Bizim için ebedî kriter Mekke-Medine ilişkisi

Bedri Gencer Babıali Sohbetleri kapsamında medeniyet, medine, külliye, darü'l hadis, darü's sünne konuları etrafında doyurucu bir sohbet gerçekleştirdi.. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor..

Bizim için ebedî kriter Mekke-Medine ilişkisi

 

Perşembe akşamı Cağaloğlu’ndaki Timaş Yayınevi’nde ESKADER tarafından mutad olarak düzenlenen Babıâli Sohbetleri’nin bir yenisine daha katıldık. Konuk Prof. Bedri Gencer hoca, konu ise “Külliyeden Medeniyete” idi. Dışarıya baktım; yayıncıların olduğu meşhur yokuşta pek bir ses ve ışık yoktu. Ara sıra üç beş kişi alelacele yürüyüp geçiyor, sarı sokak ışığının altında bazen bir kedi duraksayıp bize doğru meraklı bakışlar attıktan sonra o da fazla beklemeden yokuşu adımlıyordu.

Bedri hoca, yanındaki Mehmet Nuri Yardım’a hafifçe eğilip programın süresini sorduktan sonra çıkardığı gümüşî kol saatini mikrofonun yanına kurdu. Son kez bakıp sonra bize döndü ve her zamanki gibi evvela hamdele ve salveleyle başladı.

Bedri Gencer hoca, derinlikli kavramlarımızın etimolojik ve semantik arka planlarını irdeleye gelmiştir daima. Ona göre bugünkü en temel problemimiz de kavramların aslını kaybetmek. Söz gelimi, lâfzen “dini yaşama yeri/tarzı” anlamındaki “medine”nin şehir manasına geliyor oluşundan medine ve külliyenin anlaşılmasının dinin anlaşılmasına bağlı olduğu sonucunu çıkartıyor hoca. İnsanın maddî manevî ihtiyaçlarını karşılamak için gönderilmiş olan dinin, bu ihtiyaçların servisine müsait şekilde dizayn edilmiş “medine”de var olabileceğini söylüyor. Hz. Âdem ve Havva’nın yaratılıp nikâhları kıyıldıktan sonraki Adn cennetindeki yaşayışlarının ihtiyaçsızlığına nazaran dünyaya inişlerinden sonra bir ihtiyaç alanına gönderilmiş (sürülmüş) olmalarını da buna örnek veriyor.

Peygamberimizin tüccar olması tesadüf değil

Peygamber Efendimize gelene kadarki dinler birer ziraat dini olarak düşünülebilir dedi Bedri hoca. “Fellah” (çiftçi) kelimesinin de neşet ettiği “felah”ın “kurtuluş” anlamının mecazî olup birincil olarak “toprağı sürmek, yarmak” manasına geldiğini söyledi ve ekledi: “Hakikî anlamından mecaza geçişi şu şekilde olmuş: Çiftçi toprağı yararak nasıl sürerse aynı şekilde insan da barikatları aşarak maksuduna ulaşır. Cüneyd-i Bağdadî bu engelleri dört şekilde sıralıyor: Dünya, halk, iblis ve nefis.”

Peygamberimizle birlikte din, ziraatten ticarete geçmiş: “Uhrevî dinlerde dünya ve ahireti birbirine bağlamak için din, ticaret mantığına dayanmalıdır. Dünyada bir alışveriş, ahirette ise bunun hesabının görülmesi var.” Bu meyanda, efendimizin mesleğinin ticaret oluşuna da herhangi bir bilgi olarak bakmıyor Bedri Gencer. Dini tebliğ eden peygamberin mesleği ticaret olduğu gibi onu kuran İmam-ı Azam’ın da mesleği ticaret.

İnsanın ihtiyaçlarını karşılamak için gönderilmiş ilahî bir ekonomi olan dinin bu tarifinin külliyede somutlaştığını; dinin altyapısının medine, onun da çekirdeğinin külliye olduğunu söyledi hoca. Geleneksel anlayışta medine insan bedenine benzetilirmiş: “İnsan bedeni iskeletten oluştuğu gibi şehrin iskeleti de külliyedir.” Arapça’da esasen bir sıfat olan “külliye”yi başka birçok örnekte olduğu gibi bizim sıfat olarak kullandığımızı ifade etti Bedri hoca ve devamla külliyenin mevsufunun medrese olduğunu anlattı. Bedri hocanın söylediği gibi, bu aslında çok garip bir durum. Benim aklıma bir teşbih geliyor ki bu, elma denince öteden beri sadece bir elmanın yarısını biliyor olmaya benziyor. Elmayı var oluşu itibariyle yarım şekilde bilmek gibi bir durum. Çünkü mevsufu söylenmediği zaman aslında varlığın adı da zikredilmemiş oluyor ki bunun bu şekilde yerleşmiş ve devam ediyor oluşu hayli enteresan. Hocanın bu duruma verdiği başka örnekler de var ve buna belagatte zikr-i cüz, irade-i küll (bir kısmını zikirle tamamını kastetmek) deniyormuş.

Medrese-i külliye (küllî, bütünsel medrese) ne anlama geliyor peki? Bunun cevabına girmeden evvel yine kelimelerin kökenine ve semantik arka planlarına iniyor hoca. Kur’an’da “ilim” kelimesinin çoğul olarak geçmeyişi bu doğrultuda dikkat çekilmesi gereken bir inceliktir diyor ve Hz. Ali’nin meşhur sözünden hareketle ilmin bir nokta olup cahillerin onu çoğalttığından bahsediyor. Dolayısıyla “ilm”in “ulum” hâline gelmesi sonradan ve cahillikler sebebiyle meydana gelmiş bir şey. Zaten kelime anlamıyla da “alametleri birleştirmek” manasında olan ilim, aynı kökten gelen “alamet” versiyonuyla da Allah dışındaki her şeyin bizatihi onun varlığına delil olmasını anlatıyormuş.

İnsan her yerde nefsiyle savaş hâlindedir

Batılı literatürde bizim “külliye”mize karşılık için “complex”in kullanılışını külliyen yanlış gören Bedri Gencer, esas karşılığın (esasen o da külliyenin bir parçası mesabesinde olan) “üniversite” (unus-versus-itas: bire doğru) olduğunu söyledi. Çünkü medrese-i külliye demek, dinî ve dünyevî ilimler ayrımı olmadan her birinin öğretiminin tek çatı altında yapılması anlamına geliyor: “Osmanlı âlimlerinin cihet-i vahde dedikleri, bir yön bu. Geleneksel dünya görüşü; ister İslam olsun ister Hint ve Yunan gibi pagan görüşler olsun, tevhidî dünyaya dayanır. Buna pagan monoteizm de diyorlar. Kadim kültürlerin hepsinde kozmik vahdet anlayışını görebiliriz.”

Medeniyet medinenin, medine külliyenin, külliye caminin ve cami de mihrabın etrafında kurulur” dedi Bedri hoca ve şöyle devam etti: “Tevhidin simgesi mihraptır ve aslında mihrap, külliyenin tüm unsurlarında bulunur, sadece camide değil. Mesela Süleymaniye Camisi’nin okuma salonunda var. Kütüphanede, hamamda mihrap. Hepsini birbirine bağlayan cihet-i vahde dedikleri o tek yön. Yani eğer mihrap (harp makamı) nefisle savaşma yeriyse insanın nefsiyle harpten masun kaldığı bir yer olabilir mi?”

Temeli cami olan medineden bahsederken İslam’daki tüm ana kurumların da camiden neşet ettiğini söyledi Bedri Gencer. Peki nasıl? Bu soruyu cevaplarken pergelin bir ayağını mümkün olduğunça geniş açıyor ve meseleyi epey derinleştiriyor hoca: “Dinin iki boyutu var: Marifetullah ve taatullah. Yani Allah’ı tanımak ve ona itaat etmek. Allah’ı tanıdınız diyelim, itaat etmedikten sonra kuru kuru tanımanın bir anlamı var mı? İbadet iki boyutludur.” Bu ayrımın daha öz şeklinin ilim ve amel olduğunu ve aslında ibadet yeri dediğimiz caminin ilim ve amel yeri anlamına geldiğini söyledi hoca. Hatta İbni Abbas radıyallahu anh, “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye…” şeklindeki ayeti “beni bilsinler diye…” olarak tefsir edermiş ancak âlimler, yukarıda geçtiği şekliyle iki boyuta sahip olan bu konumu karşılamadığı ve sadece ilim kısmına çare olduğu için bu tefsire karşı çıkmışlar. Marifet, ibadetin iki boyutundan birisi ve bu yorumla ayeti anlamsal olarak indirgemek yanlış.

İlmin camiden darü’l-hadis olarak ayrıldığını ve “hadis”in de geleneksel dünyada “ilim” anlamına geldiğini ifade etti Gencer: “Ki daha sonraları darü’l-hadis, medrese adını alacaktır. İkinci ayrılan da darü’s-sünnedir ve o da tekke adını almıştır. Yani tekke ve medrese, darü’l-hadis ve darü’s-sünnenin özel adlarıdır.” Bütün kurumlar ve oluşumların esasen camiden çıktığını söyledi hoca ve devam etti: “Temel halka, zikir halkasıdır. Arkasından gelen ilim halkasına ders halkası, amel halkasına da sohbet halkası diyoruz. Bu üç halka, daha sonra cami, medrese ve tekke olarak İslam medeniyeti denen şeyin sacayağını oluşturmuştur.”

Medeniyet, İslam’ın yerine oturmaya çalışıyor

Ashab-ı kiram, Medine’ye hicret ettikten sonra buraya “darü’l-hicre” ve “darü’s-sünne” lakaplarını vermişler. Efendimiz aleyhisselamın gösterdiği dindarlık anlamına gelen darü’s-sünnede Bedri hocanın dikkat çektiği nokta, ashabın yaptığı isimlendirmenin “darü’l-İslam” olmayışı. Niye İslam yurdu dememişler de sünnet yurdu demişler? “Çünkü İslam=sünnet demektir. Osmanlı sultanlarının idealleri de bu doğrultuda ifade edilmiştir: İlay-ı kelimetillah ve ihya-i sünnet-i resulillah.” Sünnetin yaşanış olarak İslam’ı tarif etmesinin yanında bir de “medeniyet” kelimesi etrafında medineye getirdiği açımlamalar var hocanın ki bunlar, Şerif Mardin’in de dediği gibi orijinalliği sebebiyle ayrıca açıklanıp incelenmesi gereken açıklamalar.

Din mutlak anlamda kullanıldığı zaman şeriat demektir. Hıristiyanlık, şeriatını kaybettiği için kendi beşerî pratiğini (bilim, felsefe ve sanat alanındaki gelişimini) sivilizasyon adıyla dinin yerine geçirmiştir. Sonuç, Hıristiyan dini yerine Hıristiyan medeniyeti kavramının oturmasıdır.” İslam’ın da bir şekilde kavramsal olarak bu ayrıma maruz kaldığını söyledi Bedri Gencer: “90’lı yıllar ve 11 Eylül’den sonra duvara toslayan İslamcılık’tan beklenen bulunamayınca onun yerini sünnet olarak İslam mı alacak? Hayır! Medeniyet olarak İslam alacak. Yani bu kırk katır mı kırk satır mı?” Bu durumun, insanların algısındaki “şeriat=din olarak İslam” formülünden bir şekilde feragat olduğunu ifade etti Gencer ve bu farkın da en somut olarak Mehmet Akif ve Yahya Kemal arasında görüldüğünü söyledi. Akif için İslam, tevhid ve sünnet demekken Yahya Kemal içinse külliye, şadırvan, estetik anlamlarına geliyor.

Modern çağda dilimize pelesenk olmuş “medeniyet tasavvuru/inşası, İslam medeniyetinin ihyası” gibi deyişlerin Batı’dan gelen ve hiç farkında olmadan kullandığımız seküler söylemler olduğunu anlatarak şöyle devam etti hoca: “Bizim için ebedî kriter Mekke-Medine ilişkisidir. İslam medeniyeti dediğimiz şey nerede temellenmektedir? Medine’de. Medine özelde Yesrib demektir ama bir de semboldür o. Peki Medine’ye sahabe ne diyor? Darü’s-sünne.” Bedri Gencer hocanın dediğine göre Efendimiz ve ashabının hicret sebebi, bir medeniyet kurmak amaçlı değil. Medeniyetin temeline medine-külliyeyi yerleştirip hepsinin temeline de camiyi koyan anlayışı tekraren vurguladıktan sonra sordu hoca: “Efendimiz bir yere bir cami inşa etmek için mi gidiyor? Kesinlikle değil. Ensar’ın ısrarı üzerine inşa ediliyor bir mescit. Efendimizin oraya medeniyet kuracağı falan gibi şeyler bugün bizim ütopyamız. Yok öyle bir şey.”

Bedri Gencer, bu keskin ifadeyi tavzihe devamla Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta ibadet için belli bir mabedin varlığını anlattı ve İslam’da ibadet için cami şartı olmadığını söyledi, efendimizin “Yeryüzü bana mescit kılındı.” hadisinden hareketle. Dolayısıyla hicret-i nebinin gayesi içinde Medine’de bir medeniyet (ve hatta cami) inşa etmek diye bir şey yok.

 

Sadullah Yıldız, heyecanla dinledi

Güncelleme Tarihi: 01 Nisan 2014, 13:21
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26