Bir 'şehirli' insan var, bir de 'şehri sömüren' insan

Sadettin Ökten, insan, şehir ve medeniyet konuları üzerine bir konferans verdi. Derdini gayet anlaşılır biçimde aktaran ve çözüm önerisi sunan Ökten'in konuşmasından notlarını aktarıyor Ömer Yüceller.

Bir 'şehirli' insan var, bir de 'şehri sömüren' insan

İnsan, şehir ve medeniyet son yüz yıldır üzerinde çokça konuştuğumuz üç mevzudur. Avrupa’da bir problematik haline getirilen bu konular modernleşen Osmanlı’da ve elbette ki Türkiye Cumhuriyeti’nde de üzerinde kafa yorulması gereken bir hâl aldı çünkü medeniyetimizi, şehrimizi ve insanımızı kaybettik. Kaybolanı bulmak için önce eşgali belirlemek, tarif etmek, kim olduğunu anlatmak gerekir. Bu yüzdendir ki bu üçlü pek çok düşünürün belirli mutabakatlarla tarifinde anlaştığı fakat el birliğiyle bile hâlen bulamadığımız efsunlu hazinemizdir. Bu üçlü hakkında kafa yoran isimlerden biri, Prof. Dr. Sadettin Ökten, Cumartesi günü Kubbealtı Vakfı’nda konuştu.

Sadettin Hoca konuya insandan bahsederek girdi. İnsan artık homo economicus-ekonomik insan olarak ele alınıyordu. Maalesef dini heyecanı yoğun şekilde yaşayan ‘insan’lar bile ‘insan’ deyince ekonomik insanı baz alır hale geldi. Modern insan tipi 1945 sonrası Amerikan insanıdır. Hiroşima ve Nagazaki ile biten 2. Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkmıştır ve bu yeni insan içgüdüleriyle hareket ettirilir. Oysaki insan seçme ve değiştirme gücüne sahiptir ve bu özelliği çok önemlidir. Bunun haricinde insanın terkip etme kabiliyeti vardır. Bu güç ve kabiliyetler bir mürebbi tarafından şekillendirilebilir. Bir araya gelmeye başlayan insanlar cemiyet halinde yaşar. İnsanın bu özellikleri onun yaşaması için yetersiz geliyor çünkü insan inanma ihtiyacı da hissediyor. Evrensel bir soru ve sorun olarak inanan ya da inanmayan insan ‘başlangıç’ ve ‘son’u merak eder. Bazı şeylere gücümüz yeterken bazı şeylere gücümüzün yetmediğini görürüz ve böylece irade-kader çatışması yaşarız. Bu çatışmalara ya gelenek içerisinden cevap veririz ya da başka bir modelle cevap ararız. Şu an Amerikan modelini yaşadığımız için cevaplarımız da muhkem değil Ökten’e göre.

Medeniyet tasavvuru – değerler sistemi – değerler sisteminin hayata yansıması

Eğer toplumda bir kurallar manzumesi olmazsa kaos oluşur. “Bu yüzden insanlara bir tasavvur, bir mefkure, bir gaye sunulmalıdır” dedi Sadettin Ökten. Bu gayeyi ‘medeniyet tasavvuru’ diye tanıttı. Evrensel sorulara cevap veren, toplumdaki kaosu nizama çeviren şeyin adıydı medeniyet tasavvuru. Bu noktada Yılmaz Özakpınar’dan faydalandığını belirtti ve kendisini saygıyla selamladı.

Medeniyet tasavvurunun birinci öğesi değerler sistemiydi. Değerler müşahhas değildir ama hareket ettiğimiz her an zuhur eder. Bizim medeniyetimizin en üst değeri tevhiddir. Allah u Teala ve Peygamber Efendimiz değerler bütünümüzün ilk sırasındadır. Üst değerin İslam’da ilah ve nübüvvet olarak ortaya çıkmasına karşılık örneğin kadim Yunan’da ve kapitalist dönemlerde ilahlar şeklinde ortaya çıkar. Medeniyet tasavvurunun ikinci öğesi değerler sisteminin hayata yansımasıydı. Değerlerimiz hayata muhakkak yansımalı çünkü tersi olursa bu değerler yalnızca bilgi olarak kalır.

Yeni problemler ortaya çıktıkça yeni yorumlar oluşmalıdır

İnsanı denetleyen iki kurum, ahlâk ve hukuk insanın cemiyet hayatına ve dünyaya dair problemlerini çözer. Ökten’e göre yeni problemler ortaya çıktıkça yeni yorumlar oluşmalıdır. Hatta Ömer Nasuhi Bilmen’in İlmihal'inin sonuna eklemeler yapılması gerektiğini, zeyller yazılması gerektiğini söyledi. Çünkü yeniden yorumlamalar yapılmadığında, kurallar güncellenmediğinde kapitalizmin her türlü fetvayı alabildiğini görüyoruz.

Toplumsal şekilde değerler sistemine uymak için bu değerlere inanmak gerekiyor. Ökten’e göre inanmanın da ilk şartı münevverlerin mutabakat halinde olmasıdır. Halkın mutabakatı ilk sırada değildir çünkü halk zaten münevverlerin mutabakatına tâbidir.

Her değer bütünü abidevî yapılarla zuhur eder

Değerlere inandıktan sonra bu değerleri hayata geçirmeliyiz. İslam Medeniyeti’nde Ulu Camiler, Cuma Camileri çok mühim bir yer teşkil eder. Bunun aynısının Batı’da da olduğunu öğreniyoruz Sadettin Hoca’dan. Ortaçağ Avrupası’nda büyük katedraller vardır. Modern çağda gökdelenler simgelerdir. Her değer bütünü, bu değerlere inananlar tarafından bir şekilde abidevî yapılarla zuhur eder.

Değerler hayata geçtikten sonra ise iktidar gerekmektedir. Türkiye’de bu değerleri hayata geçirecek iktidarın mevcut olduğunu fakat mutabakatımızın olmadığını söyledi Sadettin Hoca. Bu yüzdendir ki 50’lerde ve 60’larda Fransa, daha sonra Amerikan tarzının yoz bir yansımasını görüyoruz çevremizde.

Toplum, medeniyetin ürünleriyle birlikte yaşar. Medeniyet tasavvuru ile ortaya çıkan bir ürün, geri dönüş gösterir. Ancak Süleymaniye ile beraber yaşanırsa “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiri ortaya çıkar. Eğer bu geri dönüşü ya da bizi geri döndürecek simgeleri kaybedersek, boşluğu başka şeyler doldurur. Ökten’e göre bu boşluğu çarpık düzenin icatları dolduracağına Köln Katedrali doldursun, evlâdır.

Amerika da eninde sonunda medenîleşecektir

Toplum sahip olduğu medeniyet tasavvuruna göre maddeye şekil verir, şehre tasarrufta bulunur. Barbar kavim olan Germenler, Roma İmparatorluğu ile karşılaştıklarında kılıçları kuvvetliydi, galebe çaldılar fakat Roma şehirlerine girince medenîleştiler, şehirler Germenleri içlerinde eritti. Keza Moğollar da Anadolu’yu kasıp kavurdu fakat şehirler onları da öğüttü, Moğollar Müslüman oldu. Dünyanın süper gücü addedilen Amerika da Sadettin Ökten’e göre eninde sonunda medenîleşecektir. Çünkü kültürel altyapısı, ontolojisi temelsizdir. Bu topraklar her ne kadar bozulsa da, mayası sağlam olduğu için dünyaya söyleyecek söze sahiptir.

Eğer medeniyet tasavvuru, şehri, halkın problemlerini çözeceği bir yapıya sokarsa, şehir öyle bir yapıya bürünür ki insanların davranış biçimleri kolaylaşır. Şehrin dokusu insanlar nasıl yaşamak istiyorsa o şekilde inşa edilir ve yaşayış tarzını sürekli kılar, ihlâlleri de zorlaştırır veya engeller. Buna ‘mekân bütünlüğü’ diyor Sadettin Ökten. Bu mekân bütünlüğüne göre ahlâk maddede tecessüm eder. İnsanların ahlâkı şehirde görünür olur. Üsküdar’da 5 dakikada bir karşımıza çıkan mescitler, camiler namaz kılmak aklında olmayan bir insanın bile aklına namaz getirir. Avrupa’da ise adım başı bulunan içkili restoranlar, barlar insanı alkolle buluşturur.

İktifa, nisbet ve üslup ile birlikte şehrin hiyerarşik yapısını oluşturuyordu

Şehirde önemli olan üç boyut var Ökten’e göre: Şehrin gökyüzü ile yaptığı ara kesit, şehir dokusu ve üslup dokusu. Bu üçünde de nisbete bakılır. Örneğin Süleymaniye 70-80 rakımlı bir tepedir. Süleymaniye Camii’nin kendisi de 40 rakımlıdır. Eğer Süleymaniye’ye Keops Piramidi’ni dikseydik ne olurdu? Nisbet mahvolurdu elbette. Keops Piramidi’nin yeri uçsuz bucaksız çöldür. Piramit ancak çölde nisbetlidir. Hâl böyleyken, dikilen gökdelenlerin nisbetinden bahsetmeye gerek yok herhalde.

Sadettin Hoca arzın da bir kapasitesinin olduğunu belirtti. Uçağa, otobüse sınırlı sayıda insan binebildiği gibi yerleşim yerine de sınırlı sayıda bina inşa edilmeliydi, yani ‘iktifa’ edilmeliydi. İktifa, nisbet ve üslup ile birlikte şehrin hiyerarşik yapısını oluşturuyordu, tıpkı insan vücudu gibi, tıpkı ‘vücud şehri’ gibi. Modern devirde insan vücudunun hiyerarşisi bozulduğu için, kalp yerine akıl ikâme edildiği için, şehirlerimizin de hiyerarşisi bozuldu.

Türkiye’nin kaotik şehir yapısı, imar yönetmelikleriyle, şehir planlamalarıyla, kanunlarla çözülmez

Pek çok insanın teyit edeceği üzere, Ökten için şehirde yaşayan her insan şehirli değildir. Şehirli insan şehri inşa eder ve şehir tarafından inşa edilir. Geri kalanlar ise şehri istismar eden, şehri sömüren insanlardır.

Bizans’ta Sultanahmet civarı olan, Osmanlı’da Fatih’e doğru kaydırılmaya çalışan İstanbul şehir merkezi Türkiye’de Taksim’dir. ‘Şehrin kalbi’ addedilen yer şehri tanıtan yerdir. Taksim maalesef genel geçer algıya göre bugün İstanbul’un ‘kalbi’dir. Taksim’dekine benzeyen Türkiye’nin kaotik şehir yapısı, Ökten’e göre, imar yönetmelikleriyle, şehir planlamalarıyla, kanunlarla çözülmez. Çözümün tek yolu sağlam bir medeniyet tasavvuruna sahip olmak ve değerler sistemine uymaktır. Kapitalizmin ‘benim yolumdan yürümezseniz yok olursunuz’ tehditlerine kulak asmadan, bu korkutulmaya kanmadan kendi yolumuzu inşa etmeli ve o yolda yürümeliyiz.

Gökdelenlere, o çirkin görüntülere alışmamak için gözlerimi kapatıyorum”

Sadettin Ökten’in iki anısı aslında şikayetlerimizi özetler nitelikteydi. Ökten, Boğaz’ın eski halini hasretle anlattı. Eskiden güneş gurub ederken Boğaz’ı izleyişinden bahsetti. “Şimdi baktığımda ise gökdelenleri görüyorum. İnsan baktığı, gördüğü şeye alışır. Gökdelenlere, o çirkin görüntülere alışmamak için gözlerimi kapatıyorum” dedi. Daha sonra öğrenciliğinde mezarlar gezdiğini, üniversitede göreve başladıktan sonra da Eyüp Sultan’ı ziyaretgâh edindiğini belirtti. O zamanlar Eyüp Sultan’a buralardan ‘kaçmak’ için giden Ökten, şimdilerde ise Eyüp Sultan’dan ‘kaçıyor’. Çünkü Eyüp Sultan’ın dibinde bangır bangır çalan pop şarkılar, kebap kokuları o kutlu mekânın atmosferini mahvediyor.

Derdini berrak bir şekilde aktaran ve çözüm önerisi de sunan Sadettin Hoca’nın, süreyi çok verimli kullanması bir hayli ilgimi çekti. Bu kadar büyük konuları gayet anlaşılır biçimde kısıtlı sürede aktarmak her babayiğidin harcı değildir elbet.

Sadettin Hoca’nın konuşmasının ardından her yıl Nisan ayı başında olduğu gibi Kubbealtı Vakfı’nın kurucuları yad edildi ve Prof. Dr. Emin Işık Hoca tarafından aşr-ı şerif okundu. Bu vesile ile Kubbealtı vâkıflarına tekrar Allah’tan rahmet dileriz.

 

Ömer Yüceller yazdı

Yayın Tarihi: 07 Nisan 2015 Salı 12:25 Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 13:39
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
@aydemabu
@aydemabu - 6 yıl Önce

Yazıda değindiğiniz konu başlıkları ve sunduğunuz özetleri okuyunca, neredeyse dinlemiş kadar oldum. Tabiki bunda Hocanın "Örselenmiş Osmanlı'dan Medeniyet umuduna" kitabını okumamın etkisi büyük. Kitabı zikretmeniz çok yerinde olmuş.

banner19

banner26