Batılılar Türkleri İstanbul'un Fethinden Sonra Hiçbir Zaman Affetmediler

Doç. Dr. İbrahim Kalın, “İslam-Batı İlişkilerinde Dün, Bugün ve Yarın” konulu konferansında, Türkler ve Avrupa başlığına değinerek çok önemli tespitlerini dinleyenleri ile paylaştı.

Batılılar Türkleri İstanbul'un Fethinden Sonra Hiçbir Zaman Affetmediler

Bir ilim fikir düşünce merkezine dönüşen Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Aile ve Gençlik Merkezi’nin (KAGEM) 2017 Faaliyet Yılı açılış konferansı, 14 Ocak Cumartesi günü Ankara'da Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in katılımlarıyla gerçekleşti. Kur’an-ı Kerim kıraatinin ardından Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Aile ve Gençlik Merkezi (KAGEM) müdürü Hicret K. Toprak hanımefendi açılış konuşmasını yaptı.

Adalet mefkûresi zarar gördü

Ardından sözü alan Diyanet İşleri başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Müslümanlara yapılan saldırıların sonrasında çektiğimiz acıların en üzücü yanı İslam’ın medeniyet ufkunu daraltma yönünde hasarlar meydana getirmiş olmasıdır” diye konuştu. Kerbela acısının asırlar süren ihtilaflara neden olduğunu hatırlattı. “Endülüs ve Maveraünnehir katliamlarının olmaması halinde İslam ümmeti olarak nasıl bir medeniyet tasavvuru ortaya çıkaracağımızı kim bilebilirdi” diye konuşan Görmez, bugün de birçok acıların yaşandığını fakat bütün bunların üstesinden gelebileceğimizi müjdeledi. İslamafobinin getirisi olarak İslam’a karşı oluşan nefretin Müslüman kalplerde nefretle karşılık bulmaması gerektiğini, başka dünyalarda bizlere karşı yöneltilmiş düşmanlığın bizlerde de düşmanlığa dönüşmemesinin hayır olacağını belirtti. Rahmet ufkumuzun daralmasının Bağdat’ın Şam’ın yıkılmasından daha zararlı olduğunu belirten Görmez, şehirlerimizin yağmalanmasından ve de yıkılmasından daha acı olanın Adalet mefkûresinin zarar görmesi olduğunu belirtti. Görmez, Müslümanların Doğu - Batı ayrımını ortadan kaldıracak bir İslam ufkuna sahip olmaları gerektiğini hatırlatarak, “Müslümanlar, bizi kuşatan acılara rağmen Batı gibi ‘ötekine nefret’ üzerinden kimlik inşa etme hatasına düşmemelidirler” diyerek kürsüyü Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın’a bıraktı.

Doç. Dr. İbrahim Kalın, “İslam-Batı İlişkilerinde Dün, Bugün ve Yarın” konulu konferansında, Türkler ve Avrupa başlığına değinerek çok önemli tespitlerini dinleyenleri ile paylaştı.

Sürükleyici ve derinlikli bir kitap: Ben Ötesi ve Öteki

İbrahim Kalın’ı Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü olarak tanıyoruz. Daha önce de diplomatik görevler yürüten Kalın’ı genelde, bürokratik, mesafeli ve ciddi tavırlarıyla hatırlıyorduk ki, entelektüel ilgileri, şiire olan merakı ve Türk halk müziğine olan yakınlığı ile medyada gördüğümüzde oldukça renkli biri olarak hafızalarımıza kaydettik. Akıcı ve akılcı üslubu ile sürekli yazın dünyasına İngilizce ve Türkçe çalışmalar sunan Kalın, geçtiğimiz aylarda bütün yoğunluğunu ekran önünde yaşayan biri olarak ne zaman vakit bulup da yazdığı hakkında hepimizi şaşırtacak kalınlıkta bir kitap çıkardı.

Papa’nın Fatih’e mektubundan Sultan Abdülmecid’in Avrupa seyahatine, pek çok renkli anekdotlarla zenginleştirilmiş sürükleyici ve derinlikli bir kitap, Ben Ötesi ve Öteki. Akademisyen olmanın getirdiği okuma - yazma disiplini ile beş yıllık bir çalışmanın sonunda çıkardığını öğrendiğimiz kitap hakkında da konuşan Kalın, geleceğe dair umut veren cümleler kurmayı da ihmal etmedi.

Konuşmasından önemli notları sizlere aktarmak istiyoruz.

Batının öğrenilmiş cehalet tavrını sürdürmekten vazgeçmesi gerekiyor

Doğunun ve batının rabbi olan Allah’ın adıyla konuşmasına başlayan Doç. Dr. İbrahim Kalın, İslam - Batı ilişkilerini her alanda ele alırken tarihsel perspektifi akılda tutmamız ve bugünü ve yarını anlamlandıracak bir zihinsel çerçeveyi oluşturma gayreti içinde olmamız gerekiyor diye belirtti. Bugün ön yargı, ön kabul, öğrenilmiş ve öğretilmiş cehalet olarak karşımıza çıkan konuların aslında baktığımızda 1300 yıllık arka plana sahip olduğuna değindi. Orta çağda, Batıda özellikle Hristiyan teologların polemik olarak kaleme aldıkları İslam inancının genellikle, akıldan yoksun, şiddet yanlısı ve şehveti tahrik eden bir inanç olarak tasvir edildiğini hatırlattı. Öyle ki bir Bizanslı teologların İslam’ın akıldan, anlamlı ve hikmetli bir içerikten yoksun olduğunu iddia ettiklerini, İslam’ın şiddet yoluyla yayıldığını, bir kılıç dini olduğunu iddia ettiklerini belirterek İslam dünyasının tepkilerini aldıklarını hatırlattı. Şiddet ve şehvet temalarının günümüzde de Hollywood ürünlerinde klişe halinde sistematik bir şekilde kullanıldığına değinen Kalın, küreselleşmeye rağmen bu cehaletin katmanlaşarak devam etmesinin esef verici olduğunu belirtti. Eğer daha barışçıl ve adil dünya inşa etmek istiyorsak yeryüzünde yaşayan bütün insanlarla birlikte ‘bir arada yaşama ahlakını’ doğru bir şekilde temellendirmemiz gerektiğini ve bu ütopya için Batının bu öğrenilmiş cehalet tavrından vazgeçmesi gerektiğini hatırlattı.

Doğu ve Batı ilişkisi, karmaşık, girift, çok boyutlu

Çokluk çoğulluk, öteki gibi kavramların kesret âleminin asli unsurlarından olduğunu, her ‘ben’ iddiasının ‘öteki’nin varlığını da tazammun etmeyi zorunlu hale getirdiğini iddia etti. Öteki ile ilişki ille de bir yok etme, bir çatışma ilişkisi olmak zorunda değildir diye konuşan İbrahim Kalın, “doğru bir çerçeve ile öteki aslında bizi zenginleştirir. Sadece kendimize yoğunlaşmak, sadece egoya odaklanmak bizi fakirleştirir. Yoksullaştırır. Ötekinin aynasında kendimizi görüp zenginleşebiliriz. Ben ile öteki arasındaki farkı ontolojik olarak kaldıramayacağımıza göre bu ilişkiyi nasıl yöneteceğimiz ilgilenmemiz gereken en önemli meseledir” şeklinde sözlerine devam etti.

‘Öteki’ne karşı üç ana tavır takındığımızı, bunların çatışma, yok sayma ve inkâr etme olduğunun altının çizdi. Ben ile öteki’nin mutlaka çatışmak zorunda olmadığını, genelde Batının herkesi öteki olarak kurguladığı, böylelikle çatıştığı tespitini paylaştı.

Aslında ben duygusunun fıtri bir duygu olduğunu, ‘öteki’ ile ilişkinin insanın asli vazifelerinden biri olduğunu belirtti. Liberal ütopyaya uygun olarak küreselleşme ile birlikte insanların kimliklerin buharlaştığı bir döneme girdiğimiz şeklinde propagandalar yaptıklarını; aidiyet, kimlik, kültür gibi kavramların anlamını yitirdiğini; tek bir tarihi akış, tek bir tarihi sona doğru hep beraber yürüdüğümüzü savunanların olduğunu hatırlattı. (Fukuyama’nın ‘Tarihin sonu’ tezi gibi iddiaların boşa çıktığını, hafıza ve coğrafya gibi unsurların kimliklerimizi, siyasetimizi belirlemeye devam ettiğini, bunu veri olarak kabul edip ben ile öteki arasındaki ilişki ve mesafeyi nasıl kurgulayacağımızı bilmemiz gerektiğinin önemine değindi.) Avrupa merkezciliğin Avrupa’ya –Batıya- zarar verdiğini, özünde adil bir bakış açısı olmadığından sürdürülebilirliği olmadığını hatırlattı.

Doğu ve Batı ilişkisinin tarihe bakınca karmaşık, girift, çok boyutlu olduğunu, 1300 kusur yıllık bir arka plana dayandığını hatırlatan Kalın, bizim de öncelikli olarak Batı ile sadece savaşlardan ibaret bir geçmişimizin olmadığını kavramamız gerektiğine değindi.

Üç tehdit algısı, ortak tarihimizi şekillendirdi

Sadece askeri bir tarihimiz olmadığını, sanat, kültür, teoloji, seyahat, coğrafya ve insan merkezinde ortak bir tarih tecrübemiz olduğunu anlattı. Bu nüansları kavramamızın İslam - Batı ilişkileri tarihine daha interdisipliner bir tavırla yaklaşmamızı kolaylaştıracağını savundu. İlk dönemlere geri gittiğimizde üç tehdit algısı olduğunu ve bunların ortak tarihimizi şekillendirdiğini belirtti.

Birinci algının ‘Teolojik tehdit algısı’ olduğunu, İslam’ın İbrahimi geleneğin son halkası olduğunu, bununla beraber bu mirası savunan ama bunu tashih ederek daha doğrusu tahrif ederek kendilerince düzenleyenlerin hatalarını ortaya çıkaran bir iddia taşıdığını belirtti. İslam’ın Tevhit inancına yaptığı vurgu ile teslis inancına karşı her zaman bir polemik oluşturduğunu, Hz. İsa’nın etrafında şekillenen Hristiyanlık algısına kültürel siyasi ve teolojik anlamda tehdit olarak algılandığını hatırlattı.

8. yüzyılın sonunda yaşayan, aynı zamanda babası Emevi divanında memur olan Aziz sıfatına sahip Şamlı Yuhanna ed-Dımeşki üzerinden bir örnekleme yaptı. Bu kişinin zamanında İslam’ı İsmaililerin bir sapıklığı olarak tanımladığını ve öylece yaymaya çalıştığını, buna rağmen Emevi toplumunda barınabildiğini, toplumun bu tartışmalara açık olduğunu görebileceğimizi belirtti. Bu durum ve benzerlerinin İslam’ın çoğulculuğunu göstermekte olduğunun altını çizdi. “Geçtiğimiz 1000 yılın en çoğulcu, en kozmopolit şehirleri kesinlikle İslam şehirleri olmuştur” diye belirtti.

İkinci algının ‘Askeri ve siyasi tehdit algısı’ olduğu halde tam tersine askeri ve siyasi gücü kullananların Batı zihniyetinde olan güçler olduğuna değindi. “İslam kılıç ile yayılsaydı gerileyen fetihlerle beraber toplumlar eski dinlerine dönebilirlerdi” diye konuştu. İslam’ın yok edici güce sahip gibi gösterildiğini fakat asıl tahrip edici gücün Batının mahiyetinde olduğunu örneklerle anlattı.

Üçüncü algının ise ‘Kültürel tehdit algısı’ olduğunu hatırlattı. İslam’ın inanç ve medeniyet olarak kültür kodlarını inşa etmiş olduğuna, kültür ve sanat adına dünyada en büyük merkezlerin İslam şehirlerinde kurulmuş olduğuna değinirken, 12. - 13. yüzyıllarda en iyi filozofların, matematikçilerin, sanatçıların bu medeniyetin içinde zuhur ettiklerini anlattı. 930 – 940’lı yıllarda Hristiyan gençlerin Latince yerine Arapçayı öğrendiklerini ve Arap filozoflarını okuduklarını ve büyük ölçüde onların etkisi altında kaldıklarını hatırlattı.

Engellerle pes etmeyen, ataleti elinin tersi ile iten bir irfan hareketi

“İslam - Batı ilişkilerinde doğuda Moğolların batıda Haçlıların sıkıştırdığı, talan ettiği yılların seyrine bakınca ilk seferde Kudüs’ü alan Haçlıların yaşattığı kıyımı ancak gözyaşlarınızla okuyabilirsiniz” diye konuşan Kalın, “bir fırtına, bir deprem gibi ilerleyen Moğollar da başka bir ittifakın ürünüdür” diye devam etti. Bütün bu çalkantılara rağmen ilmi ürünlerin en fazla verildiği yüzyılların tam da felaketlerin yaşandığı yıllara tekabül ettiğini ve bütün bu saldırılara, kıyımlara en derinlikli, en tedavi edici, en felsefi, en merhametli cevabı Ahmet Yeseviler’in, Mevlanalar’ın, Sadrettin Koneviler’in, Davud el Kayseriler’in verdiğini hatırlattı. İbn-i Sina, Fahreddin-i Razi gibi müfessirlerden Mevlana’ya ve Yunus Emre’ye farklı dallardaki bütün ulemaların, hukemaların, urefaların muazzam bir üretim dönemi gerçekleştirdiklerini hatırlattı. Bugün de yaşanılan bütün sıkıntıların paralelinde ilim irfan çalışmalarının hiçbir kesintiye uğramadan devam etmesi gerektiğini anlattı.

O yıllarda ariflerin ilmi duruşları ve gayretlerinin adeta bir iz kalmaması için kendi bünyelerini korumalarına neden olduğunu hatırlatırken “etrafımızda olup bitenlerin en büyük maliyetlerinden bir tanesi dünyaya söyleyecek sözümüz olduğunu unutuyor olmamızdır” diye konuştu. Engellerle pes etmeyen, ataleti elinin tersi ile iten bir irfan hareketine ihtiyaç olduğunu hatırlattı.

Orta çağlardan itibaren İslam bir öteki olarak kurgulanırken İslam dünyası “öteki” kurgusunu kurmamıştır. Yerlerden bir yer, yönlerden bir yön olarak görmüşler ve öteki olarak belleyip kendi kimliklerini inşa etmemişlerdir. Kendilerini Doğulu olarak kodlamamışlardır. Endülüs’te İbn Tüfeyl gibi, İbn Rüşd gibi düşünürlerimiz de kendini Batılı bir düşünür olarak tanımlamamışlardır. Doğu - Batı kavramları Avrupa sömürgeciliğinin dayattığı tanımlayıcı kimlik olarak karşımıza çıkıyor. Tam da bu gerçeklerden hareketle konuşmasına devam eden İbrahim Kalın, “kendiniz kalarak öteki ile ilişkiyi devam ettirdiğinizde artı değer üretebilirsiniz” diye sözlerine devam etti. İslam’ın, felsefesi ile bambaşka bir bakış açısı ortaya çıkardığını, metafizik perspektif ile bambaşka bir disiplin ürettiğini hatırlatan Kalın, sözlerine şöyle devam etti: “Hayata, tarihe, farklı toplumlara ve kendinize belli bir özgüvenle bakarsanız daha gerçekçi olursunuz. Batı’nın İslam algısının en temel sorunlarından biri çok derin önyargılarının oluşu. Yaptıkları analizlerin büyük bölümü İslam dünyasının gerçekleriyle örtüşmüyor. Batı hâlâ Avrupa merkezci bakış açısını aşamadı. Bunun yarattığı pek çok entelektüel, felsefi ve siyasi sorun var ama psikolojik sorunlar da var. Sürekli karşısındakilere şüpheyle bakan, yok sayan, aşağılayan bir Batı’dan söz ediyoruz. Son 10 yılda Avrupa’nın haline bakın, aşırı sağcılığın yükseldiği, ırkçılığın normalleştirildiği, İslamafobi’nin, göçmen karşıtlığının, ırkçı söylemlerin ana akım siyasetin parçası haline geldiği bir dönemden geçiyoruz. Avrupa içine kapandıkça dünyaya yabancılaşıyor ve tarihin akışını doğru okuyamıyor. Bunun örneklerini İslam dünyası ve Ortadoğu ile ilişkilerinde görüyoruz. 18-19. yy’de ortaya çıkan sömürgeci ilişkileri, Afrika, Asya, Latin Amerika ve Müslümanlara yaklaşımlarında devam ediyor.” 

Batı’nın Türkiye algısının nasıl şekillendiğini ise 15 Temmuz’da Türkiye’de demokrasiye sahip çıkan halkı tebrik etmekte tereddüt etmelerinde ve Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde görebileceğimizi söyledi. Türkiye’yi, azarlayıcı, aşağılayıcı, ders verici bir dille eleştirmelerinin arkasında yatan nedenin de yine bu tarihsel algı olduğunu belirtti. Hem felsefi hem siyasi manada hata yaptıklarını dile getirdi.

Batının, İslam’ı ötekileştirerek kendine bir kimlik inşa etmeye çalıştığını, ne yazık ki İslam toplumlarının da aynısını yaptığını söyleyen Kalın, “bu da entelektüel tembelliğe sevk ediyor bizi” diye konuştu. Onun yerine kendimizi de kıyasıya eleştirebilmemiz gerektiğini, kendi meselelerimizden hareket ederek insanlığın ortak iyisine katkı vermek için bunu yapmamız gerektiğini dillendirdi. İslam dünyasının kendi geleneğini çok iyi kavraması lazım geldiğini belirtti. Geleneğin yaşayan ana dinamiklerini kavramamız gerektiğini, sonra belli bir özgüvenle kendi tarihimize, mevcut durumumuza, Batı’ya bakabilmemiz lazım geldiğini anlattı. O zaman dünyaya anlatacak bir hikâyemiz olacağından söz etti.

“Batılılar Türkleri İstanbul’un fethinden sonra hiçbir zaman affetmediler”

İstanbul’un fethinin, Avrupalı Ortaçağ ve modern dönemdeki düşünürlerin, tarihçilerin hafızalarında derin izler bırakmış konulardan bir tanesi olduğuna dikkat çeken Kalın, şunları söyledi: “Bu manada fetih, Avrupalılar için beklenmedik bir hadiseydi. Fethin şokunu uzun bir sürede atlatamadılar. Esasında, Batılılar Türkleri İstanbul’un fethinden dolayı hiçbir zaman affetmediler. Burada en ilginç hadiselerden bir tanesi İstanbul’un fethinden 4-5 yıl sonra Papa’nın Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı o meşhur mektuptu. Papa kendi imkânlarını harekete geçirerek bir fikir ortaya atıyor ve Fatih Sultan Mehmet’e bir mektup yazıyor. Mektubun meali şöyle: ‘Sen dünyanın gözdesi İstanbul şehrini fethetmiş padişah Osmanlı Sultanı. Eğer gerçekten dünya hükümdarı olmak istiyorsan, sana bir teklifim var. Bunu yerine getirirsen Avrupa’nın kapılarının anahtarını da ben sana bizzat kendim teslim ederim. Sana göndereceğim bir parça su. Bu suyu al, gereğini yap. Ondan sonra Avrupa’nın kapılarını ben sana sonuna kadar açarım.’ Gönderdiği bir parça su ile vaftiz olmasını istiyor. Hristiyanlığa davet ediyor. Biz şunu biliyoruz, Fatih bu dönemde dört tane unvanı kullanmaktaydı. Bir tanesi ‘Sultan’ unvanıydı; Arap siyasi geleneğine atıfta bulunuyordu. İkincisi ‘Hakan’ unvanıydı, Türk tebaasına yönelik; üçüncüsü ‘Padişah’ unvanıydı, Farisi tebaasına bir göndermeydi. Dördüncüsü çok önemli, o da aslında Papa’ya bir cevaptı. Fatih’in dördüncü unvanı da ‘Kayser-i Rum’ idi. Yani ‘ben gayri müslim tebaanın da sultanıyım’ demekti. İşte bunu demek suretiyle aslında Papa’ya dolaylı bir cevap vermiş oluyordu Fatih Sultan Mehmet.”

Türklerin Truvalıların torunları olup olmadığı tartışmalarına, Atina ve Truva’nın siyasi ve askeri çekişmesine, Fatih’in fetihten hemen sonra “Truva’nın intikamını bu gün aldık” dediği şeklinde dönen rivayetlere, Türklerin gündem ve tartışmaları belirleyici özelliklerine ayrıntılarıyla değinen Kalın, Türk imajının o yıllarda şekillenmeye başladığını örneklerle anlattı.

İngiliz büyükelçisinin eşi olan Bayan Montagu’nun izlenimlerine de değinen Kalın, Türklerin gündelik yaşamlarında “Şark Mektupları” eserinde nasıl örneklemeler yaptığını anlattı. Avrupa’da bilinenin aksine geri planda çok daha rafine, ileri gitmiş bir kültürümüz olduğunu savunan, kalıp yargılardan uzak çalışmasından da detaylı şekilde bahsetti. Cem Sultan’ın hem hazin hem efsunlu hikâyesini de es geçmeyen Kalın, Cem Sultan’ın ‘Zizim Sultan’ olarak Avrupa’da nasıl efsaneleştiğini anlattı.

Konferansı esnasında sempatik bir mesele ile konunun enerjisini tazeleyen Kalın, her yıl Ocak ayında ABD’nin Arizona eyaletinde düzenlenen ‘Hi Jolly’ festivallerinden bahsetti. Amerikan folkunun ürünlerinden olan Hi Jolly’nin savaş ve barışlar içerisinde cereyan eden gerçek insan hikâyelerinden biri olduğunu anlattı. Hi Jolly’nin, şarkıları ve hikâyeleri ile Amerikalıların çok önemsedikleri bir şenlik olduğunu, aslında Hacı Ali adında Osmanlı vatandaşı bir kültür elçisinin bu eğlencelere neden olduğunu belirtti. İlginç bir hayat hikâyesi olan, Arizona’da bir de anıtı bulunan Hacı Ali’nin zamanla nasıl Hi Jolly’e dönüştüğünü anlattı.

Kendimizi doğru enstrümanlarla mücehhez kılmalıyız

Anne Norton’un, 19. yüzyılda Karl Marks’ın formüle ettiği ‘Yahudi Sorunu’nun yerini günümüzde ‘Müslüman Sorunu’nun aldığını iddia ettiğini hatırlatan Kalın; bunun umut verici olduğuna değindi. Norton’un, başlarda zor ve rahatsız edici bir konu olan Yahudi meselesini Batı zamanla nasıl aştıysa, Müslümanlarla ilgili yargılarını da düzeltmesi gerektiğini savunduğunu ve bir imtihan olarak sırada Müslümanlara karşı takınılan tavrın düzeltilmesinin gerektiğini iddia ettiğini anlattı. Zamanla bu özeleştirinin bütün Avrupa’yı –Batı’yı- kuşatacağını umduğunu belirten Kalın, “Yahudileri eşit vatandaşlar olarak kabul etmezseniz aydınlanma iddiasında samimi olamazsınız” diyen Marks’ı bugün de Norton’un fikirleri ile eşleştirmeleri gerektiğini hatırlattı ve konuyu cumhurbaşkanımıza getirdi.

“Batı’yla veya Doğu’yla ilişkiye girerken bunu ilmi ahlaki temel üzerinde yapmamız gerektiğini bilmeliyiz” diyen Kalın şunları söyledi: “Bunun için de önce kendimizi doğru enstrümanlarla mücehhez kılmalıyız. Kendimizi doğru yetiştirebilmeliyiz. Küreselleşmenin getirdiği bu yapay ve sunileşme döneminde, bizim, kendi geleneğimizin, inancımızın, kültürümüzün derinliğini kavrayarak dünyaya bu perspektiften bakabilmemiz gerekiyor. Eğer biz bir aktör ve özne olabilme bilinciyle hareket edebilirsek, bu sorunları çözecek kudrete de imkâna da sahip oluruz. Önce bu özgüveni oluşturmamız gerekiyor. Bu hepimizin 21. yüzyıldaki kolektif sorumluluğudur. Bu meselelerde öncülük yapacak olan toplulukların başında Anadolu coğrafyasını bin yıldır vatan edinmiş insanlar geliyor. Çünkü Anadolu insanının basiretiyle, ferasetiyle, doğudan batıya ilgilenemeyeceğimizz hiçbir mesele yoktur. Yeter ki biz nasıl geleneğin üzerinde bulunduğumuzu fark edelim.”

Betül Şatır

Güncelleme Tarihi: 15 Mayıs 2019, 09:35
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hümeyra
Hümeyra - 3 yıl Önce

Gitmeyi çok istemiştim. Bebeğimi bırakacak yer bulamamıştım Nasıl mutlu oldum anlatamam.

banner19

banner13