Amel-i salih nasip meselesidir

“Amel-i salihi elde edebilmek, bir şekilde Allah’ın muhabbetini kazanmakla ilgilidir. Allah iyiliklerin vücut bulmasını muhabbet duyduğu insanlar üzerinden gerçekleştirir.” Ahmet Serin yazdı.

Amel-i salih nasip meselesidir

Zamanımızı tüketen, duygularımızı çürüten, ilişkilerimizi yozlaştırıp yârân ile aramızdaki muhabbeti ortadan kaldıran bu çağa karşı Müslümanlar olarak söyleyecek sözümüz olmalı. Moderniteye ve tüketime yaslanmış bu miskin halimizden silkinip kurtulmalıyız. Kendimizle barışmalı, kendimizi keşfetmek için yeniden bir yolculuğa çıkmalı ve bunun için elbette öncelikle niyetimizi sahih tutmalıyız.

Kadim bilginlerimiz bize birçok şeyin ırmaklar gibi uzayarak akıp gitmediğini, o birçok şeyin dünya gibi dairesel olduğunu söyler. Buna göre, dünyada ve insanlık âleminde birçok şey aynıdır aslında. Değişenler sadece çağın kendine özgü hayatı ve insanların o hayatı algılayış biçimleriyle o çağa doğmuş insanların o tecrübeyle yüzleşmeleridir.

Yolculuğa kadim bilgilerle başlamalıyız

Buna göre bizim yolculuğumuzun da başlangıç noktası kadim bilgiler olmalı, birçok insanın tecrübe edip “İşte budur!” dedikleri şeyler olmalı belki de.

Derdi dünya olan için de geçerli bu, derdi ahiret olan için de.

Bizim burada derdimiz dünya olmadığı için ahirete yönelik güzel bir gelenekten söz edelim. Bu gelenek, bir sohbet halkası oluşturup kadim bilgilere ulaşmak ve o bilgileri ihya ederek günümüze taşıma geleneği… Mustafa Keleşoğlu Hoca, 2007 yılından beri Eskişehir’den Ensar Vakfı Bursa Şubesi’ne bu kadim bilgileri ihya etmek için geliyor. Onun bu sohbet halkasında yaklaşık on yıl boyunca Esmaü’l Hüsna sohbetleri yapıldı. Esmaü’l Hüsna sohbetlerinden sonra Fatiha ufkuna gidildi bir yıl boyunca. Şimdi de İmam Nevevi’nin Kırk Hadis’inin peşinde bir güzel yolculuk yapılıyor.

Bu çatı altında daha önce dokuz hadisi şerheden Mustafa Keleşoğlu, İmam Nevevi’nin Kırk Hadis kitabının onuncu hadisini şöyle çevirdi: “Ebu Hureyre (ra)’dan rivayetle, Peygamberimiz (sas) şöyle buyurdu: ‘Allah Teala tayyiptir, pâktır. Tayyip olandan başkasını kabul etmez. Allah Teala, mürsel olan peygamberlerine neyi emrettiyse müminlere de onu emretmiştir. Allah peygamberlerine ‘Ey peygamberler, tayyip ve helal olan yiyeceklerden yiyiniz ve salih amel işleyiniz.’, müminlere de ‘Ey müminler, size rızık olarak verdiğimiz tayyip ve helal şeylerden yiyiniz.’ buyurdu. Ondan sonra Resulullah (sas) sözü döndürerek şöyle buyurdu: ‘İnsan, Allah yolunda uzun seferlere katlanır. Saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış Yarab, yarab! diyerek ellerini gökyüzüne açar. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır. Haram ile beslenmiş böyle birisinin duası nasıl müstecap olacak? Nasıl kabul edilecek?” Sonra sözlerine Burada, her şeyden önce insanın aciz ve Cenab-ı Hakka muhtaç bir varlık olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bir müminin amel-i salihe muvaffak kılınması kendi çabasıyla değil, Allah’ın onu kendisine amel-i salih işleyecek kul olarak seçmesiyle ilgilidir. Elbette Allah’ın bir kulu amel-i salih işleyecek bir kul olarak seçmesi, kişinin kara kaşı, kara gözüyle ilgili değildir. Sonuçta Allah’ın bir kula amel-i salih işlemeyi nasip etmesi, kulun itikadi durumu ve kalbindeki Allah ile ilgili kanaatleriyle ilgili olduğu kadar yine o kulun kalbinde diğer müminlere duyduğu hüsnüzanlarıyla da ilgilidir. Kısacası, öyle bir kul olmayı gerektirecek birçok girdisi vardır bu olayın. İşte Allah, bir kuldaki bu birçok girdiye bakarak o kulun amel-i salih işleyip işlememesini belirliyor ve bunu ona nasip ediyor.” diye devam etti.

Cenab-ı Hak nasip etmezse olmaz

Mustafa Keleşoğlu, söz konusu hadisin şerhini “Yani kul, her ne kadar amel-i salihi ben işliyorum diye düşünse bile, Cenab-ı Hak nasip etmediği müddetçe o kul amel-i salih işleyemez. Kul için burada önemli olan şey, kalbini Allah’a bağlayıp Allah hakkında hüsnüzan sahibi olmaktır. Kul, kalbinde Allah ve müminlerle ilgili suizan barındırmamalıdır. Kalbini Allah’a bağlamayan ve amel-i salih işlemek kendisine nasip olmayan kul, asla amel-i salih işleyemez. Bundan sonrası Allah’ın amel-i salih nasip edip etmemesine bağlıdır.” sözleriyle sürdürdü.

Hadisi yorumlarken Mustafa Keleşoğlu, ‘iyilik’ kavramına da değinerek “İyiliklerin tamamının sahibi Allah’tır. Amel-i salih de iyiliklerin içindedir. Amel-i salihin sahibi olan Allah, bu iyiliklerin başka varlıklarda tezahürünü görmek ister. Yani Allah, bir iyilik olarak insanı yaratmıştır. Yarattığı bu iyilikte de başka iyiliklerin ortaya çıkmasını beklemektedir. Bu anlamda insan, Allah’a hem kendisine yaptığı iyilik için şükretmeli hem de kendisinde iyiliklerin tezahürü için dua etmelidir. Kötülüklerden de uzak durulmalıdır. Öyle insanlar var ki, onlar kötülüğün yeryüzündeki temsilcileridir. İnsan bu kötülüklerden de uzak durmalı ve uzak kalması için de dua etmelidir.” sözleriyle düşüncelerini aktardı.

İnsan hangi durumdadır

İnsanın Allah ve diğer varlıklar karşısındaki pozisyonu, insanın sınırları, insanın güç ve imkânı hep bir tartışma konusu olagelmiştir. Bu konuyu “İnsanın dünyadaki durumu, güneşle ayın durumuna benzer. Baktığınızda, ayın sizi aydınlattığını görürsünüz ve ayın kendisi de aydınlıktır. Durum böyledir ama ayın asla kendine ait ışığı yoktur. Ay, ışığını güneşten alır. İnsan ile Allah’ın durumu, güneşle ayın durumu gibidir. İnsan, bütün ışığını Allah’tan alır; yani tüm iyilikleri. İyilik, ışıktır. Karanlık denen şey, ışığın yokluğu demektir. Bunun gibi, kötülük de ayrı bir varlık değildir. İyiliğin olmaması demektir. Bir insanda iyilik yoksa, kötülük vardır. Dolayısıyla, bir insanın iyi hale gelmesi, Allah’ın kendisine yansıttığıyla ilgilidir. Bu iyiliği bizde ortaya çıkardığı için Allah’a şükretmeliyiz.” sözleriyle açıkladı Mustafa Keleşoğlu.

Mesela şimdi sizler, yatsı namazını kılıp geldiniz. Yatsı namazı sizde vücut bulmuş oldu. Bunun için Allah’a şükretmeliyiz. Sadece bunun için değil, iman, ihsan, şükür… nimetleri bizde vücut bulduğu için de Allah’a şükretmeliyiz. Bu anlamda şükretmek, insanın işlediği işte kendisinin payı olmadığını itiraf etmesi demektir.” sözleriyle konuyu biraz daha açan Mustafa Keleşoğlu, sözlerini “Amel-i salihi elde edebilmek, bir şekilde Allah’ın muhabbetini kazanmakla ilgilidir. Allah, muhabbetini kazanmış insanlarda iyilikleri mevcut hale getirir. Allah iyiliklerin vücut bulmasını muhabbet duyduğu insanlar üzerinden gerçekleştirir. Mesela Allah’ın sadece Peygamberimiz üzerinden vücut buldurduğu bazı iyilikler vardır. Başka peygamberler için de geçerlidir bu. Mesela Allah, babasız yaratılma işini sadece Hz. İsa ile gerçekleştirmiştir. Tüm bunlar, biz insanların Allah’ın muhabbetine dahil olmamızla ilgilidir.” cümleleriyle sürdürdü.

Muhabbet bir ömrün bütünündedir

Mustafa Keleşoğlu, insanın Allah’ın muhabbetini kazanmasıyla ilgili olarak da şöyle dedi: “İnsan, Allah’ın muhabbetini azar azar kazandığını zanneder. Aslında öyle değildir. Allah, insanın ömrünün bütününe bakarak ona muhabbet eder veya etmez. Allah, muhabbetine değer bulduğu insanların hayatlarını güllerle doldurur, muhabbetine değer bulmadıklarının hayatlarını ise dikenlerle doldurur. Tam da burada, insanın, Allah’ın muhabbetini kazanması için takip etmesi gereken bir varlığın olması gerektiği ortaya çıkar.”

İnsanın iyiliklerin kendisinde tecelli edeceği bir varlık olarak yapması gerekeni Mustafa Keleşoğlu, “İnsan, Allah’ı tam olarak görüp anlamaktan mahrumdur. Ama Allah’ın yeryüzünde temsilcileri vardır: Peygamberler. İşte insan da iyiliklerin kendisinde vücut bulmasında bir pay sahibi olmak istiyorsa yapacağı şey peygamberlerin adımlarını takip etmektir. Çünkü mümin bilir ki Allah sadece iyilik yapar. Allah’ın temsilcileri olan peygamberler de sadece iyilik yapar. Sadece iyilik yapmak isteyen bir insanın yapacağı şey de peygamberlerin adımlarını takip etmektir.” cümleleriyle açıkladı.

Amellerin aklî, dini ve hissi olarak temiz olması gerekir

Hazreti Peygamberin bir hadisinde Allah’ın temiz olup temizleri seveceğini bildirdiğini söyleyen Mustafa Keleşoğlu, konuyla ilgili olarak “Allah tayyiptir, paktır. Dolayısıyla iyiliklerin de temiz olanlarını kabul eder. Bir şeyin temiz olmasının ölçüsü, onun aklen, dinen ve hissen temiz olmasıdır. Burada sıradan insanlardan bahsetmediğimizi vurgulayalım; bahsettiğimiz alimlerdir. Mesela Tayvan taraflarında köpek, fare, böcek falan yiyorlar. Bunu bizim hislerimiz kabul edemiyor, onu tabiatımıza aykırı buluyor. İşte bahsettiğimiz temizlik böyle bir şeydir. Bir şey helal olsa bile aynı zamanda temiz de olmak zorundadır. Bu durumlarda ulemanın akıl ve hisleri, onları bir içtihada götürür. Bu yüzden bir rızkın lezzetli olması demek, onun temiz olması demektir. Ama aynı zamanda o rızk, helal da olmak zorundadır. İnsan bir şeyin hem temiz hem de helal olmasını gözetmek zorundadır. Böyle yaparsa azaptan kurtulur, böyle yapmazsa azaba yaklaşır. Mesela temiz olan bir peynir, çalınırsa eğer, helal olmaz. Böylelikle, helal olmaktan çıkan şey, tayyip olmaktan da çıkar. Oysa Allah tayyiptir ve sadece tayyip olanı kabul eder.” sözlerini söyledi.

Mümin, amellerini Allah’a yakışır şekilde yapmalı

Mustafa Keleşoğlu, en güzel sıfatların sahibi olan Allah’a, yine en güzel şekilde yaklaşmak gerektiğini söyleyerek konuyu “Allah tayyiptir, subhandır, selamdır, paktır… ve daha birçok güzel sıfatın sahibidir. İnsana düşen de Allah’ın huzuruna, Allah’ın güzel sıfatlarına yakışır özelliklerle çıkmaktır. Elbette bunu kusursuz şekilde yapamayız. Ama bunu her an kusursuz yapma niyetinde olmalıyız. Allah, kulunun her şeyini bilir. İnsan da Allah’ı ve Allah’ın özelliklerini bilip ona yaraşır temizlikte amellerle onun huzuruna çıkma niyetinde ve gayretinde olmalıdır. Bunun için de Allah’ın talep ettiği her güzelliği bilmeli ve buna uygun davranmalıyız. İnsan, durmadan salih ameli talep etmeli, salih amel işlemek için çabalamalıdır. Ama bunu da diğer tüm gereklilikleri yaparak istemelidir. Tüm alimlerin ittifak ettiği bir şey vardır: Salih amel işlemek için helal yemek lazımdır. Haram yiyerek salih amel işlenmez. Salih amelin, helal yemenin bir işareti olduğu kabul edilir o yüzden. İnsan, amellerine baktığında, göreceği şey helal yedikleridir. Tirmizi’nin naklettiği bir hadiste Hz. Peygamber “Haramla beslenmiş bir et ateşe layıktır.” diyerek haram yiyenin salih amel işleyemeyeceğini, yerinin ateş olacağını söylemektedir. İnsan ne kadar aciz ne kadar zelil bir halde olursa olsun, görünüşte duası kabul edilecek bir şekilde olsa bile, onun duası makbul değildir. Çünkü onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır.” cümleleriyle açıkladı ve hayır dua ederek sohbetine son verdi.

Ahmet Serin

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 14:35
YORUM EKLE

banner19