banner17

Ali Birinci, Hatırat Okumaları ve Biyografi Yazımı Üzerine Konuştu

''Ali Birinci biyografi yazarken, hatırat okurken bol ve çeşitli kaynaklardan faydalanılması, bakış açısının genişletilmesi gerektiğini söyledi. Hatırat eşittir tarih değildi, tarihin malzemesiydi. Bu yüzden dönemin koşullarını, düşünce dünyasını iyi şekilde anlayabilmek lazımdı.'' Ömer Yüceller, Ali Birinci'nin geçtiğimiz günlerde BİSAV'da verdiği konferanstan notlarını aktarıyor.

Ali Birinci, Hatırat Okumaları ve Biyografi Yazımı Üzerine Konuştu

Yanlış hatırlamıyorsam Ali Birinci ismini ilk defa Beşir Ayvazoğlu’nun Defterimde Kırk Suret kitabından öğrendim. Kendisinin çifte hemşerim oluşu –Sakarya/Hendek doğumlu bir Trabzonlu- ona ayrıca bir sempati beslememe yol açmıştı. Yıllarca canlı dinleyemediğim, göremediğim Prof. Dr. Ali Birinci Hoca’yı 18 Mayıs Perşembe günü Bilim ve Sanat Vakfı’nda dinleme fırsatına eriştik. Yaşından beklenmeyecek (70) bir dinçlik, şevk ve heyecan ile hiç oturmadan iki saat civarında soluksuz bir konuşma yaptı.

Tarihimizin eksik ve yanlış yazılmasıyla konuya girdi Birinci. Biyografi yazmak zor bir işti. Şahsın kendi yazdıkları, kendisi hakkında yazılanlar bile yetmiyordu bazen. Tüm evrakı taramak gerekliydi biyografi yazabilmek için. Mehmet Akif’i yazmak için ona ithaf edilen kitapları, şiirleri de okumak lazımdı. Bunlardan birini yanında getirmişti bize göstermek için. Halkalı Mektebi’nden bir talebesinin Akif’e ithaf ettiği şiirlerini gördük. Biyografi yazımında künyeler, isimler problemin başıydı belki de. Örneğin “İsmail Hakkı deyince ortalık karışır bizde.” çünkü onlarca, belki yüzlerce İsmail Hakkı vardır tarihimizde. Bir doktora öğrencisi bambaşka bir “Ahmed Muhtar”ı, Balkanlar ile ilgili bir vesikası yüzünden Gazi Ahmed Muhtar Paşa ile karıştırabilirmiş.

Doktora tezi demişken, ilmî ve tarihî anlayışta kusurlu olanlara da kızıyor Ali Birinci. Trabzon üzerine yazılmış bir doktora tezinde, Trabzon Valisi Mehmet Galib Bey’in eleştirilmesini yersiz buluyor. Çünkü bir şahsın tavırlarına dair yorum yapılabilmesi için o şahsın neler yaptığını, nelere inandığını, o tavırları neden sergilediğini bilinmesi gerekir. Meraksızlıkla, kimin kim olduğunu umursamamakla yakın tarihin yazılması Ali Birinci’yi bir hayli şaşırtıyor. Tıpkı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne İttihat ve Terakki Örgütü denilmesi gibi. Bir meslektaşının İTC çalışmasında yüzlerce isim varken, meslektaşı bu isimlerin hiçbirini umursamamış, hiçbir hakkında bilgi vermemiş. Buradan yola çıkarak Mithat Paşa’nın torunu, Jön Türkler’den İsmail Kemal’e dikkat çekti Birinci. Bir gün Ercüment Kuran, Türk Yurdu dergisinde bir Polonyalı kadının yazısından bahseder. Kadın yazıda babasının İsmail Kemal’le ahbap olduğunu yazıyormuş. Bu durum Ali Birinci’nin kafasına takılır. Birinci’nin tarihe nasıl tutkun olduğunu, tarihle yaşadığını anlamak için şu sözü yeter: “Bir sabah kalktım ve olayı çözdüm.” Sabah uykusundan kalkar kalkmaz soru işaretini cevaplamak, soru işareti ile uyumak, onunla yaşamak anlamına da gelmektedir.

17 yaşında lügat hazırlamaya başlamış

Ali Birinci’nin tarih yazımına dair en büyük şikayeti; bürokrasi. Eğer araştırdığı şahsın memuriyeti varsa, şahsın dosyası devlet kurumunda, Emekli Sandığı’nda bulunuyor. Fakat buradan bir ölüm tarihi almak, kendi ölümünü beklemek kadar ıstıraplı. “Eğer bürokrasinin havası yerindeyse, tanıdık bulduysak nadiren bilgi alabiliyoruz.” diyor Birinci. Türk Tarih Kurumu başkanı olmadan evvel “bürokrasi şeytanın sol bacağıdır” sözüne inanırken, başkanlıktan sonra “şeytan bürokrasinin sol bacağıdır” sözüne inandığını ekledi.

Doktor Hüseyin Remzi de biyografi yazımına dair zorlu bir örnekti. O devirde Miralay, Nebatatçı ve ‘bizim’ Hüseyin Remzi olmak üzere üç tane Doktor Hüseyin Remzi vardır. Hocanın bahsettiği Hüseyin Remzi hukuk ve tıp fakültesini beraber bitirmiş fakat ömrü boyunca ne hukukçuluk ne doktorluk yapmış; dilcilikle ömrünü geçirmiş. El yazısı ile yazılan Lügat-ı Remzi, Vankulu Lügati’nden sonra en pahalı satılan sözlükmüş. Hüseyin Remzi 17 yaşında lügat hazırlamaya başlamış, Redhouse sözlüğünü küçültmüş ve kendi ifadesi ile talebeler tarafından çok sevildiği için dokuz baskı yapmış. Ali Birinci, Hüseyin Remzi’ye dair bir vesikayı Prof. Dr. Uğur Derman’a göndermiş. Uğur Derman yazıyı “birinci sınıf” olarak tavsif etmiş. Hüseyin Remzi 16 yaşında hat icazetnamesi almış. Ali Hoca, Hüseyin Remzi’nin ölüm tarihini, varsa soyadını öğrenmek için Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne gider. Üç ay boyunca uğraşır fakat tarihi bir türlü vermezler. Nihayetinde bir genel müdür yardımcısı, Birinci’nin mesai arkadaşının sınıf arkadaşı çıkar. Bu tanıdık vasıtasıyla Hüseyin Remzi’ye dair bilgiler kurumdan alınır. Hüseyin Remzi 1936’da rahmetli olmuş. İki çocuğu nesepsiz ölmüş. Bir çocuğu bir evlat edinmiş ve hoca bu şahsa ulaşmaya çalışmış, ulaşamamış. “Mikyas-ı Şeriat” isimli mecmuayı bile taşbaskı çıkaran Hüseyin Remzi’nin soyadı da güzel hattı sebebiyle “Altınbilek” imiş.

“Bakanlık yaptın, kaç senedir vekilsin, hâlâ dünyalığını düzemedin mi?!”

Ali Birinci’ye göre Türkiye’de biyografilerdeki en büyük eksiklik, şahısların ‘mali tarihi’. Gelir giderler, mal mülk durumları pek bilinmezmiş tarih yazımında. Birinci; Türkiye’de biyografi çıkmazlarından birinin bu olduğunu düşünüyor. Mali analiz çok mühimdir fakat tehlikelidir çünkü gerçek bir analizdir, olanı olduğu gibi verir. Bir yandan da başkalarının malı mülküyle ilgilenmek bizim kültürümüzde yoktur. Fakat Almanya’da örneğin Bismarck’ın zengin bir aileden geldiğini, sadece okuyup yazdığını ve hiç çalışmadan yüklü gelirlere sahip olduğunu biliriz. Konu zenginlik olunca nadirattan bir örnek verdi Birinci: Ali Naili Erdem. Erdem’in hatıralarında da okuduğumuza göre, siyasetten bir kazancı olmamış. Hatta 12 Eylül 1980’den sonra Kemal Ilıcak durumu pek iyi olmayan Erdem’e gelir olsun diye Tercüman Gazetesi’nde iş sağlamış. “Oyunda maksat ütmektir fakat Erdem hiç ütmemiş. Şarkta siyaset aynı zamanda servet makamıdır.” Siyasetçilerin zenginleşmemesi garipsenir mi? Birinci’nin ismini vermediği bir siyasetçi Erdem hakkında şunları demiş: “Bakanlık yaptın, kaç senedir vekilsin, hâlâ dünyalığını düzemedin mi?!” Siyaset aynı zamanda bir güreş alanıdır. Birinci’ye göre siyasette ilk amaç kelleyi korumaktır. Anarken yaşadıklarına üzüntü duyduğu Ali Şükrü Bey’i, ‘kellesini koruyamayan’lara örnek olarak verdi. Siyaset böyleyken, iktidarın ilk amacı da rakipleri saha dışına atmaktır. İktidar şerik kabul etmez. Şehzade Cem, Sultan Bayezid’e devleti taksim etmeyi teklif etmişti. Sultan ise “Bu kişver-i Rûm bir ser-i pûşîde-i arus-ı pür namustur ki, iki damad hutbesine tâb götürmez.” demişti. Cumhuriyet devrinde de durum budur Birinci’ye göre. Ayrıca yeni iktidarlar yeni çehreler ararlar. Birinci kalite iseniz alanın dışına itilirsiniz çünkü iktidara rakip olursunuz. İkinci kalite iseniz takıma katılırsınız, iktidardan, iktidar sofrasından faydalanırsınız.

Türk Cemiyeti’nin zaptiye nazırı gibi kavramları: Ayıp, haram, günah

Ali Birinci DTCF Hocaları’ndan Şerafettin Turan’ın (1925-2015) iki hatıratından söz etti. Biri “Anılarla Cumhuriyet Gerçeği”, diğeri ise “Bir Kara Çalma Öyküsü”. Turan 12 Mart’ta DTCF’de solcu öğrencilere yeteri kadar disiplinli davranmadığı için mahkemeye verilmiş. Beraat etse de yıllarca mahkemeye gidip gelmiş. “Bir Kara Çalma Öyküsü”nde bu süreci anlatmış. Turan, fakültede anlaşamadığı kişilerden bahsederken “kitap ticareti” yapan hocaları yazmış. Birinci, öğrencilere kitap satmanın çok alçaltıcı olduğunu söyledi. Örneğin bir hoca, cebinden parayla kitap bastırmış, 25 liraya satıyormuş. O devirde Ankara’da 2,5 liraya yemek yenildiğine göre kitap tüccarı hocanın serveti bir hayli artmıştır diyebiliriz. Fakültede başka bir hocanın bir klasör dolusu emlak tapusu olduğu söylenirmiş. Toplantıların sonunda masalarda bırakılan kalemi kağıdı toplayıp kullanırmış. Birinci’ye göre “Kimsenin malında mülkünde gözümüz olmasa da bu bilgiler mühim bilgilerdir.”

Merhum Nurettin Topçu’dan bir aktarımda bulundu Birinci. Topçu’nun da bunu Hasan Basri Çantay’ın bizzat kendisinden dinlediğini sanıyor. Çantay meyve fidanlarıyla uğraşırken, keçisini otlatan bir köylü gelmiş karşıdan. Bir fidan dalını koparıp keçiye yedirmeye başlamış. Çantay, “günah değil mi, elin fidanını koparıyorsun. Akşama da keçinin sütünü sağıp içeceksin” demiş. Köylü tınmazlıkla “işin doğrusunu öğrendik bey, haramın da helalin de aslı yoğ imiş” demiş. “Para gelsin de nereden gelirse gelsin düşüncesi var insanımızda. Eskiden Türk Cemiyeti’nde haram vardı, günah vardı, ayıp vardı ve bunlar Türk Cemiyeti’nin zaptiye nazırı gibi kavramlarıydı. Bu kavramlar öldü. İnsanların her fırsatta para kazanma çabası çok kötü. Artık haram diye cebe girmemiş paraya diyorlar. Para cebe girdiği an meşruiyet kazanıyor.” diyor Birinci. Bu yüzden bir şahsın şahsiyetini çözebilmek için, biyografisini yazabilmek için adamın maaş dışında geliri var mı, varsa anadan mı, babadan mı, kitap ticaretinden mi? gibi sorulara cevap bulmak gerekmektedir. Fakat bahsedildiği üzere bizde böyle bir çalışma pek mümkün değil. Biyografinin böyle bir eksikliği var.

“Hatırat okurken karşı hatıraları okumak da elzemdir”

Ali Hoca’ya göre ülkemizde bazı biyografilere hiç teveccüh yok. Bunlardan biri Ankara’da 6 cilt basılmış Türkiye Ansiklopedisi. Bazı biyografiler sadece bu kitapta varmış. Ansiklopediyi hazırlayanlardan biri Mehmet Akif Ersoy’un en yetenekli talebelerinden biri, Mehmet Ekrem Üzümeri imiş.

“Hatırat okurken karşı hatıraları okumak da elzemdir” diyor Ali Hoca. Çünkü hatıra sahibi yazdıklarını çarpıtabilir, başkaları hakkında yazıyorsa yanlış yazabilir. Biyografi yazarı da tek taraflı yazabilir. Fakat Ali Birinci yazdığı bazı biyografilerde intiharları, kötü anıları kasıtlı olarak es geçmiş. Hatta bakanlıktaki bazı öğretmen dosyalarında kişisel zaaflara rastlamış ve bunları görmezden gelmiş. Yakın tarihin “mayın tarlası” olduğundan bahsedilirken zaten biyografilerin de ne kadar tehlikeli olduğunu anladık. Yakın tarih, siyasi kavgaya malzeme veren bir alan. Bu yüzden siyasetçilerin hatıraları da tehlike arz ediyor. Bazı mühim gerçekler her şeye rağmen yazılamıyor. Buna bir örnek de Faik Ahmet Barutçu’nun hatıratı. Hatıralarda meşhur bir siyasetçi için kullanılan “Büyük hırsızlardandı” tabirini, oğul Ecmel Barutçu kitaptan çıkarttırmış çünkü ‘büyük hırsız’ denilen siyasetçinin kızı Ecmel Barutçu’nun çocukluk arkadaşıymış. “Ben böyle bir şeyi nasıl bastırırım?” der Barutçu, Birinci’ye.

“Bugün Türkiye’de en az yüz tane Babürname olmalıydı ama yok maalesef”

Kültürümüzde biyografi yazma adeti olmadığı için nice mühim hatıralar kişinin ölümüyle ölmüştür. Ali Birinci bunu engelleyebilmek için Ercüment Kuran’a biyografisini yazması için yalvarmış, “olmaz” demiş; “ben yazayım” demiş, yine olumsuz cevap almış. Mehmet Akif’in hem talebesi hem dostu, 93 yaşında ölen Çankırılı Tahsin Nahit Uygur da tüm ısrarlara rağmen “Ya Aliciğim bizim hatıralarımızdan ne olur!” deyip yazmamış hatıratını. İbnülemin Mahmud Kemal de pek çok kişiye yalvarırmış hatırat yazsın diye. “Türkler yaşar, yazmaz.” diyor Birinci. “Bugün Türkiye’de en az yüz tane Babürname olmalıydı ama yok maalesef. İşi gücü yazmak olan insanların bile, akademisyenlerin bile ardında kitap bırakmadıkları vakidir. Arapçası iyi, Farsçası iyi... Okuma yazmayı meslek seçmiş, devlet okusun yazsın diye maaş veriyor, sen yazmayacaksın da kim yazacak? Kitap, eser, hatıra yazmayanların bazısı kitap derler, kitap hazırlar. Yani hedefleri para.”

Hatırat tarih değildir, tarihin malzemesidir

Ali Birinci biyografi yazarken, hatırat okurken bol ve çeşitli kaynaklardan faydalanılması, bakış açısının genişletilmesi gerektiğini söyledi. Hatırat eşittir tarih değildi, tarihin malzemesiydi. Bu yüzden dönemin koşullarını, düşünce dünyasını iyi şekilde anlayabilmek lazımdı. Bunu açıklamak için de Yakup Kadri’den ve Falih Rıfkı’dan alıntı yaptı. Bir terzi olan Rebia Tevfik Başokçu’nun “Avrupa’da Yirmi Senem Nasıl Geçti?” isimli hatıra kitabına Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir takriz yazmış. O yazıda Yakup Kadri şöyle demiş: “Benim gençliğimde bütün dudaklarda dolaşan bir söz vardı: Bu memlekette nazır olacağına, Avrupa’da git kundura boyacılığı yap, daha iyi!” Birinci, bu alıntıyı yaptıktan sonra devam etti: “Nice kalem sahipleri, mektepliler, arka kapılardan sığışarak kapağı Avrupa’ya attılar. Kah birbirlerini dolandırdılar kah evden gelen para ile idare ettiler. Hiçbirine bir Avrupalı’nın kundurasını boyamak nasip olmadı. Bu psikolojik durumu bilmezsek Avrupa’daki Türkler’in durumuna hâkim olamayız.”

Falih Rıfkı Atay’dan yaptığı alıntı da Ordu Mecmuası’nın muhtemelen 13. sayısında yayınlanmış. Atay şunları yazmış: “Benim neslimin büyük günahı tarihini bilmemektir. Tarihine inanmamak ve tarihinde kendinden bir şey devam ettiğine inanmamaktı. Gördüğümüz feci terbiyenin tesiri altında bütün tarihi bir mezar, bütün vekaiyi birer ceset gibi düşünüyorum. Mazimiz bir dağdı, onu çıkmıştık, şimdi onu inmekle meşgul idik ve tarihin bizi iniş tarafından yarattığına kızmaktan başka bir şeyimiz yoktu. Çanakkale olmasaydı bu inişi uçurumun dibinde tamamlayacaktık.” Bu iki alıntı, devrin zihin durumunu göstermek için bir örnekti.

Geçmişe dair şuur ve tarih metodu

Birinci’ye göre bizim tarihçiliğimizde, günlük hayatımızda Yakup Kadri’nin ve Falih Rıfkı’nın söylediklerine benzer bir hava var. Bundan kurtuluşun yolu ise geçmişe dair bir şuura ve tarih metoduna sahip olmak. Birinci, yıllarca Falih Rıfkı’yı hasta ruhlu bir adam diye okumadıklarını ama onu okumazsak 2. Meşrutiyet’in Türk Cemiyeti’ni, cumhuriyet dönemini anlayamayacağımızı söyledi. Tarihe ve hatırata bakışta tek yönlü olmamak gerektiğini, tek kaynağa itibar etmemek gerektiğini vurguladı. Bunu da hatıratı Jean-Jacques Rousseau’yu andıran ve yazdıkları “ne İslami ne insani ne de milli” olan Rıza Nur’dan bir örnekle pekiştirdi. Rıza Nur, bir hatırasında Milli Mücadele’de Bakü’ye gittiklerinden bahseder. Kütahya mebusu Ahmet Besim Atalay’ın halıcıları gezdiğinden şikayet eder. “Biz istiklal harbi yapıyoruz, adam halıyla meşgul” der. Bilmeyenler için sanki halı ticareti yapan bir adamdan bahseder gibidir. Halbuki Besim Atalay bir antika meraklısıdır. Topladığı eşyalarla Etnografya Müzesi kurulmuş. Bağışladığı tarihi eşyaların ayrı bir kataloğu varmış. Birinci’ye göre bu hatıra başka bir açıdan de yorumlanabilir. Besim Atalay İstiklal Harbi’nin kazanılacağını düşünüyordur. Halı ve antika dükkanını gezecek kadar rahattır. Her yazılanı “aldım kabul ettim” dersek, büyük bir hata yapmış olabiliriz.

Tarih yazıcıları, tarih ve kitap sevdalıları için fevkalede faydalı Ali Birinci sözleri ile yazıyı sonlandıralım:

“Tarihte hattı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün kaynaklardır!”

“Bugünün kitabını yarına bırakma!”

 

Ömer Yüceller

Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 12:50
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa KÜÇÜK
Mustafa KÜÇÜK - 1 yıl Önce

Tarihin kaynakları ve bunların kullanımı konusunda (hatıralar ekseninde olmak üzere), Ali Bey'in yaptığı ve çok renkli ve zevkli olduğu anlaşılan bu konuşmayı bizlere ulaştırdığınız için çok teşekkür ediyorum.Elleriniz dert görmesin.

banner19

banner13

banner20