Anadolu'nun ruhu hâlâ tüm dünyayı dolaşıyor

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç geçtiğimiz günlerde bir kitabının da ismi olan 'Anadolu’nun Ruhu' başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi. Ömer Yüceller etkinlikten notlarını aktarıyor.

Anadolu'nun ruhu hâlâ tüm dünyayı dolaşıyor

26 Şubat Cuma akşamı İBB etkinlikleri kapsamındaki “Doğu-Batı Türkiye” adlı programın konuğu Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç idi. Konuşmanın başlığı, Mahmud Hoca’nın bir kitabının da ismi olan “Anadolu’nun Ruhu”ydu. Kendi deyimiyle mufassal bir sohbetten ziyade panaromik, ana hatları anlatan bir konuşma oldu.

Kılıç, ilk olarak ‘mekanın ruhu’na dikkat çekti. Yaratılmış âlemin içinde ne varsa ruh sahibidir. Bu yüzden mekanların da bir ruhu vardır. Bir de eşref-i mahlukat olan insan vardır. Mahlukat, insanın ruhundan geçerek kainatta yer alır. Kılıç, canlı cansız her şeyin Hz. Muhammed’in ruhunu taşıdığını söylemeden önce Nur-i Muhammedî’den bahsetti. Her şeyin Allah’tan olduğunu söyleyerek, Efendimiz’e (s.a.v) dair bir örnek verdi. Savaşta ölen kâfirlerin cesetlerine kötü muamelede bulunan sahabeyi ikaz eder Peygamber Efendimiz. “Onlar yaşarken kâfirdi, şimdi ise bu dünyada değiller. Onların bedenleri kâfir değildir. Cesetlere tâzim ediniz.” der. “Yeryüzünde Allah’ı bizzat Allah olarak bulmak yapısal olarak mümkün değil.” diyen Kılıç, insanın Hakk’ı insan üzerinden bulabileceğine değindi.

İnsan, üzerinden yaşadığı toprağa nur saçan bir varlıktı. Yaşadığı toprakla iletişim halindeydi. Bu yüzdendir ki Anadolu mübarekti. “Anadolu bugünkü sınırlara hapsolmuşsa da tesir alanı olarak çok daha geniştir.” dedi Kılıç. Örneğin Balkanlar’da Endülüs ya da Malezya Müslümanlığı gözlemlemek mümkün değildi. Balkanlar’daki Müslümanlık Anadolu Müslümanlığı’nın uzantısıydı.

Mânâ ehlinin bir yeri Türkleştirmek, Kürtleştirmek, hatta İslamlaştırmak gibi bir derdi yoktu

Mekanın ruhundan sonraki temel noktamız “mânâ” oldu. Mânâ ehli, bir yere mânâyı hakim kılmaya çalışır. Onlar isimlere, kelimelere takılmazlar çünkü kelimeler bir bedendir. Kelimelere ruh veren ise mânâdır. Bu yüzdendir ki Rumca olan “Anatolia” (Güneşin doğduğu yer) kelimesini kullanmaya devam etmiştir mana ehli. Bu yüzdendir ki kiliseyi cami yapıp “Kilise Camii” demişlerdir. Bu yüzdendir ki Ayasofya fethedildikten sonra mozaikler, freskler yıllarca kapatılmadan olduğu yerde kalmıştır. Mânâ ehlinin bir yeri Türkleştirmek, Kürtleştirmek, hatta İslamlaştırmak gibi bir derdi yoktu Kılıç’a göre. Onların tek derdi fethedilen yere mânâyı yerleştirmekti. Gerisi zaten geliyordu kılıç ehli ile birlikte.

Evvelden yöneticilerin görevi, bu mânâ ehline kılıçları ile hizmet etmek imiş. Rönesans sonrası toplumlarda ise kılıç ehli kendi kendine hizmet eder hale gelmiş. Belirleyici rol ilim ehlinden sapıp kılıç ehline dönmüş. Geleneksel yapıda siyaset birincil belirleyici olmamasına rağmen, modern çağda siyasî mekanizma ilmi ezerek öne geçer. Oysa ki Fatih Sultan Mehmet’in hocası AkşemseddinHazretleri gibi bir tecrübe vardı gözümüzün önünde.

Buradan sonra yavaş yavaş Anadolu’yu besleyen mânâ ehline yaklaştık. “İbn Arabî’nin Arapça, Celaleddin Rumî’nin Farsça, Yunus Emre’nin Anadolu Türkçesi ve Ahmet Yesevî’nin Orta Asya Türkçesi ile oluşan şiirlerine bakınca tematik bir birliktelik görürüz.” dedi Kılıç. Bir kısım insanın “bu bundan etkilenmiş, bu bundan almış” sözlerine ise bu minvalde karşı çıktı. Çünkü hakikati bilenlerin hakikate dair söyledikleri birbirine benzer. Ahmet YesevîHazretleri’nin “Sünnet imiş kâfir de olsa sakın incitme insanı” deyişindeki modeli kaybettik Kılıç’a göre. Maalesef bugün bu modelden çok uzağız. Yunus Emre’nin “Şeriat Tarikat yoldur varana, Hakikat marifet andan içeri” beytinde gaye olarak ortaya koyduğu marifetten, hakikatten çok uzağız. Modern Müslüman’ın artık bir gayesi yok.

Gezdiğim ülkelerin sohbet meclislerinde irfandan eser yok

Kılıç, ara ara değindiği gibi yine İslam’ın sadece hukuktan ibaret görüldüğüne dikkat çekti. ‘İslam eşittir hukuk’, hatta sadece ceza hukukuna indirgendiğini belirtti. Oysa ki Efendimiz 10 yıl boyunca fıkıh itmam olmadan dini anlatmıştı ve yaşatmıştı. Evvelden hukuk da âriflerin elindeydi. Davud el Kayserî, Molla Fenarî birer metafizikçiydi. Böylece Anadolu’yu bir araya getiren tüm halklar bir irfan kardeşliği kurmuştu. Oysaki şimdilerde Anadolu Müslümanlığı’nın elinden tutanı yoktu. “Abdülvahab adlı bir köy mollasının modelini dünyanın her yerinde petro-dolarlarla koruyorlar, geliştiriyorlar, hâmîlik yapıyorlar fakat Anadolu Müslümanlığı’nın kurumsal olarak, topluluk olarak böyle bir koruyucusu yok.” dedi Mahmud Erol Kılıç.

Görevi gereği hemen hemen tüm İslam ülkelerine giden Kılıç üzüntüyle belirtti: “Gezdiğim hiçbir yerde sohbet seviyesi yüksek değil. Sohbet meclislerinde irfandan eser yok. Kaba milliyetçilik değil ama umudumuz yine bu topraklardadır, Anadolu’dadır.” dedi. Kılıç’a göre ister istemez ‘Âriflerin İslamı’na geleceğiz. Bu bahsi bir arkadaşından şakayla karışık bir alıntı ile hitama erdirdi. Arkadaşına göre selefilik 20li yaşlarda olabilen bir şeydi.

Erzurumlu İbrahim Hakkı, elinde tesbihi ile rasat yapabiliyordu

Kılıç’ın deyimiyle Sünnileri ve Alevileri birleştirecek yol, tasavvuftur: “Eğer gerçek bir Alevi ve Sünni tasavvuf yolu bulursanız, bu ikisinin arasında pek fark göremezsiniz.” Anadolu insanını parçalayan ideolojilere karşı bizi birleştirecek olan tek şey irfandır, tasavvuftur. Anadolu erenlerinin oluşturduğu anlayış, kimlikleri ezmeden toparlayıcı bir şemsiyedir.

Kılıç, konuşulanların afakî olarak kalmasını istemediğini vurguladı. Bu yüzden erenlerin kitaplarını okumak yetmiyor, bunları okuyup yorumlamak, buna göre aksiyonlar almak, çağdaş reçeteler üretmek ve yeni düşünceler çıkarmaktı önemli olan. Örneğin yalnızca Heidegger’den bahsetmeyip, vücud mertebelerini okuyup ontoloji konuşan biri varsa İbn Arabi vazifesini görmüştür. Amerika’da kuantumcuların Mesnevi Araştırma Komisyonu oluşturması bize örnek olmalıydı. Divân-ı Kebir’de Hazret “Âlemde her şey birbirine sicimle bağlanmış gibidir.” derken bu bize Sicim Teorisi ile ilgili bir kapı aralayabilir miydi acaba? Maalesef Türkiye’de din ilimleriyle uğraşanlar pozitif ilimlerle uğraşmaz, pozitif ilimlerle uğraşanlar da din ilimleriyle uğraşmaz, hatta küçümser. Oysaki geleneksel modelde tam tersidir. Erzurumlu İbrahim Hakkı, elinde tesbihi ile rasat yapabiliyordu.

Anadolu’nun ruhu tüm dünyayı dolaşmaya devam etmekte

Soru-cevap kısmında Mahmut Hoca bir anısını paylaştı. Bir Kudüs ziyaretinde Kanadalı bir Yahudi ile tanışır. Müslüman dervişlerle tanışan bu Kanadalı Yahudi İsrail’e yerleşip bir kitabevi açar. Talat Sait Halman’ın İngilizce Yunus Emre tercümelerini okur. İngilizce şiirleri İbranice olarak dükkanının altında bağlama ile çalıp söyler. Bundan maada Mahmut Hoca bir de Polonya Yahudisi bir kız ile tanışır. İsrail’de Olam Qatan adlı bir yayınevinin Yunus Emre tercümesi yaptığını öğrenir. Yanlış anlamadıysam bu tercümeyi Polonyalı Yahudi kız yapmıştır. Mahmud Hoca kız ile tanıştığında kız hüngür hüngür ağlamaya başlar. “Kim bu Yunus Emre?” der hocaya. Yunus Emre bu kişinin rüyalarından ayrılmaz olmuştur. Demek ki biz unutsak da, kaybetsek de Anadolu’nun ruhu tüm dünyayı dolaşmaya devam etmektedir. O ruhu hatırladığımız anda neler olacak kim bilir...

 

Ömer Yüceller notlarını aktardı

Yayın Tarihi: 29 Şubat 2016 Pazartesi 13:27 Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 13:32
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26