Batı Medeniyeti kavramı 19. yy'da ortaya çıktı

İstanbul Şehir Üniversitesi Minval Öğrenci Topluluğu, 'İslam Siyaset Düşüncesi’ne Giriş' başlıklı bir konferans düzenledi. 29 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Görgün’ün tebliğini sunduğu konferans, öğrencilerin yoğun ilgisi ile gerçekleştirildi. Abdullah Said Can yazdı.

Batı Medeniyeti kavramı 19. yy'da ortaya çıktı

 

 

İstanbul Şehir Üniversitesi Minval Öğrenci Topluluğu, İslam Siyaset Düşüncesi’ne Giriş”  başlıklı bir konferans düzenledi. 29 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Görgün’ün tebliğini sunduğu konferans, öğrencilerin yoğun ilgisi ile gerçekleştirildi. İstifadenize sunmak üzere şu notları derlemeye çalıştık:

Tahsin Görgün konuşmasında, sadece genel hatları ile İslam ve Müslüman düşünürlerin siyaset düşüncesi ile kısıtlı kalmayarak, Batı düşüncesinin konuya ne kadar dâhil olduğu ile de ilgilenmeye çalıştı. Bizlerin varlık ile irtibatının kopuk olması, aramızdaki siyasi kopukluğu da beraberinde getirdiğini ifade eden Görgün, analizlerini Osmanlı Devleti üzerinden gerçekleştirmeye çalıştı ve Batı perspektifinden bakarken, Batı ve İslam medeniyetinin iki ayrı medeniyet olarak değil bir ve ortaklaşa ilerleyen iki medeniyet fikrinden yola çıktığını ifade etti. Batı’nın kendi kendisini yarattığı yaklaşımını hatırlatarak Roma ve Grek kültürünü hedef aldığını, diğerlerinden tamamıyla kopuk bir varoluş fikri ortaya çıkardığını açıklayarak konuşması hakkında bir girizgâh yaptı. Görgün, 19. yy.’ın ortalarına kadar “Batı Medeniyeti” diye bir kavramsallaştırmanın olmadığını belirterek, Batı Medeniyeti olarak adlandırılan coğrafya ve fikir akımlarının aslında “İslam Medeniyeti”nin bir parçası olarak algılandığını söyledi. Hoca, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Liberal yaklaşım: siyasetin özü ve dost-düşman ayrımı

“Bu bağlamda İslam ve Batı medeniyetlerinin aslında birbirinden farklı değil, birbirleri ile etkileşim halinde olan ve modern devlet tasavvuru ile gelişen dost-düşman, iyi-kötü ayrımlarının dışında farklı bir varoluş formu ile karşımıza çıktığını görebiliyoruz. Fakat bu ortak varoluş formu, özellikle 19. yy.’ın Batı Avrupa’sındaki dünyayı sömürmeyi amaçlayan zihniyetin hegemonyasından muzdarip olan İslam dünyasının yaşamına bir şekilde devam etme çabası olarak tezahür ediyor. Günümüzde ise, bu dönemin esaslı bir muhasebesinin yapılması gerektiği zamanları yaşadığımızı söyleyebiliriz. İlk olarak ‘Siyaset nedir?’ soruna verilen cevapları inceleyerek başlamak gerekiyor. Bunu yaparken de özelikle liberal düşünce geleneğinin bu soruya verdiği cevabı incelememiz gerekiyor.” Tahsin Görgün bu analizini yaparken, Alman düşünür Carl Shcmitt’in faydalanmayı tercih etti. Görgün bu düşünürden aktardığı notlar doğrultusunda liberal söylemin özünün yani siyaset kavramının temelinin dost-düşman ayrımı üzerinde kurulu olduğunu belirtti. Konuşmacı bu nota kısa bir ara vererek “İslam Siyaset Düşüncesi” hakkındaki metnine geçti. Görgün burada Mercimek Ahmet’in tercüme ettiği, “Kabusnâme”den yararlanmaya çalışarak mukayeseli bir karşılaştırma yapmaya çalıştı: şu şekilde devam ediyor konuşmasına:

Kabusnâme: Hünerli insan, hem kendisine hem de topluma faydalı olandır

“Mercimek Ahmet’in çevirisine yazdığı önsöze bakacak olursak, genellikle İslam Medeniyeti’nde devletin varlığının övüldüğü ve devletin olmadığı durumda insanların, olduğu durumdan daha a kötü hayat koşullarında yaşamlarına devam edebildiğini anlıyoruz. Buna karşılık devletin insandan ve toplumdan bağımsız yaşamadığını vurgulandığında, dolaylı olarak ideal bir insan ve toplum formu hakkında çalışıldığını görüyoruz. Kabusnâme’de de, o toplumda yaşayan insanların bireysel yetileri hakkında bir takım ilkelerden bahsediliyor. Kabusnâme’de tarif edilen insan tipinin hünerli, becerikli, bilgili olması gerektiği vurgulanıyor. Özellikle günümüz modern devlet teorilerine bakıldığında mutlakiyetçi bir devlet yapısından vazgeçilmek için ortaya atılan yaklaşımlar, devletin bugünün sosyal hayatının her alanına müdahil olmasına olanak sağladı.  Batı’da gelişen modern devlet tasavvurunun, başta liberal teoriler çerçevesinde bireyler üzerinde gelişmesi, Kabusnâme’de geçen ideal birey formunun tarif edilmesinden farklı değildi. Çünkü eğer, bir toplumda yaşayan bireylerin gelişmesi doğrultusunda çaba sarf edilmezse, o toplumun gelişmesi düşünülemezdi. Klasik İslam Düşüncesi söz konusu olduğunda ortaya konan bu fikirlerin aynısının, bir süre sonra Batı’da ortaya çıkıp, basitçe farklı yorumlanması sonucu, bunun karşı bir koz olarak kullanıldığını bu sayede görebiliyoruz.”

Görgün’ün açıklamaya çalıştığı bu yaklaşıma göre insan, bilgi ve becerileri kadar vardır. İnsanın temel görevinin bu bilgi ve becerilerini arttırmak, bunun devamında devletin vazifesinin de, toplumun bütününün gelişiminin önünü açmak ve buna olanak sağlamaktır. Tahsin Görgün yine Kabusnâme’de okuduğu ilginç bir noktayı bizlere aktararak şu şekilde devam etti konuşmasına: “Dede Korkut Hikâyeleri”nden hatırlayacağımız üzere, Boğaçhan’ın isim alması bir başarı göstermesi sonucunda olmuştur. Fakat Kabusnâme’de ismin sadece bir başarı sonucu değil, insanın şahsi bilgi ve becerileri sonucunda alması gerektiği, onun ailesinden devam eden saygınlığından daha önemli olduğu ve bu doğrultuda toplumda hak ettiği yeri alabileceği açıklanıyor. Bu sayede toplumdaki konumlar ve makamlar, o konumları ve makamları taşıyacak olan insanların isimleri doğrultusunda muhteva kazanır.”

Görgün, Mevlana’nın şu sözünü hatırlatarak makam sahibi insanların toplumdaki önemlerine dikkat çekti: “Nice insanlar gördüm, üstünde elbiseleri (üniformaları) yok; nice elbiseler (üniformalar) gördüm, içlerinde insanlar yok!” Modern devletin devamlı olarak bireyi vurgulaması, bireyin üzerinden sosyal hayatı kurguluyor olması, bize sanki yeni bir şeymiş gibi aksettirilirken, Doğu’da ise “birey” hiç yokmuş gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Buna göre birey, Batı’nın yeni keşfettiği çok önemli, üstün bir varlıktır ve doğu toplumları olarak bizlerin en büyük sorununun yeterince bireyselleşemeyişimizdir. Tahsin Görgün’ün aktardığı notlara bakacak olursak, bu yaklaşımın basit bir algı yönetimi olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin öneminin son iki yüz yıl içersinde keşfedildiğini söylemek ne kadar yanlış bir ifadeyse, Batı’da bireye önem verilip Doğu’da bunun yanına bile yaklaşamadığını söylemek de, yine aynı oranda gerçeklerden uzaktır.

 

Abdullah Said Can yazdı

Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2013, 16:30
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER