Bugünkü Türkiye'nin üç mimarından biri o

Prof. Nazif Gürdoğan ve Recep Garip, Kamil Berse’nin sunumuyla 'Üstad Necip Fazıl' başlıklı bir etkinlikte Necip Fazıl'ı anlattılar. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor..

Bugünkü Türkiye'nin üç mimarından biri o

Geçtiğimiz çarşamba günü Millet Yazma Eser Kütüphanesi idaresi, Ali Emirî-Dersaadet Sohbetleri kapsamında bir toplantı tertip etti. Kütüphanenin okuma salonunda Prof. Nazif Gürdoğan ve Recep Garip, Kamil Berse’nin sunumuyla “Üstad Necip Fazıl” başlığından mülhem sohbet ederlerken oradaydık.

Recep Garip’e göre Necip Fazıl’ın anlaşılabilmesi için evvela “İdeolocya Örgüsü” ciddi bir gözle okunmalı. Cemil Meriç’in “Bu Ülke”si için dediğinin bir benzerini Necip Fazıl da mezkûr kitabı için söyler, “Allah beni İdeolocya Örgüsü’nü yazmak için gönderdi.” dermiş. “Ana belleğimizi en iyi kullanan/ ifade eden, şiirde dünü ve bugünü yarına taşıyarak anlatıp omuzlarımıza yük halinde veren” diye tarif etti Üstad’ı hoca ve böyle deha çaplı beyinlerin, toplumlarını ayağa kaldırarak herkesin dikkatini çeken açılımları meydana getirebildiklerini de eklerken bu kitabın önemini “soylu bir yolculuğun cumhuriyet tarihine girildikten sonraki en önemli izleğinin ürünü” olarak tarif etti.

Üstad, bütün notlarını eski harflerle alırmış

50’li yıllara girmeden hemen önce Büyük Doğu dergisinin kuruluşunu ilan eden Necip Fazıl’ın, her biri birer manifesto gibi tanıtım yazılarından örnekler okudu bize Recep Bey. Bu kısa yazılarda derginin kuruluş maksadını mündemiç satırlar olduğu gibi Kısakürek’in nerdeyse epik havaya bürünen ifadeler, de var: “… her bir fert, Büyük Doğu anlayışını ayağa kaldırmaya mecburdur çünkü Büyük Doğu cemiyetinin ayağa kalkması demek Anadolu’nun ayağa kalkmasıdır. Anadolu’nun kalkması ise Büyük Osmanlı cihan topraklarındaki varlığımızın ayakta durması demektir.” Recep Garip, o yıllarda Necip Fazıl’ın ve sonraları Sezai Karakoç’un kullandığı bu ifadelerin bugün söylenmekten âciz olunduğunu ifade etti. “O zamanlarda oluşturulmaya çalışılan dinamik ruh yapısı bugün yok” dedi.

Üniversite yıllarında henüz çok genç bir Üstad takipçisiyken onun Erenköy’deki evine de gitmeyi bir şekilde başarmış Recep Garip. “Randevuyu nasıl olup da alabildiğimi hatırlamıyorum” diyor. Arkadaşlarıyla çıkarmak istedikleri bir dergi için isim teklifi soracak kadar kendindeymiş ama uzun uzun tarif ettiği o heybet karşısında “kemiklerim birbirine geçmişti” diyecek kadar da heyecanlı. Üstad’ın gösterdiği sandalyeye tam oturamamış bile ve sicim gibi ter dökmüş dakikalarca. O andaki gözlemlerini şimdi aktarıyor oluşu ayrıca kıymetli.

Bir kere Üstad, karşısına aldığı (daha doğrusu ‘karşısına almaya tenezzül ettiği’; zira kendisi pek bir tepeden bakarmış etrafına, merhum) birisi hakkında belki onu önemsediğini göstermek, belki de bir çeşit veri tabanı oluşturmak gayesiyle küçük notlar alır, muhatabının ad-soyadı, memleketi gibi temel birtakım bilgileri yazarmış. Buna “disiplin” adını veriyor Recep Bey. Ayrıca Üstad, bütün notlarını da eski harflerle alırmış. Dedesinin yanıbaşında ve çok küçük yaşta okumayı öğrendikten sonra Necip Fazıl, kendisinden aktardığına göre Garip’in, “on-on iki yaşlarına geldiğinde de Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Aragon ve Rilke’yi okumuş.”

On yaşındayken annesi Necip Fazıl’a, “senin şair olmanı ne çok isterdim” demiş. Onun henüz yirmi yaşına gelmeden edebiyat çevrelerinde muazzam bir tesir yaratan “Kaldırımlar”ını kaleme alabilmiş olmasını biraz da bu açıdan görmek gerektiğini söyledi Recep Garip. Annelerin küçük çocuklarına ne söylediğinin ve kulaklarına ninni niyetine neler okuduğunun da önemli olduğunu ekledi.

Türkiye’nin geleceğini yazan isim

Ecdadımız, bilhassa Osmanlı, sürekli Batıya doğru gitmiş. Bu gidişi en veciz şekliyle “doğuyu batıda aramışlar” diye hülasa etti Nazif Gürdoğan. Hoca bizim atalarımızı Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru giden bir kervana benzetti ve “sonunda” dedi, “batının en doğusu, Asya’nın da en batısı olan Anadolu’da karar kılmışlar.” Ne kadar batıya giderlerse doğuyu o kadar bulacaklarına inanmışlar; “hâlâ da doğudan batıya doğru gidiyoruz.”

Nazif Gürdoğan’a göre 20. yüzyılımızı düşünce olarak oluşturan üç büyük şairimiz var ve Türkiye’nin geleceğinin bu üç ismin üzerine inşa edileceğini söylermiş Sezai Karakoç. Birincisi Yahya Kemal. En zor günlerde karamsarlığa hiç düşmeyip geçmişin görkemli günlerini gününe taşımaya çalışmasını “bozgunda bir fetih düşü” diye tarif etmiş Karakoç. İkincisi Mehmet Akif. Savaş yıllarının şairi. Sezai Karakoç, onun kadar şiiri hayata ve hayatı şiire taşıyan bir şairimiz olmadığını söylemiş. Necip Fazıl ise üçüncü ve “Türkiye’nin geleceğini yazan isim.”

Necip Fazıl’ı izleyenlerin edebiyat ve şiiri iman için bildiklerini söyledi Nazif hoca. Şiirde bir arayış içine girmek bir mutlak gerçeği aramak anlamına geliyor yani ve kesinlikle faydacılıktan hâli değil. Büyük Doğu’nun ve ardılı olan Diriliş’in, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ının ve Mavera’nın ifa etmeye çalıştıkları da tam olarak bu arayışla şiiri birleştirmek, Nazif hocaya göre. Bu minvalde söylenebilir ki başka birçok mecrada şahit olabileceğimiz üzere Necip Fazıl’la bilhassa Karakoç arasında süreç içinde birbirini izleyen bir bağ kurma gayreti var Nazif Gürdoğan’da.

Nazif hoca da Üstad hakkında birtakım efemera bâbından bilgiler düştü. Mesela Necip Fazıl, kim davet ederse etsin otellere gitmez, Akif İnan’ın evinde kalırmış. Otelde yapılacak bir programa da iştirak âdeti yokmuş. “O geldiği zaman mutlaka arkadaşlarımızla yanına giderdik” diyor hoca.

 

Sadullah Yıldız, gözü İbni Sirin’deyken dinledi

Yayın Tarihi: 22 Mayıs 2014 Perşembe 16:54 Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2014, 16:21
banner25
YORUM EKLE

banner26