'Anlatmam derdimi dertsiz insana'

Nurettin Albayrak, türküler eşliğinde söyleşiler olarak hazırlayıp sunduğu seminerlerin son ikisinde çiçeklerin ve kuşların geçtiği türkülerden bahsederek irfan coğrafyamızda kısa bir gezintiye çıkardı..

'Anlatmam derdimi dertsiz insana'

 

Halk kültürü ve edebiyatı uzmanı ve 29 Mayıs Üniversitesi öğretim üyelerinden Nurettin Albayrak, türküler eşliğinde söyleşiler olarak hazırlayıp sunduğu seminerlerin son ikisinde çiçeklerin ve kuşların geçtiği türküleri tanıtarak, halk ve tasavvuf edebiyatımızda baharın anlamını geniş olarak ele aldı.  Nisan ve Mayıs seminerlerini, ilk iki seminerde işlenen “övgü” ve “aşk” konularını tamamlayıcı nitelikteki konulara ayırmış olması, “Türkülerin Dili” etkinliğine tematik bir çerçeve kazandırdı.

Anadolu’ya bahar nasıl gelir?

Albayrak, 25 Nisan Perşembe günü söyleşisine bir mevsim olarak bahar hakkında bilgi vererek başladı. Baharın Anadolu’da 21 Mart-21 Haziran arasında yaşanan bir mevsim olup, ilk bir-bir buçuk aylık döneminin “acı bahar”, bunu izleyen son döneminin ise “rahmet mevsimi” olarak isimlendirildiğini söyledi. Anadolu’da baharın ilk habercilerinin çiçekler olduğunu ekleyerek, bunun gezgin saz şairleri için ne anlama geldiğini dile getiren, Muhlis Akarsu’ya ait “Yol Ver Bana Yol Ver Ey Yüce Dağlar” türküsünü sazıyla seslendirdi: “Yol ver bana yol ver ey yüce dağlar/ Yol ver artık ben sılama gideyim/ Şimdi çiçek açtı bizim yaylalar/ Yol ver artık ben sılama gideyim

Albayrak’ın belirttiğine göre, sılayla arada engel teşkil eden “dağ” halk edebiyatının vazgeçilmez mazmunlarından biri olduğu için, yaylalarda yetişen çiçekler türkülere çokça konu olur. Çiğdem, lale, nevruz ve sümbülün her birine bir dörtlüğün ayrılmasıyla, tamamında çiçeklerin geçtiği Âşık Veysel’e ait “Çiğdem Der ki Ben Elayım” bunun tipik bir örneğidir. Bununla birlikte, Nurettin Bey’in vurguladığı üzere, baharın geldiğini haber veren çiçekler arasında gülün rakibi yoktur. Nurettin Bey, söyleşinin bu bölümünde, gülün halk ve tasavvuf edebiyatındaki anlamları üzerinde durdu. Halk edebiyatında gülün sevgilinin yanağını ifade ettiğini belirtti ve örnek olarak Âşık Gevherî’ ye ait “Zamanı Geldi (Bülbül Ne Yatarsın)” türküsünü seslendirdi: “Benim yârim yanakları allıdır/ Ak elleri deste deste güllüdür/ Dertli olan bakışından bellidir/ Her derdi atmanın zamanı geldi

Tasavvuf edebiyatında ise gonca gülün vahdâniyeti, Allah’ın varlığına ve birliğine imanı, dolayısıyla Hz. Peygamber’i ifade ettiğini belirtti ve şunları söyledi Albayrak: “Gülün, Hz. Peygamber’in teninden doğduğuna ve kokusunu ondan aldığına inanılır. Rivayet odur ki, Mirac Gecesi, Hz. Peygamber'in mübarek vücudunda oluşan terler yeryüzüne düşünce, kırmızı gül bitivermiştir.”

Edebiyatımızın vazgeçilemez mazmunları gül ve bülbül

Albayrak’ın dikkat çektiği üzere, çiçekler arasında gülün rakipsiz olmasına bağlı olarak, kuşlar arasında bülbül ve türküler arasında içinde gül ve bülbül geçen türküler önemli bir yer tutar. Bunda, Alevi-Bektaşi kültüründe gülün ve bülbülün, aşkı, sevgiyi temsil etmelerinin büyük etkisi olmuştur. Seven-sevilen/ âşık-maşuk arasındaki kalbî alâka, gül ve bülbül ikilisinde somutlaşarak, edebiyatımızın vazgeçilemez mazmunları arasına girmiş, gül-bülbül mazmunu halk, tasavvuf ve dîvan edebiyatı arasında yakınlık sağlayan başlıca unsur olmuştur. Bu konuda, en iyi örnekleri vermiş olan Âşık Ruhsâti’ye ait “Yine Bahar Oldu (Sabahtan)” türküsünü dinledik Nurettin Bey’ den: “Ağaçlar hu çeker iniler taşlar/ Firkatinden dağlar akıtır yaşlar/ Bülbüller ah eder feryada başlar/ Burcu burcu kokar güller sabahtan

Gül-bülbül mazmununun kullanıldığı diğer bir türkü olarak bize dinlettiği, Âşık Gevherî’ye ait “Dost Bağının Meyveleri Erişti”, sıla hasretinin dayanılmaz bir hal alışını ifade eden dörtlüklerden oluşur.  Burada da âşık, bülbül şakımasını andırır şekilde, sürekli ağlayıp söylemektedir: “Yedi derya boz bulanır selinden/ Cümle âlem aciz kaldı dilimden/ Ben bülbülüm ayrı düştüm gülümden/ Bahçe benim bağban benim zâr benim

Bu türküden sonra, Albayrak söyleşiye “bülbül”le devam etti. Bülbülün tasavvuf edebiyatında müridi, sesinin, Hz. Ali’nin sesini temsil ettiğini söyledi. Artık yaylaya çıkmanın zamanın geldiğini vurgulayan, Âşık Gevherî’ye ait “Zamanı Geldi (Bülbül Ne Yatarsın)” türküsünde anlatıldığı gibi, mürid, bülbül gibi ayrılıkla ağlayarak, kanadı kırılıncaya kadar uçmuş ve hakiki aşkla gülmüştür. Çünkü artık kanada ihtiyacı yoktur. Pervâneyi çeken ışık gibi, sılanın şevkinin cezbesiyle vuslata çekilmektedir: “Firkatle ağlayıp şevkle gülünce/ Gözümden dökülen yaşı silince/ Bir dilberin elin ele alınca/ Yaylaya çıkmanın zamanı geldi

Mürid, gönül gözünün açılmasıyla birlikte, artık yaylalara çıkıp, Âşık Veysel’in “Anlatmam Derdimi Dertsiz İnsana” türküsündeki arı gibi, her çiçekten bal toplayabilir. Zira Alevi-Bektaşilikte arı himmet (çalışma, çabalama) sembolüdür: “Gülü yetiştirir dikenli çalı/ Arı her çiçekten yapıyor balı/ Kişi sabır ile bulur kemâli/ Sabretmeyen maksudunu bulamaz

Nurettin Bey’in ayrıca belirttiğine göre, Anadolu’da sevgililerin mezarlarının arasına dikilen çalının anlamı bununla ilişkilidir. Yaygın bir kullanımı olan “araya kara çalı girmesi” deyimi de buradan gelmektedir. Lakin bu “kara çalı” arada engel olduğu kadar, sabır ve sebat gösteren âşıkları birleştiren bağdır da.

Bülbüller düğün eyler, turnalar devredip gezer dâr-ı fenayı

Nurettin Albayrak 23 Mayıs Perşembe günki söyleşisine de, bir önceki seminerde de dinlemiş olduğumuz “Dost Bağının Meyveleri Erişti” türküsüyle giriş yaptı. Ardından, söyleşinin ilk konusu olan “bülbül”ün meşhur şakımasıyla ilgili yaşadığı bir olayı anlattı bize. Yetmişli yıllarda öğretmen olarak görev yaptığı Adapazarı kırsalında, bir seher vakti, yakındaki ağaçlıktan şakımaları gelen bülbülleri görmek ister ve aramaya çıkar. Sesin kaynağına ulaştığında, o yoğun şakımanın yalnızca bir bülbüle ait olduğunu görünce şaşkınlık içinde kalır. O yıllarda, o bölgeye motosikletleriyle gelerek, gece boyunca bülbülleri dinleyip dönen insan grupları olduğuna da tanıklık etmiştir. Sözü bulunduğumuz Üsküdar’a getirip, “Acaba Bülbül Deresi taraflarında bülbül kalmış mıdır?” diye sorduğunda, merakını giderebilen çıkmadı aramızdan ne yazık ki.

Albayrak bu söyleşide, “bülbül”le ilgili olarak, tasavvufî okumalara ağırlık verdi. Baharda bülbülün aşkla kendinden geçmesinin, müridin gönül gözünün açılmasıyla aynı anlamlar taşıdığını belirtti. Bununla ilgili olarak, “Bülbüller Düğün Eyler” olarak bilinen bir Urfa ahengini seslendirdi bize. Bu türküde, bülbülün düğün eylemesi vuslata ermesi demektir ki, ne zaman gerçekleşeceği belli değildir. Âşık Veysel’in “Anlatmam derdimi dertsiz insana” türküsünde ifade ettiği gibi, derdinin ona derman olduğunu anlayıncaya kadar, sıla hasreti âşığı öldürmez, adeta süründürür: “Bülbüller düğün eyler/ Bilmem ki ne gün eyler/ Ben feleğe neyledim/ Bana bildiğin eyler

Söz “turna”ya geldiğinde, Nurettin Albayrak turnanın Anadolu insanı için taşıdığı anlamlar üzerinde önemle durdu. Turnanın Anadolu’da yaygın olarak uğur, bereket, mutluluk ve refah simgesi bir kuş olduğunu söyledi. Günümüzde soyu tükenmekte olan telli turnaya geçmişte Anadolu’da ayrı bir değer verildiğine dikkat çekti. Uğur getirdiği inancıyla, gelinlerin başına turna teli (tüyü) takma geleneği olduğunu da ekledi.

Kâbe görmüş kuşlar

Albayrak ayrıca, onurun, özgürlüğün simgesi kuşlar olmakla birlikte, turnaların Anadolu insanı için, dostlukta sabır ve sebat, ana-babaya ve eşe vefa, sadakat anlamlarını taşıdığını vurguladı. Dikkate değer bir bilgiye göre, yaşlanan ana ve babalarının geçimlerini temin ettiklerinden, bazı söylencelere göre, bazen yüz yıla kadar yaşayan turnaların tek eşli olduklarından söz etti. Bu özellikleri dolayısıyla sevgiyi ve dürüstlüğü temsil ettikleri, ayrıca diğer göçmen kuşlar gibi Kâbe görmüş kuşlardan sayıldıkları için kutlu kabul edildiklerine dikkatimizi çekti. Bu nedenle, Anadolu insanının onlara genelde ilişmediğini, yuvalarını bozmadığını, kanını dökmeyi ve etini yemeyi tercih etmediğini söyledi.

Turnanın tasavvuftaki anlamını, Kâbe görmüş bir kuş olmasından gelen kutluluğuyla ilişkili olarak açıkladı Albayrak. Tasavvuf şairleri sıladan haber getireni gönül dostu kabul ettiklerinden dolayı, Kâbe’den gelen turnanın onların gözünde haberci ve dost olduğu üzerinde durdu. Buna bağlı olarak, turnanın “aşk ve göç kuşu” olarak tanımlandığının altını çizdi. Turnanın tasavvuftaki anlamının ne kadar geniş olduğu hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacak şekilde, Alevi- Bektaşi kültüründeki anlamlarına da yer verdi. Turnanın Hz. Ali’yi temsil ettiğini, Horasan erenlerinin yanına giderken turna olup uçan Ahmet Yesevi gibi, “turna donuna girmek”, “turna donuna dönüşmek” veya “turna donunda olmak” tabir edilen uçma kabiliyetine olan inanca değindi. Ardından, turnanın dinî-tasavvufî anlamını çok güzel ifade eden, Âşık Halil Yıldız’dan derlenmiş, sözleri Kul Hüseyin’e ait bir Kula türküsünü dinledik:

Devredip gezersin dâr-ı fenayı 
Bağdat diyarına vardın mı durnam 
Medine şehrinde Fadime anayı 
Makamındadır gördün mü durnam

[…]

Kul Hüseyin'im der ki Hakk'a varalım 
Varıp dergâhına yüzler sürelim 
Can baş feda edip dostu görelim 
Sen de o sultanı gördün mü durnam

Söyleşinin sonuna yaklaştığımızda, Nurettin Albayrak her zamanki gibi kalan süreyi dinleyicilerin isteği olan türkülere ayırmak istedi ve Âşık Veysel’in “Anlatmam Derdimi Dertsiz İnsana” türküsüyle vedalaştık.

 

Hande Gültekin yazdı

Güncelleme Tarihi: 07 Temmuz 2013, 12:21
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13