaatleşme eğiliminde olduğuna değinen Subaşı şunları söyledi: “Cumhuriyetin kurulması ile toplumun dini kalıpları değiştirildi veya dönüştürülmeye çalışıldı. Kur'an okuma ve öğrenme bile yasaklandı. Tekkeler, zaviyeler kapatıldı. Buna tepki olarak Süleymancılar Kur'an eğitimini sürdürmek için ülkenin her bir yerini kuşatarak kurslar açtılar. Nurcular ise ‘mektepler’ açarak yine ülkenin her yerine yayıldılar, cemaat faaliyetlerini yürüttüler. 1980'e kadar dini yapıların devletle bağı kopmadı. Devlete karşı bir tepkisellik söz konusu olmadı. Daha sonra İslami akımlar yurtdışından beslenmeye başladı. İran devrimi sonrasında laik devlete karşı tağut, belam gibi kavramlar gündeme gelmeye başladı.”

Milli Görüş lideri Erbakan'ın bütün karşı baskılara ve engellemelere rağmen, taraftarlarını sistem içinde tutmak için yoğun çaba harcadığına ve siyasal bir yapılanma ile meşru bir zeminde bulunmaya çalıştığına değinen Subaşı; 15 Temmuz darbe girişiminin turnusol kâğıdı gibi büyük ihaneti ortaya çıkardığını ve milletin bu ayaklanma sonucunda devletine, milletine sahip çıktığını ve samimi inançlı insanların her zaman kendilerini fedaya hazır olduklarını görüldüğünü, artık devletin din ile mesafesinin belirlenmesi gerektiğini ısrarla vurguladı: “Devletin, din ve dini kurumlarla ilişkisi netleşmezse, Hizbullah, Aczmendiler, FETÖ ve yeraltına inen terörize olmuş yapıların oluşmasına yol verilmiş olur.”

Kemalizm'in katı laik uygulamaları sonucunda tepkisel anlamda dini yapıların legal bir şekilde ortaya çıktığının vurgusunu yapan Subaşı şunları söyledi: “Katı Kemalizm uygulamaları dini yapıları da sertleştiriyor. Dini yapılar açıktan faaliyet gösteremediği için insanlarımız, din ile ilgili birkaç kelime etti diye art niyetli insanların peşine takılıyor. FETÖ yüzünden artık insanlarımız himmet, hizmet, sadaka kavramlarını ağzına alamıyor, Hizbullah gibi yapılar yüzünden cihad kavramı dejenere edildi. DEAŞ yapılanması sonucunda, hilafet, devlet, cihad kavramlar konuşulamaz, tartışılamaz oldu. Bütün bu yapılar içerde insanımızı dinden uzaklaştırırken, Batıda da İslamofobi’ye kaynaklık ediyor ve İslam’ın yanlış anlaşılmasına sebebiyet veriyor. Bu yapılar ne yazık ki toplumun inanç genleri üzerinde bir dönem Moğolların, Haçlıların, Milli Mücadele sırasında Yunan ve Batılıların yaptıklarından daha fazla tahribat yapıyorlar. FETÖ ve DEAŞ ne yazık İslam’a yaklaşmak isteyen Batılıları Müslümanlardan uzaklaştırdı.”

Dini, cemaatlerin ve tarikatların iktidar mücadelesinden bir türlü kurtaramadık

Müzakerecilerden Erol Erdoğan, özellikle 15 Temmuz’dan sonra insanların cemaatleri sorguladıklarını belirterek şunları söyledi: “Bu ülkedeki insanlar ne yazık FETÖ’yü bir cemaat olarak tanıdı, Fethullah Gülen’i de vaiz olarak tanıdı. Bütün bunlar cemaatlerin sorgulanmasına sebep oldu. Hala cemaatler ve tarikatlar konusunun Türkiye’de yeterince konuşulduğunu düşünmüyorum ama konuşulması gerekiyor. Ve cemaatlerde hangi sıkıntılar var, bunları bir bir ortaya koymamız gerekiyor. 15 Temmuz’dan sonra meydanlarda cemaat liderleri konuşmalar yaptı ama bu durum da Kemalist kesimi korkuttu diyebiliriz.”

Lütfü Özşahin ise konuşmasında özetle şu konulara temas etti: “FETÖ gibi bir cemaatsel yapıyı dini bir cemaat gibi düşünmezsek eğer başımızı kuma gömmüş oluruz. Bunlar gençleri, insanımızı, cemaat yapılanmaları ile dini kullanarak ne yazık ki yanlış yönlendirdiler. İhanete, devlete düşman olmaya sürüklediler. Her zaman cemaatlerle, dini yapılarla, siyasal yapıların arasında sıkı bağlar vardır. Her zaman cemaatler devleti ele geçirmek, güçlü olmak ister. Bu hep böyle olmuştur. Devleti ele geçirmek isteyen bir cemaat, rakibi gördüğü diğer cemaati tekfir ediyor. Devleti ele geçirme olayı adeta cemaatler arasında bir yarış halini almıştır. Dini, cemaatlerin ve tarikatların iktidar mücadelesinden bir türlü kurtaramadık.”

Son müzakereci olarak Halime Kökçe ise şunları ifade etti: “Diyanet’in, o cami cemaati dediğimiz en küçük yapıyı muhafaza etme noktasında gösterdiği gayret, çaba, insan kazanma yerine insan harcama noktasına gelen cemaatlere göre çok daha kıymetli bence. Yurtdışında insanlar bin bir fırkaya ayrılmıyor. Aynı camiye gidiyorlar. Burada da farklı cemaatlerden, tarikatlardan olsa da insanımız aynı camiye gidip, Diyanet’in aynı anda okuduğu hutbeyi dinliyor. Bu çok önemlidir. Ailenin merkeze alınması gerektiğini düşünüyorum ve ailede ‘irşad’ yapılmasının öncelenmesi gerektiğine inanıyorum artık. Ayrıca karikatürize olan cemaatsel yapılara ve tarikatlara mensup kişilerin, topluma entegre hale gelmesi, yani doğal bir görüntüye sahip olması gerektiğini düşünüyorum.”

Son olarak Dr. Necdet Subaşı yeniden söz aldı: “Türkiye’de üretilmiş olan dindarlık hangi retoriğin ürünüdür? Türkiye Müslümanlığı hala soğuk savaş döneminden mi kalmıştır? Bu soruları düşünmemiz gerekiyor. Ayrıca Türkiye’de Diyanet işleri Başkanlığı’nı çok önemsiyorum. Özellikle Diyanet’in, mesuliyet ve entelektüel açıdan donatılmasını gönülden istiyorum. Sokaklardaki sıradan insanlara, mahalle cemaatine hitap ederken aynı zamanda, üniversite öğrencilerine ve hocalarına da hitap edecek düzeyde bir muhataplığa bürünmesi gerektiğine inanıyorum. Bu mutlaka gerekli bir durumdur. Aydın ve okumuş kesimle niye Diyanet arasında her zaman mesafe vardır? Bunlar düşündürücü gerçeklerdir. Şu unutulmamalıdır ki; Diyanet 12 Eylül’de başörtüsü konusunda görüşünü net bir şekilde ortaya koymuş ve gelen talepleri reddetmiştir. Yine Tek Parti dönemlerinde, İnönü rejiminin acımasız zamanlarında, hiçbir cemaati devletin önüne atmamış, bu yapılar ahlak için, din için, insanları iyiliğe güzelliğe, erdemli yaşamaya taşıyor diyerek mücadele vermiştir.” Son olarak bu toplantının çok anlamlı olduğunu, kendisini çok heyecanlandırdığını ve bu tür konuların artık konuşulması gerektiğini belirtti Dr. Necdet Subaşı.

 

Selvigül Kandoğmuş Şahin

Güncelleme Tarihi: 21 Ocak 2017, 00:17
YORUM EKLE

banner19

banner13