Bu şehrin tarihini iyi anlamak gerek

Kültür Ocağı Vakfı (KOCAV), tarafından her hafta düzenli olarak, “Kültür ve Medeniyet” başlığı altında, alanında yetkin kişiler tarafından gerçekleştirilen konferansların bu haftaki konuğu Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Hayri Fehmi Yılmaz idi. Süleyman Orhun yazdı.

Bu şehrin tarihini iyi anlamak gerek

 

 

Kültür Ocağı Vakfı (KOCAV), tarafından her hafta düzenli olarak, “Kültür ve Medeniyet” başlığı altında, alanında yetkin kişiler tarafından gerçekleştirilen konferansların bu haftaki konuğu Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Hayri Fehmi Yılmaz idi. Konferansın başlığı olarak da “Medeniyetler Başkenti İstanbul” seçilmişti. Kitaplar nasıl önsözleriyle başlıyorsa, konferanslarda başlıklarıyla başlar; “Nedir İstanbul’u medeniyetlerin başkenti yapan?” diye kendi kendimize sorarken, Hayri Fehmi Bey’in daha konuşmasına başlarken ki cümleleri konuya olan ilgimizi ve alakamızı artıracak vurguyla geliyor. Konferansa başlamadan önceki kendi kendimize sorduğumuz soru, konferans boyunca içeriği ve tabanı dolacak şekilde cevaplanıyor.

“Bu kent, olağanüstü derecede tarihi önemi çok büyük olan bir kent. Ve onu ilginç yapan da her devirde çevresini etkilemiş olmasıdır diyerek konuşmasına başlıyor Hayri Fehmi Yılmaz. Neden çevresini bu denli etkilemiş, diye bir soru işareti daha oluşuyor kafamızda. Böyle değil midir zaten? Her yeni bilgi, cevap olduğu kadar yeni soru işaretidir. Şimdi keyifli sohbet eşliğinde yeni bilgi ve sorulara yelken açıyoruz.

Bir şehrin tarihi

İstanbul’da insan yaşamının başlangıcını Yarımburgaz Mağarası’na kadar götürebileceğimizi öğreniyoruz. Günümüzde Küçükçekmece Gölü yakınlarında bulunan bu mağarada 600 bin yıl öncesine kadar insan yaşamı olduğuna dair belirtiler bulunmakta. Taş çağı olarak adlandırılan bu dönemde, yazın insanların kışında vahşi hayvanların burayı barınmak için kullandığı düşünülüyor. Bu düşüncelere sebep olan belgeler ise, günümüze kadar zarar görmemiş olan mağara içindeki tabakalar. Bu mağarayı Bizanslılar da kullanmış ancak onlardan sonra kullanan olmamış ve unutulmuş. Şu anda da -konuşmacımızın ince tenkitiyle aktarmak gerekirse- define avcıları tarafından ilgi görüyormuş. Kendisi de buraya ilk gidişini anlattı. Müthiş bir heyecanla ve şevkle, İstanbul Üniversitesi’nden kilit anahtarını aldıktan sonra buraya geldiğinde tüm demirlerin ve kilitlerin sökülmüş olduğunu görmüş. Buraya gelmeden önce içeride bir tek kendisinin olacağını düşünürken, ondan önce buraya gelmiş çocuklar olduğunu da gördüğünü de aktarınca, ince tenkitinde bu yiten heyecanının etkisinin de olduğunu düşünmüyor değiliz. Günümüzde de sadece define avcıları değil film yapımcıları da, öğrendiğimiz kadarıyla buradan yararlanmakta. Bu kadar eski bir yapının, malum olduğu üzere kent tarihindeki önemi nedir pek bilinmiyor.

Paleolitik Çağ’dan Neolitik Çağ’a geçildiğinde, Anadolu da rastlanan kerpiç yapılardan ziyade dal örgü mimarisi kullanılmakta ve bu üründe tıpkı kerpiç gibi kalıcı olmuştur. Ve o dönemden sonra sürekli ve düzenli olarak Avrupa’ya da yayılmış olan görünüşü basit (fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla) yapılışı ise oldukça zor olan bu eserin, günümüzde Avrupa’da sadece müzelerde bulunmakta iken, Türkiye Trakya’sında hala halk tarafından yapılmakta ve kullanılmakta olduğunu öğreniyoruz.

Hayri Fehmi Bey  konuşmasını kronolojik sıralamayı bozmadan sürdürürken, o dönemle ilgili kalıntıları elde etmede oldukça faydası olan Yenikapı metro kazısına da değinmeyi unutmuyor. Kazı esnasında bulunan eserlerden anlaşıldığı kadarıyla da; kentte ki kesintisiz yaşamın olduğuna dair en az 8.000 yıl öncesine dayanan somut veriler bulunmuş. Aslında ilk bulunan eserler daha yakın tarihe aitken ve tüm kanıtlar bitti zannedilirken, denizin altındaki çamur tabakasını kaldırdıklarında Neolitik döneme ait yeni eserler bulunuyor. Deniz seviyesinin yükselmesiyle bu döneme ait eserlerin denizin altın

Bizde onu ve fethini anarken, fethi temsil eden eserler bulunurken kendimizi panorama müzesine tıkıyoruz!

İlerleyen Yüzyıllarda Megaralılarca her  iki yakada da kurulan eserler ve yapılar mevcut. Tabi Yunanlılar buraya gelirken kendi mitolojileriyle ve kültürleriyle geliyorlar. Dolayısıyla kendi dünyalarıyla bu toprakları özdeşleştiriyorlar. Efsanelerin yaşandığı yer yaşadıkları yerler olurken, buraya verilen isimde efsanelerinden alıntılarla nitelendiriliyor. Tabi bu durum sadece Yunanlılara has bir şey değil. Türklerde de buna benzer özellikler olduğunu Evliya Çelebi’nin eserlerinden öğrenebiliyoruz. (Angarya Kalesi, Ankara oluyor)

Byzantion kenti bu şekilde kurulurken, o günden günümüze değin çok fazla eser kalmamıştır. M.S. 4 yy’a kadar antik bir kent iken Roma İmparatoru Konstantinos’un (Kendisi Hıristiyanlığı serbest bırakmıştır) uğraşlarıyla bambaşka bir hale bürünmüştür. Şehir artık tek tanrılı bir dinin başkent şehri olmuştu ancak Hıristiyanlık’a da bir o kadar uzaktı. Çünkü bu şehir hiçbir zaman din uğruna savaşmamış, mücadele etmemişti. Bunun sebebi de halkının çevre yerleşim yerleri kadar dindar olmayışıydı. Bu yüzden Konstantinos’da şehri Hıristiyan kenti haline getirmek için dört bir yandan eserler, kutsal hatıralar getirtti. Ve o dönemden günümüze kalan tek eser de hipodromdur. Onunda zaten çok küçük bir kısmı kalmıştır. Büyük kalıntılar yoktur. Tabi bu kadar az eserin kalmasının sebebini düşünürken Haçlı Seferleri’nin dehşet verici etkisini unutmamak gerekir. Haçlı Seferleri esnasında kent sistematik olarak yağmalanmış ve eserler seferlere gelenlerin ülkelerine götürülmüş. Şu anda da Paris’te, Barcelona’da vb. birçok ünlü, büyük Avrupa kentinde bu eserlere rastlamak mümkün.

M.S. 5 yy’da Atilla ve Hun ordularının kente yaklaşmasıyla surların yapımı hızlandırılırken, 6 kilometrelik sağlam bir yapı inşa edildiğini öğreniyoruz. O tarihten sonra da bu duvarların önüne gelenler hiç eksik olmuyor. Ancak bu surlar yüzünden kimse içeri giremiyor ve bu da Bizans hâkimiyetini kalıcı kılıyor. Surların günümüze dek kalan bazı yerlerin yanı başındaki bostanlar da, bu surların tarihi değerlerini ne kadar koruduğumuzu ve onlara ne ölçüde değer verdiğimizi gösteriyor!

10. yy’da imparatorluklar ve şehirler küçülürken burası küçülmüyor aksine kiliseler ve manastırlar çoğalıyor. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var ki zannedildiği gibi bu topraklara ilk gelen Türkler, Osmanlı Devleti değil. Göktürk Yazıtları’nda buranın adının geçtiğini iki devlet arasında diplomasi ilişkilerinin olduğunu (elçilerin gelmiş olması) görüyoruz. Yine Karadeniz Bölgesi’nde ki topluluklarla olan irtibatları vardır. Selçuklular döneminde de buraya gelen Çağrı Bey gelir ve adına bu topraklarda hutbe okutulan ilk Türk hükümdarı kendisi olmuştur. Tabi bunu sağlayan etmen kendisiyle Bizans İmparatoru arasındaki yakın ilişkidir. Osmanlılar döneminde de buraya ilk Orhan Bey döneminde gelinmiştir. Fetih anına dek birçok defa sefer düzenlendiği gibi zaten çevre yerleşim yerleri ele geçirilmişti; hatta şehrin içinde de faaliyetler artırılmıştı. Fetihten öncesine ait eserlerin bulunmasından bunu kolayca anlıyoruz.

Günümüzde Fatih Sultan Mehmet’i, kazandığı askeri başarılarla anıyoruz; ancak onun tek başarılı olduğu yön burası değil. Kendisi aynı zamanda çok değerli eserlerin ve kulelerin yapılmasını sağlamıştır. “Bizde onu ve fethini anarken, fethi temsil eden eserler bulunurken kendimizi panorama müzesine tıkıyoruz!” diyerek yine ince bir serzenişte bulunuyor Yılmaz. O dönem yapılan eserlere (camiler, külliyeler, medreseler vs.) baktığımızda yapılar çok simetrik bir şekle sahip olduğunu görüyoruz. Fatih bunları yaparken de sadece Doğu ya da sadece Batı etkisinde olmamış, yaptırdığı eserlerine hem Antik Yunan-Rönesans çizgisini yansıtırken hem de Asya-İran doğrultusunu da yansıtmış. Bu da zaten şehri büyük bir medeniyet başkenti haline getiren başlıca özelliklerden oluyor.

Fatih’ten sonraki gelen padişahlarda maddiyatları el verdikçe eserler inşa ettirmeye çalışıyorlar, bunu yaparken de gayrimüslim tebaanın inşalarına engel olmuyorlar. Günümüzde o döneme ait kalan eserlere baktığımızda da dışarısı basit ama içerisi oldukça zengin ve gösterişli birçok eserle karşılaşıyoruz. Konuşmacımız konuşmasının sonuna geldiğinde de, sanki günümüz kadın haklarına atıf yaparcasına söylediği sözleri aynen aktarmayı faydalı buluyoruz: “Orta Çağ’da hiçbir yerde (Doğu-Batı fark etmiyor) kadın güçlü değildir. Ancak bu dönemde bu topraklarda kadın güçlüdür ve kendine ait mülkiyeti vardır. Kadınlarda kendilerine ait eserler yaptırmışlardır. Ancak biz bunları bilmiyoruz…”

Tüm bu bilgi birikiminden sonra, İstanbul siluetinin bulunduğu fotoğrafa baktığımızda bazı şeyleri ne kadar az önemsediğimizi hatta hiç bilmeyecek kadar önemsemediğimizi fark etmiş oluyoruz. Hem doğal hem de beşeri güzellik harikalarının içinde yaşarken aslında onun değerini bilemediğimizi anlıyoruz. Bu durum bizi gelecek hakkında umutsuzluğu sürüklerken de Hayri Fehmi Yılmaz, umudunun hala olduğunu, değerlerimizi öğreneceğimize, koruyacağımıza ve yaşatacağımıza olan inancını belirtiyor.

 

Süleyman Orhun yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2014, 11:38
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13