Bugün ciddi İslamcı fikir üreten dergiler yok

Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Sempozyumu’nun ikinci gününün beşinci oturumunda “Sağcılık, Muhafazakârlık, Milliyetçilik, İslamcılık” ana başlığı altında Tanıl Bora, Asım Öz, Prof. Ergün Yıldırım ve Yıldız Ramazanoğlu’nu dinledik.

Bugün ciddi İslamcı fikir üreten dergiler yok

 

Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Sempozyumu’nun ikinci gününün beşinci oturumunda “Sağcılık, Muhafazakârlık, Milliyetçilik, İslamcılık” ana başlığı altında Tanıl Bora, Asım Öz, Prof. Ergün Yıldırım ve Yıldız Ramazanoğlu’nu dinledik. Programa katılacağı ilan edilen ancak iştirak edemeyen Etyen Mahçupyan’ın yerine Ergün Yıldırım konuştu.

İslamcıların gündeminde modernite kadar kapitalizm yok

Tanıl Bora, “İslamcılığın Üç Güzergâhı: Üçüncü Yol, Orta Yol, Millî Sağ” sunumuna, sol ve sağ kavramlarının tarifleriyle başladı. “Bir solcu olarak” “namuslu eleştiriler getirdi”, güzel tespitler yaptı. Soğuk Savaş dönemi boyunca İslamcılığın, sağda konumlanmış olduğunu ve bunun sebeb-i hikmetini soran Bora, “İslamcılık, sağı seçmekten çok anti-soldu.” dedi. İslamcılığın, karşısında yer aldığı solun (“bununla hemen hemen eşit anlamda komünizmin”) İslamcılar cephesinden bakıldığında ne ifade ettiğini de şöyle açıkladı: “Dinsizliği, Moskof’u, yabancı ideolojilerin en yabancısını ve aşırı modernizmi.” İfrata varmış modernizmin, ‘sol’dan anlaşılan şey olduğunu söyledi Bora. Bu dönemde ‘sağ’ lafzına dahi ontolojik bir değer atfından bahseden Tanıl Bey, bu kelimenin bir nevi başlı başına hikmet kaynağı gibi telakki edildiğini söyledi. “Amel defteri sağ tarafından verilenler” ibaresini bu bağlamda örnek verirken bir başka katkısı ise Necip Fazıl’ın “Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim/ Görevi olmasaydı sol elimi keserdim.” dizeleri. “Marazî denebilecek bir sol nefreti” şeklinde açıkladı bunu Bora.

Sol-sağ ayrımı açısından hayatî bir nokta, şeklinde tarif ettiği, İslamcılığın ‘milliyetçi muhafazakârlık’ şeklinde düşünülmesi-millîleştirilmesi ve Müslümanlığın seçilen değil, içine doğulan neredeyse etnik bir kimlik hâlindeki algısından bahsetti Tanıl Bey. Ona göre, sağcılık olarak İslamcılığın, İslamcılığın milliyetçi muhafazakârlıkla eklemlenmesinin İslamcılık içinden gelen eleştirisi en önemli bağlantı noktasını (reddiyesini) burada buluyor: “Müslümanlığı, içine doğulan -hasbe’l kader intisap edilen değil, iradeyle ve seçerek- inşa ederek var olacak bir kimlik şeklinde tasarlar. Bence radikal İslamcılığın teorik ve pratik olarak önemli müdahalesi buydu ve bu sıfat olarak, sol bir tutumdur.” Kimliği; içine doğulan değil, seçilen bir varoluş olarak algılamayı sol bir tutum şeklinde tavsif etti Bora.

60’lı yıllardan itibaren başlayan İslamcılığın kendi içindeki sorgulama ve eleştirisi, İslamcılığın sağcılık şeklinde algılanmasını merkezine almış. Aynı yıllarda solun, tercümelerle uyandığı düşüncesinin İslamcılık için de geçerli olduğunu söyledi Bora. Dolayısıyla, bunun ‘ithal’ bir tavır olduğu eleştirisinin yapıldığını fakat Ercüment Özkan’ın, bir röportajında “Peygamber Konyalı mıydı?” şeklinde sorarak bu düşünceyle mücadele ettiğini ekledi. Bu noktada Tanıl Bora, üç güzergâhı ayrıştırmanın mümkün olduğunu ifade etti: “Hâlâ sağda kalmayı seçenler, milliyetçi muhafazakârlığa eklemlenmeye devam eden İslamcılık, bunu reddedip başka bir yol arayan İslamcılık. Bunu da kendi arasında ikiye ayırabiliriz: Orta yol, üçüncü yol.” Orta yolun, sağ ve sol arasında ikisinin müspet yönleri üzerinden vasat bir telif arayışı, üçüncününse kavramları ve ufkuyla başka bir yol açma iddiasında olduğunu anlattı Tanıl Bora. İlkinin daha yaygın oluşunu ekleyip örnek vererek Nurettin Topçu’dan şöyle bir tutumu aktardı Bora: “Hakları çiğnenen, zalim patronların elinde merhametsizce sömürülenlerin haklarına sahip çıkmak fakat onların bu isyanlarına, patronlarına karşı kin karıştırmamaya çalışmak, zalim müstekbirlere merhamet duygusu aşılamaya çalışmak.” Tanıl Bora’ya göre “Bir tür orta yol arayışı bu.”

Necip Fazıl’ın da ‘zıtların birliği’ parodisinde geçen sözlerini nakletti: “Komünizma’dan mülkiyetin dehameleşmesinin yol açacağı yozlaşmaları dengeleyecek tesviyeciliği, kapitalizma ve liberalizmadan insanî mülkiyetçiliği, faşizmadan demokrasyanın aşırı özgürlükçülüğün yol açacağı problemleri tedavi edecek sertliği almak…” Bunu Tanıl Bora, “her iki anlamda vasat!” deyip hülasa ediyor. İki kanaldan gelişen üçüncü yolda ise akımların açıortaylarını arayan anlayışın değil, bu paradigmaların reddinin söz konusu olduğuyla devam etti Bora.

İslamcı düşüncenin yeni zamanlarla hesaplaşırken moderniteye kahredip bir ömür tükettiğini söyleyip ekledi Tanıl Bora: “Modernitenin onda biri kadar kapitalizm kelimesi geçmez. Modernite bir fenalık, şeytanî bir güç olarak tasvir edilir fakat kapitalizm diye bir şey (ki modernliğin olmazsa olmazıdır) sanki nötr bir alettir!”

Bugün ciddi İslamcı fikir üreten dergiler yok

Asım Öz, başlığı “İslamcılığın Muhafazakârlaşması Eleştirisi Üzerine Bazı Dikkatler” olan bir tebliğ sundu. Bir şeye olan mesafeniz yoksa ve o an içindeyseniz olan biteni kuşatmanız imkânsızdır, fehvasınca kendi durumunun zorluğunu ifade ederek söze giren Öz, özellikle 2000’li yıllarda daha yüksek tonda dile gelen ve kriminalleştirilen, muhafazakârlık ve İslamcılığın muhafazakârlaşması üzerinden dile getirilen söylemlerin çok gerçekçi olmadığını söyledi. Bu düşüncesini, Tanıl Bora’nın söylediği ‘İslamcılığın sağcılık ve muhafazakârlığa eklemlenmesi’ meselesinin İslamcılık için arızî bir durum değil, bir süreklilik göstergesi oluşunu ifadeyle destekledi. Asım Öz, bu ‘eklemlenme’ meselesini daha çok bir ayrışma süreci olarak telakki edip eklemlenme eleştirisini sonradan yapılmış bir ek gibi görüyor.

1960’lı yıllardaki dergilerde, bilhassa Hilal mecmuasında, ‘muhafazakârlık’ kavramının ‘dinin muhafazası’ anlamından ötede kullanılmadığını, kavramsal çerçeve olarak oldukça geniş bir alanı kaplayan bu kavramın, Ahmet Kabaklı’nın Müslüman Türkiye eserinde de ‘mukaddesatçılık’ olarak varit olduğunu söyledi. Dolayısıyla, 80’li yıllara kadar ‘mukaddesatçılık’la meselelere bakmanın daha doğru olacağını belirtti Asım Öz. 90’ların sonundan itibaren muhafazakârlığın ele alınış biçiminin de değiştiğini ekledi. Sonraları, Ali Bulaç ve Rasim Özdenören’de milliyetçiliğin Peyami Safa kanadına dair eleştirilere rastlamış.

Fikriyatın geliştiği İslamcı matbuat üzerinden yapılacak bir takipte, 2004’e kadarki süreçte Ak Parti’ye eleştirinin revaçta, 2007-2009’a kadar onun ‘ihtiyatlı bir iyimserlik’ şeklinde tavsif ettiği tavrın mevcut olduğunu görmüş o. Akabinde ise genel itibarla Müslümanlar tarafından hükümetin meşrulaştırıldığını söyledi. 2004’te yayınlanmaya başlayan ‘Muhafazakâr Düşünce’ dergisinin önemli bir örnek şeklinde ele alınabileceğini belirtti Asım Öz. Bu derginin, muhafazakârlıkla ilgili tartışmaları küresel bir boyuta taşıyıp dünyada olup bitenlerle irtibatlandırdığını söyledi. Bugünse, İslamcılık’la alakalı ciddi fikirleri üzerinden takip edebileceğimiz bir yayının olmadığını, 90’lardaki Bilgi ve Hikmet, Bilgi ve Düşünce, Tezkire, Özgün Düşünce gibi yayınların bugün için eksikliğinden bahsetti. Bu arada, Hece dergisinin düşünceye dair yayınladığı tek özel sayının ‘Yerlilik’ olduğunu fakat İslamcılık’la alakalı bir sayı hazırlanmadığını söyleyip burada bir kasıt yahut ihmalin düşünülmemesi gerektiğini iyi niyet ifadesi olarak ekledi.

2000’lerde, 90’lı yıllarda düşünce sahasında yaygın olan dergilerin biraz edebiyat eksenine kaydığını söyleyip devam etti Asım Bey: “Bu anlamda, İslamcılığın 70’lerdeki kırılgan hâlet-i ruhiyeye döndüğünü görüyoruz, ‘nostalji’ dediğimiz durum. Star gazetesinin, Büyük Doğu eklerini seçerek yayınlaması gibi… Ama nostalji dediğimizde illa kötü bir şey anlaşılmamalı.”

İttihad-ı İslam vurgusu ölmedi!

Etyen Mahçupyan’ın yerine, Mümtazer Hoca’nın deyişiyle ‘ribery’ olarak kadroya dâhil olan Prof. Ergün Yıldırım Hoca, “İslamcılığın Muhafazakârlaşması, Muhafazakârlığın İslamlaşması” başlıklı sunumunda, “Kavramları yeniden tarif ettikçe kafamız karışıyor. Bu güzel bir şey.” dedi. Bu güzelliği, “bizim yeniden düşünmemizi sağlamaya” bağladı Ergün Hoca. Müstefit olduğumuz bir sunum yaptı. Yıldırım, “Ana kaynaklar-değerler-özlerden uzaklaşarak fesada uğrama durumunda kendimizi gözden geçirerek hesaba çekme ve tanımlama-yorumlama” şeklinde tarif etti İslamcılığı, daha doğrusu, onun deyişiyle ‘İslamlaşma’yı.

Türkiye’deki muhafazakârlaşma kavramının ciddi problemler taşıdığını belirtti Ergün Yıldırım. Avrupa filozofisine bakıldığında muhafazakârlık denince “otantik olana ve geleneğe vurgu yapan, siyasal sistemle bütünleşen, evrimsel değişmelerden ve statükodan yana olan siyasî bir düşünce”nin akla geleceğini fakat Türkiye’ye dönüp baktığımızda böyle bir durumun olmadığını söyledi. Türkiye’deki muhafazakârlığın genel anlayışını kültürel çerçevede şöyle çizdi Hoca: “Samiha Ayverdi, Nurettin Topçu, Fuat Başgil’in, cumhuriyetin redd-i mirasçı siyaseti karşısında geleneği, tarihin, dinin reddedilmesi üzerine bunları korumak üzerine gelişen bir arayış.” Ak Parti’yle birlikte, siyasal sistemi değiştirme merkezli bir anlayışın değil, toplumsal düzene dâhil olma mantıklı bir siyasetin takip edildiğini, “düzeni değiştirmek yerine düzene katılarak kendi kimliğini-siyasetini imkânlar ölçüsünde temsil etmeye çalışarak var olma tutumu”nu reformcu bir yaklaşım olarak okumanın mümkün olduğunu ifade etti Ergün Hoca. Sivil toplum çalışmalarının öne çıkması, örgütlenmeler, kadın-aile derneklerinin artmasını da buna örnek verdi.

İslamcılar’da hâlâ mevcut olan bu, toplumu dönüştürme-değiştirme talebinin, zaman zaman Başbakan’ın yaptığı açıklamalarda (içki yasağı, kürtaj) görülebileceğini söyledi Ergün Yıldırım. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetkilerinin genişletilmesi de buna keza. İslamlaşma’da bugünkü siyasette belli problemlerin çözümü için ‘millet’, ‘anasır-ı İslam’ perspektif ve kavramının çokça kullanılmasının, bir İslamcı meclis olan ve Hüseyin Avni Ulaş, Hasan Basri Çantay, Akif gibi şahsiyetlerin mevcut olduğu 1. Meclis’e atıf olmasının imkânından bahseden Yıldırım, bugün, o tarihlerde kullanılan kavramlardan hareketle çıkılan yollarda İslamcılık’tan ilham alındığının söylenebileceğini ifade etti. “İttihad-ı İslam vurgusu ölmedi.” deyip ekledi: “Müslümanlar arasındaki duvarlar sorgulandıkça bu daha net bir şekilde ortaya çıkıyor.”

Cumhuriyette de kadının adı yok

Konuşmayı Ergün Yıldırım'dan sonra Yıldız Ramazanoğlu devraldı. “İslamcılık” dedi Ramazanoğlu, “Modern zamanlarda insanlığın ortak kurtuluşu için İslam’ın cihanşümul bir imkân olarak insanlığın önüne uzandığını görmek, buna inanmak ve gereğini yapmak için enerjisini bu işe sarf etmek.” Hemen herkesin zihninde katiyete kavuşamamış İslamcılık tanımı için onun getirdiği perspektif bu. “İslamcılığın Kurucu Öznesi: Kadınlar” sunumunu, 1839’daki Tanzimat’ın kıvılcımlar çaktığı kadın meselesinden itibaren ele aldı. O dönemin birikimiyle geç buluşmamızı, harf inkılâbının oluşturduğu dönemsel kopukluğa bağladı. Birkaç sene evvel “Hanımlara Mahsus Gazete” ve “Kadınlar Dünyası” dergisinin Latinize edilmesini sevindirici bir gelişme olarak niteledi Yıldız Hanım ve bunu çığır açıcı bir durum olarak gördüğünü söyledi. O zamanki kadınların tecrübelerine eklemlenmenin, onların karşılaştığı problemleri nasıl değerlendirdiklerini görmenin ehemmiyetinden bahsetti.

Fatma Aliye’nin, “Kadınlar Dünyası” dergisindeki, “Artık ‘Kadınlar okuyup yazmalı mı?’ davası tamam olmuş. Zira işte yazıyorlar.” cümlesini aktarıp bunu önemli gördüğünü söyledi Ramazanoğlu ve devam etti: “Müslüman kadınlara baktığımızda, yapılan tartışmalarda hep arkadan geldiklerini görüyoruz. Sanki bir sürüklenmeyle karşı karşıyayız.” Sonra “yanlış anlaşılmasın” kaydını düşerek bir noktaya temas etti: “Olup bittikten sonra, kadınlar okuyup yazıyor, ‘Kadınlar okuyup yazsın mı?’ deniyor. Kadınlar çalışıyor, mesleğine ve toplumsal çevresine sahip çıkmaya çalışıyor; hâlâ arkadan ‘Kadınlar çalışsın mı çalışmasın mı?’ tartışması… Çok komik oluyor!” Sempozyumda o ana kadar mevcut olmayan konuşma ortası alkışın ilk kez Yıldız Hanım’ın bu ve bir önceki cümlesinin arkasından geldiğini ekleyeyim.

Kadının önünü açmak ve onu özgürleştirmek gibi birtakım hedefler koyan cumhuriyetten sonrasına dair Yıldız Ramazanoğlu’nun aktardığı ilginç bir anekdot ise şöyle: Arkadaşlarıyla birlikte ‘Kadınlar Fırkası’nı kuran Nezihe Muhiddin’in bu girişiminin reddedildiğini aktardı Yıldız Hanım: “Demek ki cumhuriyet elitlerinin, Osmanlı’da erkeklerin hâkim olduğuna dair eleştirilerine ve sonrasına dair sadece hükümran olanın değiştiğinden bahsedebiliriz. İslamcı hükümranlar gidiyor, yerine Kemalist hükümranlar geliyor. Nezihe Muhiddin’in girişiminin kabul görmemesi bunun bir göstergesi.” Yine bu bağlamda, Merve Kavakçı’nın meclisten atılması vakasını da bir kırılma noktası olarak gördüğünü ekledi Ramazanoğlu. Kadının hakkının teslim edilmesinin ahlakî bir şey olduğunu ifade ederek dindar kadınların her iki kesim tarafından örselenip ayakta kalmayı başardığını, bunun oldukça iyi bir başarı olduğunu anlattı.

Sempozyum notları devam edecek.. Sempozyuma ilişkin diğer haberlerimizi ve başka İslamcılık tartışmalarını "İslamcılık" etiketimizden takip edebilirsiniz.

 

Sadullah Yıldız, zihninde tartışarak yazdı

Güncelleme Tarihi: 21 Şubat 2018, 13:33
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Örs
Ahmet Örs - 6 yıl Önce

islamcılığın ölümünü ilan eden, hatta bunu isteyen m. türköne'nin islamcılık sempozyumunda oturum başkanı olması ironik bir hâl olsa gerek. sahadan pek az ismin yer aldığı, iktidar belediyelerinin inhisarında islamcılığa akademik kadavra muamelesi yapıldığı tartışmalara ciddi eleştiriler şart!

erişmiş
erişmiş - 6 yıl Önce

güzel yazan düşünen insanlarımız olmasına rağmen dergilerimiz yayınlamaya cesaret edemiyor fikir harmanı olması gereken dergiler şimdilerde rehavete kapılmış durumda ALLAH YENİDEN İMAN ETMEYİ BİLİNCİ KUŞANMAYI nasip etsin KULLUK BİLİNCİNİN ZİRVE YAPTIĞI ÖZGÜN YAZILARDA GÜZEL YÜREKLERDE KAVUŞMA umudumuzu daim etsin.

banner19

banner13