Artık ne kadar görünüyorsan o kadar varsın

Nazife Şişman, Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi'nde 'Gösteri Toplumunda İnsan Kalmaya Dair Konuşmalar' üst başlıklı bir dizi söyleşiye başladı. Ömer Yüceller ilk söyleşiden notlarını aktarıyor..

Artık ne kadar görünüyorsan o kadar varsın

Guy Debord’ın hem kitabına hem de filmine isim olan “Gösteri Toplumu, kendinden haberdar olmayanlar tarafından ne olduğu bilinmese bile neyi kastettiği anlaşılabilen bir tabir. Yanımızda kameraman ile elimize bir mikrofon alıp insanlara “Gösteri Toplumu nedir?” diye sorduğumuzu düşünelim. Bir kısmı cevap bulamadığı için “gösterilerin yapıldığı toplum” diye muzır ilkokul çocuklerı gibi cevaplayacak, bir kısmı yanlış cevaplar verecek, bir kısmı zihnimizden geçenlere yakın tanımlar sunacak.

Bir kısmıysa tam da Gösteri Toplumu’nun numunesini teşkil edecek davranışlarda bulunacak mikrofonu görünce. Kameraya doğru kendisi olmayan, üzerinde eğreti duran bir rol kesecek. Belki de Gösteri Toplumu kavramının en güzel tanımını yapacak ve Guy Debord’un kitabında yaptığı gibi eleştiriler yöneltecek Gösteri Toplumu’na, hatta çözümler teklif edecek ama bunları dile getirirken bile ironik bir biçimde gösteri yapmaya devam edecek. Aslında herkes gerçekten koptuğunun, rol yaptığının bir şekilde farkında fakat takındığı rolü bıraktığı an kendini boşlukta hissetmeye başlıyor. Artık doğallığa ve samimiliğe yabancılaşmış haldeyiz. Ne yazık ki bu problemler, bir zamanlar muhkem surları olan bizler için de geçerli.

Nazife Şişman bu problemler üzerine yazan ve konuşan bir mütefekkir. Ne mutlu bizlere ki Nazife Hanım Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde ayda bir “Gösteri Toplumunda İnsan Kalmaya Dair Konuşmalar” başlıklı konuşmalar yapacak. 17 Ekim Cuma günü yapılan siftah ne kadar kuşatılmış olduğumuzu göstermekle birlikte gerçekçi çözümler için ipuçları da sundu.

İnsanları gerçeklikten koparan en büyük mecra

Nazife Şişman önce değişen toplum yapısından bahsetti. Toplumun değişmesinde ve dönüşmesinde ekranın rolü büyüktü. Televizyon, insanları gerçeklikten koparan en büyük mecraydı. Milenyumun başlarında Türkiye televizyonlarından yayınlanan yarışma programlarından ve bu programda yer alan bir insanlardan bahsetti Nazife Şişman. Bunlardan biri “Gelinim Olur musun?” adlı programda “Kaynana Semra” diye şöhret bulan biriydi. Bu insanın gerçekten ekrandaki gibi mi olduğunu yoksa rol mü yaptığını bilemediğimizi söyledi. “Eskiden misafir odası vardı ve kullanılıyordu, şimdiyse kullanılmıyor” dedi. Artık evimize televizyon ekranlarından misafirler geliyor. Andy Warhol’un meşhur sözü geldi aklıma: “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak.”

Problemleri ve yaklaşımları tanımlarken, çözümlerken Doğu-Batı ayrımı yaparız. Çünkü “mağlup” olduğumuz “Batı” karşısında belirli dinamik farklılıklarına sahibiz/sahiptik. Oysa artık Amerika’daki bir medya gösterisi, İngiltere’deki bir akım, Çin’deki bir giyim tarzı anında Türkiye’nin ücra bir köyünde ya da Afrika’da tv-internet erişimi olan bir yerde yankı bulabiliyor. Bu yüzden modernizm-kapitalizm-küreselleşme gibi problemlere dair çözümlemelerde, zamanlama açısından bizden daha tecrübeli olan yabancı yazarlar bize ışık tutabiliyor. George Orwell’in 1984 ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanlarından örnekler verdi Şişman. Bu distopyalar henüz teknolojinin, televizyonun, internetin ve “denetimin” bu denli gelişmediği bir dönemde yazılmıştı.

Artık varlığın teyit edilmesi görünmekle bağdaştırılıyor

Televizyona dair iki görüşün olduğunu söyledi Nazife Şişman. Biri olumlu biri de olumsuzdu. Marshall McLuhan’ın sözüne göre “Araç mesajın kendisidir”. Yani televizyonun verdiği mesaj, aslında televizyonun kendisidir. Televizyon başlı başına bir mesajdır. Çünkü mesaj ne olursa olsun televizyon onu kendi çarkları içinde dönüştürmektedir. Örneğin televizyon hız özelliği olan bir mecradır. Bu yüzden derin tefekkürleri, okkalı münazaraları kaldıramaz televizyon ve izleyici. “Prime Time” denilen dilimde eğlence programları ya da reyting toplayan programlar yayınlanır. Televizyon için en derinlikli olabilecek programlar gece yayınlanır. Gece bu programları izlemek de uykumuzu aksatır ve sabah namazını kaçırmaya sebep olur. Dindar grupların televizyon kanalı kurduğunda maalesef onların da bu dönüşüme maruz kalması bir örnekti. Bu kanallar tutunabilmek için reyting kaygısına düşmeye mecbur kalıyorlardı.

Televizyona dair olumlu görüşlerin öbeklendiği nokta, televizyonun bilgilendirme aracı olarak kullanılabileceği görüşüydü. Enformasyon böylece daha hızlı yayılacak ve insanlar istedikleri enformasyona erişebileceklerdi. Fakat Nazife Hoca’nın da üzerinde durduğu gibi, bu durum pek mümkün değil. Mümkün olsa bile bilgi diye tercüme ettiğimiz enformasyon, hayatın kendisine dair bilgilerden yoksun.

İktidarların varlıklarının gazete, radyo ve televizyon ile daha görünür ve sorgulanır olduğunu belirtti Nazife Şişman. Amerika’daki başkanlık yarışını örnek gösterdi. Hatta bunun artık bir yarış değil yarışma olduğunu söyledi. Artık varlığın teyit edilmesi görünmekle bağdaştırılıyordu. Buna dair çarpıcı bir örnek de sömürgecilikten geldi: Müslüman coğrafyalardaki sömürgeciler kadınlardan peçelerini çıkarmalarını istiyordu. Söylemdeki sebep bu kadınlara özgürlük vermekti. Oysaki temel sebep, sömürgecilerin “görünmeyen”e karşı iktidar kuramadıklarıydı. Eğer kadınlar peçeli olursa onların suratı görünmeyecek ve bu kadınların üzerinde hakimiyet kuramayacaktı sömürgeciler. Bizim kültürümüzde, geleneğimizde ise görünmemek bir iktidardı. Görünür olmak kemâle bir engeldi.

Şehirdeki derviş olmak

Cep telefonlarına da değindi Nazife Şişman. Cep telefonu ile konuşmanın insana yeni bir uzam açtığını, telefon ile konuşanın varolduğu uzamdan koptuğunu belirtti. Örneğin sohbet esnasında telefonu çalan bir kişi, karşısındakine ayırdığı vakti hiçe sayıyor ve kim ararsa arasın telefonu cevaplıyor. Oysaki orada sohbet edilen şahsa ayrılmış bir vakit var. Cep telefonu yokken alışveriş yapıldığında eve misafir geldiğini, hamur sıçradığında misafir beklenildiğini, kulak çınladığında “beni anıyorlar” denildiğini örnekleyen Şişman’a göre cep telefonlarıyla birlikte bu iletişim şeklimiz de kayboldu.

Tüm bunların üzerine, bu konuşulanların bir nebze şikayet olmakla birlikte tespit olduğunu belirtti Nazife Hoca. Çünkü kendisi de bilgisayar kullanıyordu, televizyon izliyordu, cep telefonu ile konuşuyordu. Buradan yola çıkarak, din adamlarının “zinhar kullanmayınız” telkinlerini ya da bazı insanların “dağa kaçalım” söylemlerini kabul etmediğini belirtti. İsmet Özel’in Üç Mesele’de bu konuları irdelediğini hatırlattı. Teknolojik cihazları kullanıyorduk işte. İki dervişin meşhur hikayesini anlatması da duruma gayet uygun oldu: Dağdaki derviş şehirdeki ayakkabıcı derviş arkadaşına bir bez içinde süt getirir, kerameti ile dükkana kadar süt damlamaz bezden. O esnada bir kadın ayakkabıcıya girer ve ayakkabı ölçüsü aldırır. Bu sırada bezdeki süt damlamaya başlar. Bunun gibi, şehirdeki derviş olmanın daha zor olduğunu ama şehirde yaşadığımız için elimizden geldiğince şehirdeki derviş olmaya gayret etmenin gerekliliğini anlattı. Teknolojinin, teknolojik cihazların, medyanın getirdiği problemlerin yine onlarlayken çözüme kavuşabileceğini vurguladı.

 

Ömer Yüceller yazdı

Yayın Tarihi: 21 Ekim 2014 Salı 14:47 Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 13:50
YORUM EKLE

banner19

banner36