Batı merkezli düşünme yanılgısındayız

Prof. Dr. Ümit Meriç; babası Ümit Meriç, Batı, düşünmek, yakın tarih üzerine konuştu.

Batı merkezli düşünme yanılgısındayız

                                                                            

Esasında Batılılara bir şeyleri ispat etmeye çalışmak çocukça bir heves ve istekten ibarettir. Siz hakikat tuğlalarınızı örersiniz, Batılı görür; ister takdir eder isterse gözlerini kapatır. Bu manada Batılı insanın takdiri veya yergisinin bizim açımızdan hiçbir kıymeti yoktur. Mesela Yunus Emre’miz veya Mevlana’mız Batılıların takdirini celp ettiği için kıymetli değildir.

Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra söyleyebiliriz ki Prof. Dr. Ümit Meriç Hanım, merhum babası Üstat Cemil Meriç ile aynı misyonu gerçekleştirmiştir. Nedir o misyon? Batılıları hayrete düşürecek derecedeki bir ilim ve irfan yükünü Müslüman doğulu bir münevver olarak taşımak. Açıkçası merhum Cemil Meriç ve kızı Ümit Meriç Hanım düşünce dünyasının kalbinin Batıda atmadığını bugün herkese ispat etmişlerdir.Cemil Meriç

Köklü bir düşünce geleneğinin son temsilcileri olan bu baba kızın düşünce dünyamıza katkılarını belki somut olarak burada izah edemeyiz. Fakat hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki her ikisi de birer “put kıran”dır. Ümit Meriç Hanım’ın Batı merkezli düşünme yanılgısını nasıl ortaya koyduğunu okuyunca bize hak vereceksiniz...

Fakat bu iki münevverimizin büyük beyinler olmasından daha çok önemsediğim bir durum var ki o da onların kuvvetli birer imana sahip mümin ve mümineler olmaları. İslam’ın güzelliklerini onların her hallerinden okuyoruz. Tıpkı Yunus Emre’den okuduğumuz gibi…

Geçtiğimiz Çarşamba günü Türk Edebiyatı Vakfı’nın konuğu Prof. Dr. Ümit Meriç Hanımdı. Ümit Meriç Hanım “Dünyadan Kâinata Mektuplar” başlıklı bir konferans verdi. Bu konferansın bazı bölümlerini istifadenize sunuyoruz. Şunları anlattı değerli hocamız:

Cemil Meriç Hint Edebiyatı yazarıydı

Cemil Meriç biliyorsunuz bir Hint edebiyatı yazarıdır. Ben de çocukluğumdan beri bu vesile ile Hint edebiyatını inceledim. 1963’te Dönem Yayınları babamın Hint Edebiyatı adlı kitabını basmıştı. Dönem yayınlarının sahibi olan Ertuğrul Bey kitabın müsveddelerini bizim evden aldıktan sonra, bütün bir gece kitabı okuduğunu, sabah şafak sökerken eseri bitirdiğini ve kanatlandığını babama ifade etmişti. Fakat kitap “Hint ve Batı” kısmı çıkartılarak basılmıştı. Daha sonra İletişim Yayınları Cemil Meriç’in bütün eserlerini basarken bir dönem Hisar Dergisi’nde tefrika edilen “Hint ve Batı” kısmını da bu kitabın içine dâhil etti ve kitabın adı “Bir Dünyanın Eşiğinde” oldu. İçeriği hakkında pek fazla fikir vermez bu başlık. Onun için bazı Cemil Meriç’in derin okuyucusu olmayan insanlar bunun Hint Edebiyatı ile ilgili bir kitap olduğunu anlamazlar.

Cemil Meriç’in kızı olmam ve çocukluktan beri Hint edebiyatına aşina olmam sebebiyle bir Hint seferine çıkmaya niyet ettim. Bu aslında Hindistan gibi bir kıt’a için kısa bir yolculuk. Çünkü 28 eyalet, 18’den fazla dil ve binlerce lehçenin konuşulduğu bir yer orası... Ve bir ülke değil bir kıt’a… Ben “Altın Üçgen” denilen kuzey kısmına gideceğim İnşallah..

Seyahate çıkmadan önce Hindistan’la ilgili birçok kitap aldım. Bu ön hazırlıkta şunu fark ettim ki bizim dünyaya bakışımız fazlasıyla Avrupa merkezci… Bir manada kendi irfan merkezimizi kaybetmiş bir ülke olarak biraz fazla Batı merkezli düşünüyoruz ve dünyaya böyle bakıyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren okuduğumuz romanları düşünürsek hep Avrupa merkezli kitaplar olduğunu görüyoruz. Çok azımız bir Sadi’yi okuma teşebbüsünde bulunur. Avrupa ile idrakimizin sınırlı olması bizi bir manada coğrafi bir cehalete mahkûm ediyor. Bu cehaletten kurtulmamız gerekiyor.

O meşhur tabirle demir perde bizimle Asya arasında var. Bu idraklerimize konmuş olan bir demir perde. Coğrafyamızda ve tarihimizde olan bir demir perde değil. Cumhuriyet kuşakları olarak bu demir perdeyi zihnimize inşa ettiler. Biz bir manada doğuya, Azerbaycan’a, Suriye’ye, Ürdün’e, Mısır’a, İran’a sırtımızı dönük olarak kendimize bir konum belirledik. Gözlerimiz hep batıya baktı. Zihin coğrafyamızın merkezi Avrupa oldu. Ben bunun yıkılması gerektiğini düşünüyorum. Bu Avrupa merkezli şemadan zihinlerimizi ve gönüllerimiz kurtarmak zorundayız.

Dünyanın yedi harikası diye bir şey yokprogram

Malum dünyanın yedi harikasından söz edilir hep… Akdeniz ve Avrupa merkezli bir dairenin yedi harikasıdır. Zihnimizdeki demir perdeyi kaldırdığımız andan itibaren nice nice yedişer yedişer harikalar olduğunu fark etmeye başlayacağız. Mesela bu ön hazırlık döneminde Kuzey Hindistan’da Sih Mabedi var. Bu mabette her gün gelen kırk bin kişi için sorgu sual olmadan yemek çıkarılıyor. Bu yemekler çapı üç metre olan büyük kazanlarda pişiriliyor. Bu yemekler büyük yer sofralarında ikram ediliyor. Bütün bu işler her gün değişen bir gönüllü kadrosu tarafından yapılıyor. Dış kapıda Sih ilahileri çalan rahipler ve avuçlarıyla helva ikram eden gönüllüler var. Ben bu mabedi bir videodan seyrettiğim zaman mimarisinin güzelliği, işçiliğinin mükemmeliyeti ile birden bire zihnimdeki “dünyanın yedi harikası kalıbı” bozuldu.

Her mabedin bir kuddüs yeri vardır, akdes-i kuddüs yani en kutsal olan yeri vardır. Mabedin, içindeki bir oda var odanın etrafında o dine mensup olan yüzlerce kişi duruyor o odanın içinde de onların büyük bir zat olarak bildikleri başrahipleri aynen bizim yaptığımız gibi bir secde yapıyor. Onlar o zatın bereketiyle bu ikramların yapıldığına inanıyorlar.  

İstanbul dünyanın en eski şehirlerinden biridir

İlk defa Cevdet Paşa’dan duyduğum Napolyon’un bir sözünü hatırlayalım. “Dünya tek bir devlet olsaydı merkezinin İstanbul olması lazım gelir.” İstanbul çok köklü bir şehirdir. Dünyanın en eski şehirlerinden birisidir. Arkeolojik bulgulardan anlıyoruz ki İstanbul’un en azından sekiz bin yıllık bir tarihi var. Öyle bir şehirde yaşıyoruz ki hemen yanı başımızda 537 yılında yapılan Ayasofya yanı başımızda…

Şehrin kurucusu olan Konstantinus kurduğu yeni şehre kendi ismini vermemiştir, Nuava Roma (Yeni Roma) ismini vermiştir. Konstantin ismi beşinci yüz yıldaki kilise kayıtlarından sonra yaygınlaşmıştır.    

Dilimizdeki “rum” kelimesi doğrudan doğruya Roma kelimesinden uyarlanmıştır. Mesela ben bir Rumeliliyim çünkü dedem Dimetokalı… “Rumeli” bizzat Osmanlının kullandığı bir tabir… Veya aslı “Arz-ı Rum” olan “Erzurum” bu topraklardaki Roma geçmişini bizlere fısıldamaktadır. Edirne’nin kurucusu da bir Roma imparatorudur. “Edirne” ismi de aslında “Hadriyan” adındaki bir Roma imparatorunun adından gelmektedir.     

İstanbul’un işgali

Annem Kandilli Kız Lisesinde okumuş. 1918’de İstanbul işgal edildiğinde Kandilli Kız Lisesinin pencerelerinden boğazda dumanları tüten işgal kuvvetleri gemilerini gördüğünü anlatmıştı. O gün kızlar şehrimiz işgal ediliyor diye ağlamaya başlayınca öğretmenleri “Ağlamayın! Gidin abdest alın hep birlikte Allah’a dua edin.” diye tavsiyede bulunmuşlar. Annemler de öyle yapmışlar.

Sarkozy bir Osmanlı Yahudi’sidir

Şu sıralarda hazırlamakta olduğum Üç Şehrin Hikâyesi adlı bir yazım var. Granada, İstanbul ve Paris… Bu üç şehir hikâyesini inşallah Hz. Peygamber’in Yahudi Beni Nadir kabilesinden eşi olan ve aslen Harun Peygamber’in bir torunu olan Hz. Safiye’ye ithaf edeceğim. Bu çok kıymetli annemiz Müslüman olmuştur, başını örtmüştür ve hatta ezvac-ı tahirat için geçerli olan peçeyi de takmıştır. 

Ermeni soykırım yasasını çıkartan Sarkozy’nin de bu üç şehrin hikâyesine neredeyse dâhil olabilecek bir aileden olduğu ortaya çıkmıştır. Papalığın Endülüs topraklarında yeniden Hıristiyanlığı yeşertme projesi sonucunda Yahudi ve Müslümanlar ölümle ya da sürgünle cezalandırılmıştı. Sarkozy’nin dedesi de 1492 yılında II. Beyazıt’ın kadırgalarla kurtardığı Yahudi ailelerinden birisidir. Bu aile uzun müddet Selanik’te yaşamıştır. Aslında Sarkozy bir Osmanlı Yahudi’sidir.

Karaköy eskiden de bataklıktı

Granada’dan kurtarılan ailelerden birisi de Kamondo ailesidir. Bu aile uzun yüz yıllar Balat’ta yaşamıştır sonra Karaköy’e geçmiştir. 1856 yılında Kırım savaşı yıllarında birçok Avrupalı İstanbul’a gelmiştir. O sıralar Beyoğlu Emiri, bir bataklık bölgesi olan Karaköy’ün düzenlenmesi için on kişilik bir heyet kurmuştur. Bu heyetin içinde Kamondo ailesi de vardır. Bugün, Karaköy, Bankalar Caddesi ve Tünel civarında gördüğümüz o koca granit taşlarından yapılan binalar işte bu dönemde Avrupa tarzında inşa edilmiştir. Bu inşalar on yıl kadar kısa bir sürede yapılmıştır.

Kamondo ailesi günden güne zenginleşmiştir. Bu aile “Alyans İsrailist Üniversal“ adında bir Yahudi okul zinciri kurmuştur. Bu aile o zaman seksen yaşında olan dedeleri Abraham Salomon ile birlikte Paris’e taşındıktan sonra kısa bir müddet sonra Fransa’nın en zengin banker ailelerinden birisi olur. Fakat bu aile İstanbul’la irtibatını kesmez çünkü dokuz tanesi han olmak üzere burada elli beş tane mülkleri vardır.

Ailenin dedesi bir müddet sonra hastalanır ve ölür. Vasiyetinde İstanbul’da yaptırılan özel kabre konmak istediğini bildirmesi üzerine cenazesi İstanbul’a getirilir. Onun cenaze merasimi yapıldığı gün İstanbul’da bütün dükkânlar kapanır. Bu ailenin şehrin hayatında o kadar yeri vardır. Bugün Okmeydanı'ndan Haliç’e doğru inerken önünden geçtiğimiz anıt mezarına konulur. Bu kabri birçok insan su deposu zannediyor. Esrarkeş tekkesi olarak kullanılan bu yerin restore çalışmaları başlatıldı.

Kamonda ailesi Fransa’da zevk-ü sefa içinde yaşarken Birinci Dünya Savaşı patlar. Ailenin oğlu savaş pilotu olur ve savaş esnasında ölür. Aileden geriye bir kız kalmıştır Beyatris; onun da iki tane çocuğu vardır. Bu arada İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelmiş oluyoruz. Beyatris Yahudilikten Katolikliğe geçmiştir. Beyatris kendisini hiçbir şekilde Yahudi hissetmemektedir. Fakat Hitler böyle düşünmediği için es-eslerin listesine onu ve çocuklarını da eklemiştir. 1942 yılının bir sabahında Hitler’e bağlılık yemini etmiş subaylar Paris’teki o muhteşem konaktan şaşkınlık içindeki Beyatris’i ve iki çocuğunu alarak Asviç’e götürürler ve onları gaz odasına sokarak öldürürler. Böylece bu ailenin son fertleri de ölmüş olur.  

Aydın Başar haber verdi

Güncelleme Tarihi: 08 Ocak 2012, 10:21
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13