Bizdeki bozulmanın esas sebebi televizyon

Beyazıt Kitap Fuarı çerçevesinde düzenlenen Ramazan Sohbetleri'nde geçtiğimiz günlerde Uğur Derman Hoca konuşmacı idi. Yunus Sürücü etkinlikten notlarını aktarıyor.

Bizdeki bozulmanın esas sebebi televizyon

 

Ramazan yine bütün bereketiyle geldi. Hamd olsun Allah’a ki bizi Ramazan ayının bereketine eriştirdi. Ramazan ayının gelmesiyle beraber geleneksel olan kitap fuarı meydanda yerini aldı ve yine birbirinden kıymetli şahsiyetleri misafir etmektedir. Muhterem ve değerli hoca Uğur Derman da geçtiğimiz günlerde bu sohbetlerde konuşmacı idi.

Uğur Derman hocayı ilk Kubbealtı Neşriyat'tan çıkan kitaplarıyla tanıdım. Geçen senelerde de hattat olduğunu öğrendim. Bu müstesna şahsiyetin bilinmesi, okunması gerekmektedir. Uğur Derman hoca programda herhangi bir konu belirleyip üzerine konuşmadı. Sohbeti irticalen, gelen sorular ışığında gerçekleşti.

70 sene öncesinin İstanbul'unda herkes hayatından memnundu

Hoca evvela Beyazıt Kütüphanesi’nden içeri girdiğinde çok duygulandığını ve buranın hemen yakınında bir zamanlar eczacılık ve diş hekimliği fakültesi olduğunu da söyledi. Öğrencilik yıllarını anlatırken hatıralar silsilesi gözlerinde canlandı hocanın. Daha sonra Mehmet Nuri Yardım Bey, eski İstanbul ve eski ramazanların hüviyeti hakkında hocaya soru sordular. Hoca, “Ben 1940’ta İstanbul’un 800.000 nüfuslu hâlini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar İstanbul bu kadar karışık, kalabalık değildi. Daha tenha idi. Herkesin birbirine sevgisi, saygısı vardı. Kimse kimseyi incitmiyordu. Eminönü ve Bebek arasında bir tramvay vardı. Ulaşım bugünkü gibi çetrefilli ve müşevveş değildi. Bostancı tramvayları ise Kadıköy ile Bostancı arasında sefer yapıyorlardı. Bostancı o zamanlar sayfiye yeriydi. Herkes sadece yaz aylarında oraya gider, kış olduğunda şehir içine gelirdi. Dahası Bostancı tramvayları açık tramvaylar olduğu için yazın ramazan ayında tramvaya binerken püfür püfür rüzgar esiyordu, insanı serinletiyordu. Velhasıl herkes hayatından memnundu.” diyerek bizi adeta 1940’ların İstanbul’una götürdü.

Hoca daha sonra ise eski mahyalardan bahsetti. “Şimdiki mahyaları mahya mı zannediyorsunuz? Şimdiki mahyalar eski mahyaların karikatürü.” diyerek eski mahyaların güzelliğini ifade etti. Eski mahyalarda yazı tek tek dizilen ışıklarla tertip edilirmiş. Daha eskileri ise zeytinyağı ile aydınlatılıyormuş hocanın dediğine göre.

Bizdeki bozulmanın sebebi televizyon

Hoca eski İstanbul ile yeni İstanbul ayrımlarını göz önüne serdikçe insanın aklına sorular geliyordu. Soru sormak için mikrofonu eline alan Mehmet Nuri Yardım Bey bazı şeylerin şimdi daha kolay olduğunu, imkanların geniş olduğunu fakat yeninin de bizden çok şey götürdüğünü ifade etti. “Acaba bu bizdeki bozulma neden olmuştur ve bu bozulmaya çareler ne olabilir hocam?” diyerek sözü tekrar Uğur Derman hocaya teslim etti. Hocanın ilk cümlesi “Bizdeki bozulmaların esas sebebi televizyondur.” oldu. Daha sonra ise televizyondaki bazı yerli ve yabancı programların, dizilerin toplumu yozlaştırdıkları, bozdukları üzerinde durdu. “Televizyonu kaldırmak lazım. Onun yerine kitap okumak lazım. Bilhassa İstanbul Türkçesi ile kitap okumak gerekir. Özellikle Refik Halit Karay bu hususta okunması gereken yazarlardandır.” diyerek yozlaşmaya, bozulmaya çare olarak kitabı gündeme getirdi sevgili hocamız.

Biz bu sanatı parayla mı öğrendik, parayla öğretelim?”

Hoca daha sonra hattın tarihi konusunda önümüze kısa bir panorama çizdi. “Yazı ilk olarak Yakut zamanında estetik bir sahaya dönüşüyor. Şeyh Hamdullah ile de ciddi bir ilerleme kaydediyor. Şeyh Hamdullah, Anadolu’dan İstanbul’a geldikten sonra II. Beyazıt döneminde ekol olmuştur. Ayrıca II. Beyazıt da onun talebesidir. Şeyh Hamdullah’tan sonra ise bir deha olan Hafız Osman gelmiştir. Hafız Osman yazıyı değiştirmemiş fakat farklı bir şive ortaya koymuştur. Ondan sonra ise Mustafa Râkım Efendi gelir ki celî yazıyı o ortaya koymuştur. Öyle bir hattattır ki yazıyı Râkım’dan önce ve Râkım’dan sonra diye ayırmak mümkündür. Nusretiye Cami’nin kuşak yazıları, Nakşidil Sultan Türbesi’nin kuşak yazıları Râkım Efendi’ye aittir. Güzel yazı görmek isteyenler oraya gidip o yazıyı görünler, seyretsinler.” diyen Uğur Derman hoca akabinde 20. yüzyılın en büyük hattatlarından Sâmi Efendi’den bahsetti.

Hoca daha sonra ise hat sanatıyla nasıl tanıştığını anlattı. “O zamanlar Necmeddin Okyay hoca Üsküdar’da oturuyordu. Bir türlü yanına gidemedim, çekiniyordum. Sonra cesaretimi topladım ve ne yapıp ne edip yanına gitmem gerektiğine karar verdim. Bir gün yanına gittim ve beni çok güzel karşıladı. Sonunda Pazar gününe ders almak için anlaştık. Ücret bahsi açılınca hoca ‘Bir daha öyle şeyler söyleme! Biz bu sanatı parayla mı öğrendik, parayla öğretelim’ deyince neye uğradığımı şaşırdım.” diye sergüzeştini anlattı.

Geçen senelerde hat sanatına müteallik bir program vardı. O programa ben de iştirak ettim. Bir hattat ağabeyimiz de orada meşk ediyordu programa katılanlara. Ben de naçizane hatıra kalsın diyerek hocadan küçük bir meşk rica ettim. Etmez olaydım. Hattat ağabeyimiz “yüzünü ekşitti ve öteye döndü.” Uğur Derman Bey'in hatıraları ile benim hatıralarımın uyuşmaması ve ikimizin gördüğü muamele hiç şüphesiz değişen, başkalaşan insanların da siretini ortaya koyuyor aslında. Neyse. Uğur Derman hocanın okuduğu bir beyitle yazımı itmama erdireyim ol vakit: “Ey gümüş! Sendeki bu değişme kabiliyetine hayranım. İnsanların kesesine girerek onların sîretini, aynanın arkasına girerek de onların suretini gösterirsin.”

 

Yunus Sürücü bütün güzel üstatlara rahmet ve minnetle yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Haziran 2015, 11:05
banner12
YORUM EKLE

banner19