Başakşehir'de Ömer Karaoğlu'nu dinledik

Geçtiğimiz günlerde ezgi üstadı Ömer Karaoğlu ilk ve tek kitabı olan ‘Sahne Geri(ci)sinden Bir Vaaz Bir Diyalog’ ile aynı adı taşıyan bir söyleşi için Başakşehir Kültür Merkezi’ne misafir olmuştu.

Başakşehir'de Ömer Karaoğlu'nu dinledik

 

Geçtiğimiz günlerde ezgi üstadı Ömer Karaoğlu ilk ve tek kitabı olan Sahne Geri(ci)sinden Bir Vaaz Bir Diyalog ile aynı adı taşıyan bir söyleşi için Başakşehir Kültür Merkezi’ne misafir olmuştu.

Ömer Karaoğlu’nun orada bulunma maksadı bu kez daha farklıydı.  O da heyecanlıydı fakat biz ondan daha fazla heyecan içerisindeydik. Bu kez konser dinlemek için değil, hasbihal etmek için oradaydık.

Ömer Karaoğlu, mikrofonu eline alıp selam verdikten sonra sözlerine güzel adamlardan biri, Cahit Zarifoğlu’nun sözüyle başladı ve “bizim iki tane hayatımız yok ki; birinde canımızın istediğini yapalım, diğerinde sanatımızı icra edelim. Bizim bir tek hayatımız var. Hepimizin önceliği belli olan sorumluluklarımız var. Yeryüzünde insan oluşumuzun ve şehadet edişimizin gereği olan yükler var omuzlarımızda. Hepimiz öncelikli olarak birer kuluz ve onun gerektirdiği gibi yaşamalıyız. Yaptığımız  sanat, bu dairede iş görecekse anlamlı. Bu dairenin dışına çıkıp fıtratı, merhameti kaybedeceksek, varsın öyle sanat başkalarının olsun, dedik ve yıllar önce çıktık yola” diyerek başladı söyleşisine. Ve ardından şunları söyledi

“Ben de sürekli Kur’an okurdum” diyor Ömer KaraoğluÖmer Karaoğlu

“İlk olarak Ömer Karaoğlu kimdir? Ne yer ne içer bunlardan bahis edelim. 1967 tarihinde İstanbul’da mütevazı bir ailenin çocuğu olarak gözlerini fani hayata açtı Karaoğlu. Çocukluğu İstanbul’un Bayrampaşa semtinde geçti ve ilkokula yine aynı semtte başladı.”

Çocukluğunda da şimdi olduğu gibi sakin bir çocukmuş, babasını üzmemiş. Babası da onun bu uysallığından, sakinliğinden olsa gerek hep oğlunun müftü olmasını istermiş, hep bunun hayalini yaşamış. Ömer Karaoğlu’nun bir de ağabeyi varmış, o babasından gizli gizli gitar çalarmış. “Ben de sürekli Kur’an okurdum” diyor Ömer Karaoğlu ve ekliyor:

“Babam bu yüzden derdi ki benim için, ‘Bu oğlum ben öldükten sonra başıma gelip Kur’an okuyacak, büyük oğlum da başımda gitar çalacak.’” O anda salonu kahkahaya boğuyor. “İnsanın kendi hikâyesini anlatması kadar da zor olan bir şey yoktur” diyor üstad. Ömer Karaoğlu aslında kendi hikâyesinin hepimizin hikâyesiyle örtüştüğünü söylüyor, bu şekilde düşünüyor yani yine alçakgönüllüğünü muhafaza ediyor.

Sıra çıkardığı kitabına geldiğinde; bu kitabın, yıllardır çekmecesinde biriktirmiş olduğu müsveddelerin derlenmiş toparlanmış hali olduğunu, sahnede bu şekilde yapılamayan hasbihallerin derlenip kitap şekline getirilmiş hali olduğunu söylüyor.

“Yoksa Âlemlerin Rabbi bize bir kitap zaten göndermiş. Peygamber Efendimizde onun yeryüzünde yürüyen örneği olarak sünnetleriyle bize en güzel örneği teşkil etmiştir.

O zaman bize ne oluyor da hala yazmaya devam ediyoruz?” sorusuna kendince ve bence de anlamlı bir yanıt veriyor: “Aslında bütün yazılan kitaplar o bir kitabın anlaşılmasına hizmet eder. Hepsini o bir kitabı anlamak için okuruz.”

“Sabahattin Zaim Hocanın yanında, genç bir asistan olarak göreve başladım”

Biz Ömer Karaoğlu’yla biraz daha geçmişe gidip bizim bilemediklerimizi, şahit olamadıklarımızı öğrenelim istiyoruz ondan ve heyecanla dinlemeye koyuluyoruz hikâyenin diğer kısmını da bismillah diyerek. İlk merakı, okuduğu ilköğretim okulunun ismiyle başlamıştı. Bayrampaşa’da bir semt okuluna verilen Itri isminin ne demek olduğu sorusuyla başlamış hayatı anlamlandırma çabaları.

Ömer Karaoğlu“Okul dönemlerimde koro gruplarımız vardı  orda başlamıştık ufak tefek şeylere. Ama çocuktum işte, hiç  aklımda yoktu. Hiç müzik yorumcusu olmak, müzisyen olmak gibi bir niyetim yoktu ilk zamanlarda. Zaten babam benim müftü olacağım günün hayaliyle yaşarken hayal bile edemezdim bugünleri” dedi Karaoğlu ve şunları ekledi:

“Ortaokuldu, liseydi derken kendimi İstanbul Teknik Üniversitesinde makine mühendisi öğrencisi olarak buldum. Daha sonra mühendis olamayacağımı, bu mesleğin mizacıma uygun olmadığını düşündüm ve 2 yıl sonra babamın da müsaadesini alarak okulu bıraktım. Müsaade aldım çünkü o zamanki finansörüm babamdı. Özallı zamanlardı, iktisadın çok konuşulduğu zamanlardı. Müslümanların liberalizmle tanıştığı yıllardı. Merak duygusuyla iktisat okuyayım dedim, İstanbul İktisat Fakültesine girdim. 4 yıllık eğitimden sonra bende akademik bir sevda oluştu. Akademisyen olmayı düşündüm. İktisat’ın özellikle para etmeyen bir alanı var mı diye merak ettim. Parayla ilgili bir bölümde para etmeyen bir alan ilginç olsa gerek.  İktisat tarihi alanında doktora yaptım.

Sakarya Üniversitesinde Sabahattin Zaim Hocanın yanında, genç bir asistan olarak göreve başladım. 10 yıla yakın bir süre görev yaptım. Bu 10 yılın son 2-3 yılında sıkıntılı bir süreç başladı. Hepimizin malum olduğu bir konu bu. Aylardan şubattı  ve memleket soğuyordu daha önce soğuduğu gibi.

Türkiye’de post modern darbe olarak nitelendirilen, Türkiye’de sadece kamu kesiminin değil, sadece memurların değil, bütün toplumun tabir-i caizse ensesinde boza pişirmeye çalışan, bu memleketin mutlu bir azınlığı nihayet benim görev yaptığım okula da erişmişti. Birçok kız kardeşimizin yaşadığı zulmü  orada bir canlı tanık olarak izlemek bana hayli eziyet vermişti. Süreç içerisinde gücümüzün yettiğince müdahil olmaya çalıştık. Çünkü benim gözümde; müdahil olmak, Müslüman olmakla eş değerdi.  Hepimizin her gün tekrarlayıp durduğu ‘Eşhedü’ sözünün anlamı, hayata canlı tanıklık etmek olsa gerek. Ben şahidim, ben tanığım. Ülkemde ve dünyada olup bitenlerin tanığıyım demiş olmak kuru bir lakırdıdan öteye gitmeli.”

“Onlara ihraç zevkini tattırmamak adına kendi kararımla üniversiteden istifa ettim”Ömer Karaoğlu

Ömer Karaoğlu, söyleşisine şöyle devam etti: “İnsanın sahip olduğu bilgi eğer onu eyleme taşımıyorsa, o bilginin kuru bir yükten ibaret olduğunu işte  o zaman ilk defa fark ettim. İlk defa akademizm denilen şeyin tuzağına düşmenin ne demek olduğunu işte o zaman anladım. O gün, iman iddiasına sahip Müslüman akademisyenlerin ne kadar zavallılaştığının canlı tanığıyım. Kimseyi suçlamak yargılamak gibi bir niyetim yok. Ben sadece yaşadıklarımı anlatıyorum.

28 Şubat ve ardından gelen süreç, tanıklığı, demin yaptığımız tanımıyla tanıklık etmeyi güçleştiriyordu. Çünkü bu tanıklık etmenin bir maliyeti, bir bedeli vardı. Ben Müslümanım dedikten sonra etrafınızda olup bitene seyirci kalmanız, onu uzaktan seyir etmeniz isabetli bir tercih olmuyor, Müslümanlığınıza halel getiriyor. Yaşadığımız tecrübe, gördüklerimiz, yaşadığımız deneyim bizim haksızlığa seyirci kalmamızı güçleştirdi.

Peki, ben ne yapabilirdim? Sonuçta ben bu üniversitenin ne dekanıyım, ne rektörü, sadece genç bir asistandım. Bu devlet bana iki-iki buçuk sene kadar odamda gazete okuyup çay içmem karşılığında maaş verdi. (Şüphesiz ben öyle yapmadım.) Yani bunu yapmış olmam maaş alabilmem için yeterli sebepti. Yaşanan vahameti anlatmak için bu örneği verdim. Bu ülkede insan emeği, insan zihni, insan yüreği böyle harcandı.

Üniversitede ihraç konuşmaları başlamıştı. Yaptığım tercihin sonucu olarak ihraç bu tercihin doğal bir sonucuydu, şaşırmamıştım. Onlara ihraç zevkini tattırmamak adına kendi kararımla üniversiteden istifa ettim. Bazı arkadaşlarımız direndi, mücadele ettiler. Çok anlamlı çabalar gösteren arkadaşlarımız oldu. Ama bir kısım arkadaşlarımız maalesef olayları  görmezden gelmeyi, yok saymayı tercih ettiler. Bütün bunlar bir ikbal kaygısıydı aslında. Her ayın 15’inde bankamatiğe yatan maaşları rızkı zannetti birçok insan. Oysa rızkın kök anlamlarından biri ‘risk’tir.

Aldığımız ücretler maaşlar, bizim rızkımızı temsil etmiyor. Rızk bambaşka bir şey. Rızk, kapitalist bir iktisadî işleyişte insan zihninin kavramakta çok güçleneceği kavramlardan birisidir.

Söyleşinin sonlarına doğru etrafımızda olup bitenlerden sınandığımızı da söyleyen Karaoğlu, şöyle devam etti: “Biz yaşarken olup bitiyor her şey. Suriye biz yaşarken bu zulmü yaşıyor. Gazze toprakları ve Filistin biz yaşarken işgal altında, hem de yıllardır!..

Irak’ta, Afganistan’da, dünyanın dört bir yanında insanlar biz yaşarken katlediliyor. Hepsi biz yaşarken oluyor. Öyleyse biz niçin yaşıyoruz? Bir tanıklık olmayacaksa eğer, bir şahitlik olmayacaksa sözlerimizde ve eylemlerimizde biz neden varız?”

Bu sorularını yöneltiyor Ömer Karaoğlu salonun meydanında. Gözler o an Ömer’i arıyor.

Ya Ömer! Sen gittin yerine yeni Ömerler gelsin diye mi gittin? Sen gittin, bizi adaletini temsil alacak Ömerlere mi emanet ettin?

Bu sorular, imanı tazeleme yolunda kendini sorgulayan, insanlığı sorgulayan, adaleti ve hakkı rehber etmiş Müslümanın dirilmek için attığı ilk adımlardır.

Dedik ya, sahnede bu sefer konser havası yoktu. Ömer Karaoğlu sahne gerisinden Ömerce konuştu. Bu sefer başkaydı, bambaşkaydı.

 

Beyza Aktaş haber verdi

Yayın Tarihi: 29 Aralık 2012 Cumartesi 11:31 Güncelleme Tarihi: 29 Aralık 2012, 12:17
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26