Benliğin derinliklerinde kanat çırpıyorlar

Bağımsız Sanat Derneği’nce düzenlenen II. İstanbul Trienali insanın kendine, evrene ve ötelere yaptığı yolculukları merkeze alan etkileyici bir başlıkla karşımıza çıktı: “7 Vadi 60 Kanat Gölgesi”.

Benliğin derinliklerinde kanat çırpıyorlar

 

Ressam Hülya Yazıcı, sanatçı arkadaşlarıyla birlikte Bağımsız Sanat Derneği’ni kurdu ve önemli çalışmalara imza atıyor. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olduğu 2010 yılında “Şehrin Gizli Dili” başlıklı ilk trienali gerçekleştirmişlerdi. Yalnızlığın, yabancılaşmanın iletişimsizliğin ve kimliklerin yok oluşunun hikâyesiydi çalışmalar tematik olarak. Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde düzenlenen II. İstanbul Trienali ise insanın kendine, evrene ve ötelere yaptığı yolculukları merkeze alan etkileyici bir başlıkla karşımıza çıktı: “7 Vadi 60 Kanat Gölgesi”.

Resim, heykel, enstalasyon, video art, performans ve fotoğraf disiplinlerinde eserlerin yer aldığı sergi son derece etkileyici. Feridüddin-i Attar’ın ruhunun gezindiğini hissetmemek mümkün değil. Mantık-ut Tayr adlı eserinde dile getirdiği Kuş Dili hikâyesinde gerçeğin peşine düşen, 7 çetin sınanma vadisinden geçen, sonra otuz kuş olarak ki -bu 60 kanat demektir- geçerek menzile vardıklarında gerçeğin sadece kendi içlerinde ve benliklerinin derinliklerinde olduğunu anlayan kuşların, Simurg’un hikâyesidir esin kaynağı.

Simurg’un kendine doğru yola çıkışını metafor olarak alan sanatçıların yayınladığı açıklama önemli. İnsanın nesnelerle arasındaki mesafe azaldıkça kendisi ile arasındaki uzaklık artıyor ve iç ve dış evrenler arasındaki kozmik uyum sağlanamadıkça süt liman bir denize bitişmiş dingin ormana varmak muhal. Büyük şehirler söyledikleri gibi büyük fırsatlar sunuyor ama en çok da büyük düş kırıklıkları. İnsan kendini onaracaksa bu öncelikle sıkı bir hasar tespit tutanağı hazırlayarak, yıkımın boyutlarını görmekle olabilir. Tam da bu günlerde Taksim’de olanlara kendi gözümüzle bakmamız için bir imkân olan sergi, bize derin bir bakış vaat ediyor. “Kim ne demiş, nasıl konuyu saptırmış” yüzeyselliğinin ötesine geçmek için acayip bir tevafuk.

Ezelden ebede o en büyük hikâyenin içindeki kendi küçük hikâyemiz

Emel Nekay’ın “Yolculuk” adlı yerleştirmesindeki aynalara bakınca uzaklaştığımız öze simurg gibi safiyâne ve kaçmadan geri dönmek mümkün. Siyah ayna ile berrak pürüzsüz ayna arasında sonsuz aynalar var kendimizi görebileceğimiz. Sırrı dökülmüş, paslanmış, bozulmuş, lekelenmiş aynaların her birinde başka bir yüzümüzle karşılaşmak mümkün. Zihnimden bir de parçalanmış ayna eklemeden duramadım çalışmaya. Elbette etraftaki objeler nesneler, mesela bir abajur ya da geçen izleyicilerin aynaya düşen görüntüleri vardı ama burada her şeye nihai şeklini veren kendi suretimiz.

Bernd Metz Almanya’dan katılıyordu ve “Kendim ve Ben” çalışmasında biri beyaz diğeri siyah iki kağıdın yan yana sergilenmesiyle benliğimizdeki yaman çelişki ve uçuruma gönderme yapıyordu. Aradaki farkın ortadan kalktığı zamanlar için bembeyaz bir dizi yerleştirmeyi kullanmıştı. Çelişkilerin uyum içinde bir kadere boyun eğişi ise pleglas kareler zinciriyle vurgulanmıştı. Sadece altı beyaz kırışık katlanmış kağıttan oluşan bölümün adına Dürer’den sonra Altı Yastık adı eklenmişti. 1400’lerde yaşamış Goya ve Rembrant’la birlikte bir çağı tanımlayan Alman ressam Albrecht Dürer’e saygı ve anma bir yana, kendim ve ben arasındaki çatışmanın bitişini hatırlatıyor. Olgunluk bir sükûnet noktası belki. Gerçek zamanla kayıtlı değilse ki öyle, Dürer’in yaşamla ilgili dışa vurdukları bu kadar önemliyse, vahyin solması ve peygamberin ilkelerinin geçerliliğini çağ önünde yitirmesi, geçen zaman ileri sürülerek mahkum edilmesi düşünülemez.

Fatma Yıldız’ın “Ateşten Gömlek” video çalışması aslında ipekböceğinin geçtiği evreler üzerinden teslimiyetin ve kendi içinde yol almanın ve bunu tamamen içte yapmanın hikâyesi. Burada görüntünün kelimeleri aşan gücünü, kelimelere sığmayan yanını görmemek imkânsız. Ezelden ebede o en büyük hikâyenin içindeki kendi küçük hikâyemiz fotoğrafların içinden geçiyor ve kelimelerin kifayetsiz olduğu bir akışa işaret ediyor. İçimizdeki evren somut evrenle iç içe aynı yörüngede dönen bir ahenk yakalamış. Her izleyen kendi koparılmış hikâyesini hızla geçirebilir çalışmanın içinden. Kelebeğe dönüşüp uçma arzumuzun ağlardan, kozadan, ağırlıklardan arınma duygumuzun dışavurumu.

Bu dünyadaki salınışımız muhayyer bir zaman için

Serap Ekiz’in çalışması gerçekten görsel bir tefsir mahiyetinde. Yaşam sıfır noktasında bize teslim edilmiş bir emanet, ahşap salıncak suretinde. Salıncağın salındığı alanda yerde artı ve eksi rakamlar dizili ve bu çok boyutlu okumalara açık. Bize artı görünen gidiş gelişlerimiz başka bilinçler tarafından ekside telakki edilebilir de haberimiz bile olmaz. İlahi anlamda da durum hiç bildiğimiz gibi olmayabilir. Bakara suresinin 216. ayetinde deniliyor ki : “…hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır.  Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir siz bilmezsiniz.” Hayat salıncağı sağlam halatlarla bağlı ve Serap Hanım dikkatimi çekmese göremeyebilirdim ki başımızı göz hizasından yukarılara kaldırmayı hatırladığımızda sağlam sandığımız yaşam halatlarının gittikçe inceldiğini, bir gün inceldiği yerden kopacağını görüyoruz. Bu dünyadaki salınışımız muhayyer bir zaman için.

Özgür Vural’ın “İsimsiz” heykeli toprak seramik çalışması. Görünüşte bir erkek bedeniyle tezahür alanına görünür olan ruhun heykeli. Uzun bir yolculuğun ardından sürünerek tırmanılan yükseltiden aşağıya bakıyor ve Özgür’ün söyleyişiyle bir boşlukla karşılaşıyor.  İslami anlayışta ilk bakış ve görüş masum ve kendiliğinden ama bir kez daha bakmak sorumluluğu almakla ilgili. Bakmanın bedende dile gelmesi gözün ötesine geçiriyor ruhu, varlığımızın hepsiyle bakmayı getiriyor. Burada cinsiyetli olmayan bir bakış var ve beden de erkek imgesi olsa da doğrudan insanın var olduğu yer. Bu toprak dikdörtgen küp, mezarı da hatırlatıyor ve ölmeden önce boşluğa yeniden bakmak ve ölümden önce son bir mühlet almanın yorgunluğu ve bahşettiği nimetler gözler önüne seriliyor. Gördüklerinden esinlenerek gördüklerini aklından çıkarmadan. “Bir ayağı çukurda” söyleminin yaşlılar için kullanılması karşın, bir genç adamın da bir ayağının çukurda oluşunun görüntüsü.

Emel Erkan’ın “İçsel Katmanlar” çalışması nesnelerin hizmetine girmiş bireyin bilincin dışında ilerleyen, bir nevi sürüklenen doğasını sarsmak için kurgulanmış. Çoğulluktan bir kakafoni oluşturmak yerine çok katmanlı ama sorumlu bir özneye ulaşmak. Bu kendine bakarken orada kalmayıp çevreye vararak olacak. “Su Korkusu” videosunu hazırlayan Salome Mc’a göre ise türümüzün devamı için yosunları temizleyip enkazı yakacak birileri her zaman bulunacak.

Otuz değerli sanatçının eserleri ayrı ayrı ele alınmayı hak ediyor ama bu mümkün olmadığından en iyisi gidip görmek. Sergi 30 Haziran’a kadar sürecek Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nde.

 

Yıldız Ramazanoğlu yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Haziran 2013, 15:31
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13