Aliya'yı ve Bosna mücadelesini dinledik

Cevat Özkaya Bayrampaşa’da Aliya İzzetbegoviç'i, savaş zamanında Bosna’yı ve Balkanların bugünki durumunu anlattı..

Aliya'yı ve Bosna mücadelesini dinledik

 

Bayrampaşa Gençlik Merkezi geçtiğimiz günlerde Cevat Özkaya’nın konuşmacı olduğu “Bosna Mücadelesi ve Aliya İzzetbegoviç” başlıklı bir konferans düzenledi. Bayrampaşa Kültür Salonu’nda düzenlenen programda, biraz Bosna savaşından biraz Aliya’dan ve biraz da hatıralarından bahis açan Cevat Özkaya’yı dinledik.

“1990’ların başında, Bosna’da savaş başladığı zamanlarda Türkiye kapalı bir toplumdu.” diyor Cevat Özkaya. Kendi dertleri haricinde, dindaşlarının coğrafyasına duyduğu ilginin çok mahdut seviyede seyrettiği bir ülke olan Türkiye’nin bugün bu problemi belli derecede aştığını söylüyor. Yönetim olarak, kendi coğrafyasının dışında ve tarihî olarak hakkı bulunan coğrafyalarla ilgilenecek bir mantaliteye sahip olmayışımızı örneklendiriyor: Bir zamanlar kurdukları Bosna Dayanışma Grubu’yla yapmak istedikleri yardımları Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gündem olarak taşıdıklarında, milletvekillerinin ekseriyetinin Bosna’nın “Balkanlar’da kalmış Türkler’den müteşekkil olduğunu” zannedişlerinin garip olduğunu söylüyor.

Oralarda biri Müslümansa o Türk’tür

Bosna’da Sırplar Müslüman olanlara ‘Türk’ dermiş. İsmet Özel’in mevcut tezlerini desteklercesine bir mahiyeti olan bu durum, Aliya’nın hatıralarında dahi aksini bulmuş. Karadağ’da bir baraj inşaatında çalıştığı sıralarda Karadağlılar’ın onu ‘Türk’ diye çağırdıklarını, hanımının başı örtülü olmamasına rağmen ona da Sırpça ‘başı örtülü’ anlamına gelen bir kelime söylediklerini yazmış Aliya. “Müslümansa Türk’tür kesin” şeklinde bir anlayışın o zamanlarda hükümferma olduğunu anlıyoruz.

Fakat 90’lı yılların başında garip bir şekilde bir ilgi uyanmaya başlamış, özelde Bosna ve genelde bizim dışımızdaki coğrafyalar için: “Zaten bir yerde çokça kan akıtılmadan dünyayı orası için ayağa kaldırmak genelde mümkün değildir.” Cevat Özkaya, kurdukları grupla evvela bir enformasyon dalgası yaratmanın şart olduğunu görmüşler, sonra fiilî olarak çalışmalara başlamışlar. Saraybosna’yı bir çanak şeklinde çevreleyen İgman dağlarındaki Müslüman birlikler için 400 ton un istenmiş. Devamını Özkaya’dan dinliyoruz: “Bir zengin, bu unu vermek için gönüllü oldu. Fakat yurt dışına çıkarma kısmı bize aitti. Direkt İgman dağlarına ulaştıramıyoruz, Kızılay’a da veremiyoruz; çünkü kural itibariyle o, Hırvat Kızılay’ına vermek zorunda, bu da malzemenin yerine ulaşmayacağının en büyük delili zaten. Herkes, unun oraya ulaştırılamayacağını düşünüyordu. Bir iki bürokratla da görüştük ama onlardan da çaresiz cevaplar aldık ve nihayet o unu çıkaramadık.”t

Savaşın ortasında on beş günlük bir ateşkesin olduğunu ve o ateşkeste Bosna’ya, içinde Cengiz Çandar’ın da bulunduğu bir grupla gittiklerini anlatıyor. O devirde efsanevî bir hâl alan ‘sniper’ dene keskin nişancıların havalimanındaki yolculara ateş açtığını bildiklerinden, Bosna’ya İgman dağlarında iki aracın yan yana seyredemeyeceği dar ve sarp bir patikadan girme kararı almışlar. Duraklamalar, inmeler kalkmalar derken, şoför pes etmiş ve daha ileriye gitmemiş. Çareyi, Türkiye’ye geldiğinde tanıştıkları ve orada 4. kolordu komutanlığı eden Ramiz Telekoviç’e haber vermekte bulmuşlar. İki asker yollamış ve buzlu yolları o askerlerle aşana kadar akla karayı seçmişler.

Savaşın ortasında makyajlı kadınlar

Benim de ziyaret ettiğim ve insanın tüylerini ürperten hikâyelere tanıklık eden o ‘ev’in altından geçen tünelden Bosna’ya girmişler. “İki kişinin yan yana yürüyemeyeceği, 800 metre kadar olan ve rayla döşeli, eğilerek ilerleyebileceğiniz sulak bir arazi” şeklinde tüneli tarif ediyor orayı Cevat Özkaya ki, o tünelle alakalı videolarda da aynen böyledir orası. Hatta o evin sakini olan Şehide ananın mücahitlere su dağıtırken görüntüleri...

Bosna savaşının konuşulan ‘mesele’lerindendir; Boşnak kadınlar, savaş esnasında dahi makyajlarından ödün vermez ve tertipli, tertemiz elbiselerini giyerlermiş. Bu bir mübalağa olmasa gerek ki, aynı manzaraya oraya gittiğinde Cevat Hoca da tesadüf etmiş. Savaş hâlinin ortasında dahi bu şekilde mutena bir görüntünün kadınlar üzerinde olmasına şaşırmış ve bunun sebebinden sual edince bir kadından şu cevabı almış: “Kırık dökük gezelim de şuradaki Çetnikler bizim çok kötü durumda olduğumuzu görüp sevinsinler mi?”

Evinde kalacakları İdris Fazliç’le epey günleri geçmiş Cevat Hoca’nın. Onu şimdi ihtiramla andığı bir dostu olarak hatırlıyor. Evine gittiklerinde enteresan bir manzarayla karşılaşmışlar. Fazliç, eve isabet eden mermilerin boş kovanlarından kiminin içine toprak doldurup çiçek ekmiş, kimini ise vernikle boyayıp odanın duvarına süs eşyası olarak yerleştirmiş. Sorulduğunda hepsinin atılış zamanlarını da bilirmiş. “Olayları dramatize etmek yerine onlardan bir yaşama enerjisi çıkaracak güç vardı bu insanlarda.” diyerek hülasa ediyor ve ekliyor: “Bosna’da bu tip hikâyelerle çok karşılaşırsınız.”

Kur’an istinsah eden Eşref Kovaçeviç isminde bir zatın, Saraybosna’nın boşaltılmış mahallelerinden birinde olduğunu haber almışlar ve şehrin Başçarşı kısmında açık birkaç dükkândan biri olan Arnavut pastaneciye, “Eşref Kovaçeviç’e hediye olarak ne götürülür?” sorusuyla “kahve” tavsiyesi aldıktan sonra yola koyulmuşlar. Kapıda dikilip beklemişler fakat açan yok. O zamanlar 80’li yaşlarının üzerinde olan Kovaçeviç’in kapıyı bizzat açması zaman almış ve “Meşihat makamından geldiniz; sizi ben karşılamak istedim.” diyerek onları içeriye buyur etmiş.

Yardım işleri yolsuzluk olmadan olmuyor

Bosna için toplanan yardımlar meselesine geliyoruz ve kendi yorumunu, geniş bir bakış açısıyla şu şekilde özetliyor: “Dünyada, yardım toplanan her yerde bir miktar yolsuzluk olur. Yardımları alan insanlarda da yolsuzluk olur.” Bu açıklamayı, ‘gülün dikeni’ kabilinden yapıyor olsa gerek ki, “eğer bu yolsuzlukları göze almazsanız hiç kimseye yardım edemezsiniz” şeklinde, bu işin tabiatına dair ipucu vererek şöyle devam ediyor: “Bosnalı bir çocuğa üç kutu serum gitmesi lazım. İlla ki üçü gidecek diye ısrar edip yolsuzluk olacak diye tutturarak yardımınızı keserseniz, o insanların acı çekmesine sebep oluyorsunuz. Elbette yolsuzluk olmasın; ama bundan kaçılamıyor.” Bosna’ya ulaştırılan yardımlardan bir kısmını Hırvatlar’ın kontrol noktalarında kendilerine almalarına göz yummalarının da bu kabilden olduğunu söylüyor.

Yardım meselelerinde cins cins bürokratik engellerin de kendilerini o dönemlerde bezdirdiğini söylüyor hoca. Yardım toplayabilmek için ‘kamu yararına vakıf olma’ şartı getirildiğini, o şekilde bir vakıf tesisininse yine pek mümkün olmadığını ifade edip “O dönemde herkes, bu kanunları çiğneyerek yardım topladı” diyor. Bu organizasyonların içinde yolsuzlukların olabileceğini ama ciddi seviyelerde oluşuna inanmadığını, eğer bu yardım hareketleri vuku bulmasaydı Bosna’daki masumların hayatlarını sürdürmelerinin çok zor olduğunu anlatıyor.

Bosna-Hersekli küçük bir halkın Batı’yı ilk kez hayrete düşürüşü

Aliya İzzetbegoviçProgramın kalan zamanında Aliya İzzetbegoviç’in kitaplarından pasajlar dinliyoruz, yanlarında güzel tefsirlerle. Begoviç’in yargılandığı sırada yaptığı savunmada nasıl teenni ve sabırla hareket ettiğinden, hilm ve şefkat dolu açıklamalarından bahisler… Savaşın ortasında askerlere yaptığı bir konuşmayı aktarıyor Özkaya: “Bosna’daki tüm insanlar er geç sizinle birlikte olacaklardır. Sizinle birlikte olmalarını sağlayan bu gizem nedir? Nedir bu gizem? İnsanlar; haklı bir amaç için, özgürlükleri için ve kendi hukukları için savaştıklarının bilincindedirler. Görüyorsunuz işte, bu sıradan bir savaş değil. Bize yapmak istedikleri sıradan bir işgal değil. Bir ülkeyi ve halkı bir daha asla var olmamak üzere ortadan kaldırma teşebbüsü!”

Cevat Hoca, “Hakikaten” diyor, “Çetnikler, ‘etnik temizlik planı’ hazırlamışlardır; Bosna’yı tamamıyla yok etme planı bunun ismi.” Aliya, askerlerine konuşma yaptığı sırada hastaymış. Oraya gitmeden evvel bir arkadaşı, “Askerlerine hasta olduğunu söyleme, moralleri bozulur.” demiş. Aliya hem hasta oluşunu hem de arkadaşının bu sözünü askerlerine aktarmış ve bu hareketinin doğallığını samimiyetiyle harmanlayıp ortaya sade olduğu kadar muhteşem bir tablo koyarak şöyle demiş: “Öyle sanıyorum ki, bu buluşmadan sonra kendimi çok daha iyi hissedeceğim. Başkan hasta olmamalıymış. Bu çok anlamsız. Sıradan bir insanım ben, sadece sıradan bir insan; ben bir lider değilim. Liderler hasta olmazlar, onlara izin verilmez. Hepiniz gibi ben de hasta olabilirim.”

“Bizi harekete geçiren şey, şiddet karşısında özgürlük için verdiğimiz mücadeledir.” diyor Aliya. Başka şeyler de söylüyor: “Bu bizlerin, yani Bosna-Hersekli küçük bir halkın Batı’yı ilk kez hayrete düşürüşüydü; Bosna-Hersekli demeliyim, çünkü bunu yapan yalnızca Boşnak halkı değildi. Bizim tarafımızda bulunan pek çok Sırp ve Hırvat’ın bulunduğunu söylemeliyim. Onlara çok büyük şükran borçluyuz.” Aliya’nın bu vurgusu, gündemimize Bosna savaşı girdiğinde pek de konuşmadığımız ve zihinlerimizde -kasıtlı mı kasıtsız mı acaba- eksik bırakılan bir tarafı ifşa ediyor. Demek ki adalet duygusu, ‘insan’a has bir meziyet; milliyete değil.Cevat Özkaya

Boşnaklar’la aynı saftaki Sırplar

Ayrıca, Aliya’nın da değindiği gibi, bu Sırp ve Hırvatlar’ın savaş sonrası durumu, “bizden” daha feci: “Çünkü şu dağların başındakiler onları hain olarak görüyorlar, buradaki Boşnaklar ise onlara güvenmiyor. Hâlbuki onlar, bizimle beraber olmayı seçtiler.” Ardından, Müslümanlığın miyarını ve mihenk taşını tarif edecek kudrette cümlesini irat ediyor: “Bazı insanlara bundan önce ne olduklarını sormayın, bugün ne olduklarını sorun.”

Mustafa Akkad’ın yönettiği ve bir şaheser olarak tavsif edebileceğimiz “Çöl Aslanı” (1981) filminde Ömer Muhtar’ın, kendisine teslim olmuş bir İtalyan subayını öldürmek üzere olan adamına mâni olup düşmanına bile şefkatle yaklaşmasının bir benzerinin Aliya’da olduğunu öğreniyoruz: “Biz korkulan bir ordu olmayacağız. Düşmanlarımızın, gücümüzün farkında olduğu ama teslim olduklarında bizim korkulacak insanlar olmadığımızı anlamaları lazım.” Mostar Köprüsü yıkıldığında bir Boşnak, Fransisken papazlarından ikisini öldürmüş. Aliya, hemen o şahsın cezalandırılmasını söylemiş. Adamın, “Onlar bizim köprümüzü yıktı, bizim insanlarımızı öldürdüler” itirazına net ve her zaman için düşünülesi bir cevapla karşılık vermiş İzzetbegoviç: “İnsanlarımızı öldüren ve köprümüzü yıkan bu iki papaz mıydı?”

Sorulan bir soru üzerine Cevat Özkaya, tarihî konum ve geçmişlerini de göz önüne alarak Balkan devletleri hakkında genel değerlendirmeler yaptı. 1994’te tertip ettikleri Uluslararası Balkan Konferansı’nda, aynı masanın etrafında bir türlü toparlayamadıkları devletlerden dolayı çok eziyet çektiğini anlatıyor Cevat Hoca ve devam ediyor: “Çünkü ‘Balkanlaşmışlar’. Her biri kendi hâkimiyetine düşkün. Avrupa’da, en az 40 milyon Avrupalı birbirini öldürdü. Bu kadar savaştan sonra, 1952’de Avrupa Birliği’nin temellerini kuruyorlar. Birlikte bir şeyler yapmak varken niye savaşalım ki, diye düşünüyorlar. Bugün aralarında ‘sınırlar’ yok. Hatay’daki insanımızın, ‘Hadi, Halep’e kebap yemeğe gidelim’ dediğinde oluşacak sinerjiyi düşünün. Tarih boyunca Müslüman toplumlar arasında yapılan savaşlarda ölenlerin sayısı beş milyon bile değildir. Avrupalılar, milyonlarca ölülerini görmezden gelip birbirlerinin elini sıkarken bizim kendi coğrafyamızda sınırları birbirimize karşı bu kadar yükseltmemizin anlamı üzerinde düşünmek lazım.”

 

Sadullah Yıldız, Bosna’yı ve Aliya’yı seviyor

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2013, 11:33
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13