Biz hem ön alan, hem ön açan bir toplumuz

Düşünür, yazar Yusuf Kaplan, İlim Yayma Cemiyeti Ankara Şubesi’nin misafiri oldu. Hacı Bayram Konferans Salonu’ndaki konuşmasının üst başlığı ise 'Medeniyet ve Öncü Kuşak' şeklindeydi. Yavuz Ertürk yazdı.

Biz hem ön alan, hem ön açan bir toplumuz

 

 

Düşünür, yazar Yusuf Kaplan, İlim Yayma Cemiyeti Ankara Şubesi’nin misafiri oldu. Hacı Bayram Konferans Salonu’ndaki konuşmasının üst başlığı ise, “Medeniyet ve Öncü Kuşak” şeklindeydi. Her ne kadar üst başlığını böyle belirlemişse de Yusuf Kaplan’ın yaptığı, İslam âleminin ve Batı’nın dünüyle bugününün resmini daha iyi okuyabilmek ve bunu anlatmaktı. O, eğitiminin önemli bir kısmını Batı’da yapmış ve sadece bununla yetinmemiş, Bat’ıyı çok iyi bir şekilde okuyarak bize yutturmaya çalıştıkları “modernizm”, “postmodernizm”, “hümanizm” gibi kavramların nasıl bir çürüme ve kokuşmuşluk içinde olduğunu da görebilmiştir.

Yusuf Kaplan, “Medeniyet ve Öncü Kuşak” başlığını boşuna koymamıştı. Çünkü kendisinin ifadesiyle son on dört yılını “medeniyet tasavvuru” konusuna hasretmiş ve bu yoğunlaşmasını “Fütuhat-ı Medeniyye” adlı on iki ciltlik bir külliyatla sunmasına sayılı günler kalmıştı. Biz merakla bu külliyatı beklerken o, haftanın çoğu gününü Anadolu’nun farklı şehirlerinde ve çoğu zaman da yurtdışında konferanslar, seminerler, söyleşilerle dolduruyor, “pergel metaforu” misali, bir ayağı Anadolu’da, diğer ayağı dünyanın dört bir yanında da boş durmuyor, programdan programa koşuyordu. Hakkı, hakkaniyeti, İslam medeniyetini, kardeşlik bilincini ve adaletli bir direnişe girişmeyi anlatıyordu. Kaplan, bâtılın kendisini işgal etmesine izin vermeyerek örneklik teşkil ediyordu.

Biz hem ön alan, hem de ön açan bir toplumuz

Doğu’da ve Batı’da insanın ve eserin envai çeşidiyle karşılaştığını, hem konuşmalarında hem de eserlerinde gördüğümüz Kaplan, kurtuluşun Kur’an’a ve sünnete sarılmakta olduğunu ifade ederken adeta bas bas bağırıyor. “Bu dünyada söyleyecek bir çift sözümüz yoksa yaşamaya hakkımız da yok!” diyen Kaplan, tarihte ortaya konan büyük başarılardan hareketle, dünyaya söz söyleyebilecek asalete ve öze sahip olan tek toplum olduğumuzu belirtiyor. Bir asır öncesine kadar bin yıl boyunca insanlık tarihini bizim yaptığımızı belirten Kaplan, bunu “defansif” bir biçimde değil “ofansif” olarak yaptığımızı belirtiyor. “Biz defans yapmıyoruz, buna ihtiyacımız yok. Defans yapan toplumların gelecekte yapabilecekleri bir şey yoktur. Biz hem ön alan, hem de ön açan bir toplumuz!”

İslam’ın ayağa kalkması için, İstanbul’un ayağa kalkması lazım!

Selçuklu ile beraber “Ehl-i sünnet” omurgasının kurulduğunu belirten Yusuf Kaplan, Osmanlı’yla bu omurganın korunduğunu belirtiyor. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun 500 yıl boyunca yaşanabilir bir adaletle yönetilmesi de “Ehl-i sünnet” omurgasını koruyan Osmanlı eliyle olmuştur. İstanbul’un, İslam’ın yayılması ve korunması için öneminden bahseden yazar, İstanbul’un fethedilmemiş olması ya da düşmesi gibi bir tehlikenin, tüm İslam âleminin düşmesine sebebiyet göstereceği çıkarımında bulunuyor. “Bağdat’ın Moğollarca işgali ve Endülüs’ün Batılılarca kuşatılması İslam medeniyetinin ciddi zararlar görmesine ve gerileyişine sebep olmuştur” diyen Kaplan, İstanbul’un aynı bir kuşatma ya da baskın yemesi gibi bir durumun ise, bu medeniyetin sahneden çekilebileceği gibi, geri dönüşümü olmayan bir sürece doğru gitmesine sebep olacağını belirtiyor. Yusuf Kaplan, İstanbul’un dünya Müslümanları için önemini bir kez daha vurguluyor. “İslam’ın ayağa kalkması için İstanbul’un ayağa kalkması lazım!”

Yakın günlerde Yemen’e gittiğini belirten yazar, oradaki gözlemlerini ve görüşmelerinden bazı bölümleri de aktardı konferansında. Yemen’de bir üniversite rektörünün Osmanlı’nın Yemen’i almasını anlatışını çok önemli ve ilginç bir ayrıntı olarak paylaşan Kaplan, rektörün Yemen’in Osmanlı tarafından alınışını Mekke ve Medine’nin korunması için yapılmış bir hareket olduğunu belirttiğini paylaşıyor. Osmanlı Yemen’i alarak aynı zamanda okyanuslara açılmış, ufkunu genişletmiş ve o dönem dünyanın en büyük gücü olmuştur.

Mahzuniyet âleminin kapısını, masumiyet anahtarı açar

Yusuf Kaplan konuşmasının başında üç tane aforizma söyleyeceğini belirterek başlamış ve fakat iki tanesini söyleyebilmiştir. Her ne kadar o üç tane deyip iki tanesini söyleyebilmişse de, kurduğu hemen tüm cümleler birer aforizma gibiydi ve düşünmeye sevk edecek türden cümlelerdi.

Mü’min mahzuniyet ve masumiyet arasında yaşayan insandır. Batılılar bunları hiçbir zaman bilemez ve birini dahi yaşayamazlar. “Batılılar mahzuniyeti yaşayamazlar ve onlar sadece melankoliyi bilir ve onu yaşarlar; çünkü onlar masum değiller. Mahzuniyet kapısını, masumiyet anahtarı açabilir ancak.”

Postmodernizm mutlak sahteyi hâkim kılmaya çalışan yapıdır

Yusuf Kaplan’ın terminolojiyi ve kavramları sık sık kullanarak zenginleştirdiği konuşmasında tüm sonuç cümleleri mü’minin derdi ve gayesi şeklinde bağlanarak Batı’nın dayattığı terimlere eleştiriler sunuyor. “Mü’minin derdi ve gayesi sahip olmak değil ‘olmak’tır!” diyen Kaplan, kişinin insanlığını sürdürebilmesi için, sahip olma güdüsünü terk edip, “olmak” için çalışması gerektiğini belirtiyor. “Hümanizm”in insanı tanrılaştırmak için uydurulan bir terim olduğunu belirten Kaplan, bu tanrı fikrinin karikatürize edilmeye çalışıldığını belirtiyor. İnsanın ve tanrının karikatürize edilmesi… İnsanın bu dünyada yalnız ve tek başına bir varlık olmadığını, onun halife kılındığını ve değişebilip melekûtî bir varlığa dönüşebileceğini belirtiyor. “Modernlik unutmak, hakikatin yitirilmesidir. Postmodernlik, unutmayı unutma, hakikatin yitirildiği hakikatinin de yitirilmesidir.”

Anadolu: İnsanlığın son adası

Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Anadolu coğrafyasının insanlığın son adası olduğunu belirten Yusuf Kaplan, “Türkiye insanlığın ya umudu olacak ya da son bulacak!” diyerek bitiriyor cümlelerini. Bütün din, düşünce ve medeniyetlerin merkez üssünün bu coğrafya olduğuna dikkat çeken Kaplan, insanlık tarihinin asırlarca buradan yapıldığını ve tarih yapan bu coğrafya sahiplerinin yerine, insanlığın baş belası olan toplumlarının buradan tarihe yön vermeye çalıştığını belirtiyor. Burada ırkçılık yapan her kim olursa kaybolacağını ve bu toprakların özünde bu tür ayrılıkçı görüş ve düşüncelerin yer bulamayacağını belirtiyor. İnsanımız çağ körlüğü yaşamaktadır. Bu çağ körleşmesi insanın Batı’ya mahkûmiyeti ve insanlığının mahkûmiyetidir. Bu toplum dışardan değil içerden alınmıştır. Dünyada sömürgeleştirilemeyen tek bölgedir; ama kendi kendisini sömürgeleştiren tek bölgedir de aynı zamanda.

Batı, Kur’an’a değil; Hazret-i Peygambere ve Sünnet-i seniyyeye saldırıyor

Kendi özümüze dönüşün ancak Kur’an ve sünnet ile sağlanabileceğini tekrar tekrar söyleyen Kaplan; Kur’an’ın kaynak, sünnet-i seniyyenin ise ırmak olduğunu belirtiyor. Kur’an asıl, sünnet ise usûldür ve aslolan da usûldür diyor. Irmak kuruduğunda kaynaktan haberdar olamayacağımızı belirten yazar, Batı’nın saldırısının da Kur’an’a değil Hazret-i Peygambere ve sünnete olduğunu belirtiyor. Çünkü peygamber ırmaktır. Bizim yaşadığımız çağ körlüğünün aşılması da, ancak bu iki ana kaynağa sarılmakla mümkün olabilecektir. Bizi çağın ağlarından, bağlarından ve kirlerinden kurtaracak olan bu iki temel kaynaktır.

Batılı düşünür ve yazarların Batının kokuşmuş ve çürümüş yapısına yaptıkları eleştirilere de konuşmasında yer veren Yusuf Kaplan, dünyaya söz söyleyebilme cesaretinin ve özünün sadece bizim içimizde bulundurduğumuzu ve maalesef henüz ortada olmadığımızı yineleyerek kulaklarımızı çekmeyi de ihmal etmedi.

Yusuf Kaplan, “Medeniyet ve Öncü Kuşak” başlıklı konuşmasında İlim Yayma öğrencileri özelinde tüm dinleyicileri sarstı ve uykudan uyanmaya davet etti. Batı’nın zihinsel ve ruhi bunalımı ve bu bunalımların yansımaları ve etkilerinden oluşan konuşma, yaklaşık 3 saat sürmesine rağmen, ilmin ve bilimin çeşitli kollarından beslenip bereketlenerek sona erdi.

 

Yavuz Ertürk yazdı

Güncelleme Tarihi: 28 Mart 2014, 13:58
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26