Akif'in ruh safiyeti beni kendine çekti

Ahmed Güner Sayar, geçtiğimiz günlerde 'Siyaset ve Velayet Karşısında Mehmed Akif Ersoy' başlıklı bir seminer verdi. Ahmed Sadreddin, etkinlikten notlarını aktarıyor..

Akif'in ruh safiyeti beni kendine çekti

Cumhuriyetin ilk dönem aydınlarıyla yakın dostlukları bulunan ve Osmanlı devleti ve Türkiye tarihi konusunda farklı okumaları bulunan Ahmed Güner Sayar, 15 Kasım 2014 Cumartesi günü Türk Edebiyatı Vakfı'nda "Siyaset ve Velayet Karşısında Mehmed Akif Ersoy" başlığı altında bir konferans verdi.

Ahmed Güner Sayar, Mehmed Akif Ersoy'un siyasi hayatı ve siyasetçilerle olan münasabetlerini, siyaset dünyasındaki yakın dostlarını; velayet cephesinde ise her ikisi de ehl-i tarik olan Babanzade Ahmed Naim Bey ve Tahirü'l Mevlevî ile arkadaşlıklarını ve tasavvufa karşı mesafeli duruşunun ardındaki sebebi anlattı.

Onlarca Fatiha-yı Şerife okudum mezarı başında

Sayar, Mehmed Akif'i gören iki kişiye yetiştiğini, bunlardan birinin Süheyl Ünver, diğerinin ise Abdülbaki Gölpınarlı olduğunu söyledi. Mehmed Akif, Şişli'de Şifa Yurdu'nda hasta yatıyor iken bu iki zatın kendisini ziyaret ettiklerini söyleyen Ahmed Güner Sayar, "Ama çocukluk safiyetinde O'nun mezarının başında hiç kimseyi görmedim. Tefahüre kaçmadan söyleyeyim, onlarca Fatiha-yı Şerife okudum Akif'e. Buradan da anlıyorum ki onun ruh safiyeti beni kendine çekti. O duygularla kendisine daha çok bağlandım." dedi.

Ahmed Güner Sayar, halihazırda bir kitap üzere çalıştığının ve bunun Mehmed Akif'le alakalı olacağının müjdesini verdi. Bir kaç sene içinde yayına hazırlamayı planladığı çalışması hakkında Sayar şu bilgileri verdi: "Bugün elimin altında bir çalışma var. Allah nasip ederse, bir kaç sene içerisinde yayınlayacağım. Benim işçiliğim çok ağırdır, ağır çalışırım. Kitabın başlığı şöyle olacak'Çekiç ve Örs Arasında Mehmet Akif Ersoy: Siyasetten Velayete'. Burada örs onun dini. Çekiç de iktisadı, siyaseti. O vuruyor sürekli. Akif bunalıyor, bocalıyor ve yenik düşüyor. Olaylar Akif'ten güçlü çıkıyor. Ne oluyor derseniz? Evvela konjoktürü, o dönemki siyasi tarihi çok iyi bilmek lazım. Abdülhamid Han, imparatorluğun dengelerini tutmaya çalışıyor. 33 yıl su almakta olan gemiyi batırmamaya çalışıyor ve karaya çıkartıyor."

"Abdülhamid Medine'ye, ben de yavaş yavaş"

Ahmed Güner Sayar, Mehmed Akif'in yaşadığı dönemin tam bir buhran dönemi olduğunu ve bu dönemde yaşayan birisi için devrin padişahı Abdülhamid Han'ı değerlendirmenin çok zor olduğunu söylerken konuşmasını şu şekilde sürdürdü: "Abdülhamid Han'ı değerlendirmek çok zor. Yani bir dönem için Kızıl Sultan, bir dönem için Ulu Hakan. Şimdi Abdülhamid'i hiç bilmeyen bir insan n'apar? Hangisinin doğru olduğunu bilemez ki. O zaman tarihin tahrifi söz konusu demektir. Yorumdaki farklılık söz konusudur. Gerçekten öyle mi, böyle mi?Nedir? Eldeki bilgi verileri ne? Benim kanaatim evvela işe türbesinden başlamalı. Şubat 1918 senesinde vefat etti.

Benim dedemin şeyhi Fatih türbedarı Ahmed Amiş Efendi, Abdülhamid Han'ın vefatı üzerine demiş ki, "Abdülhamid Medine'ye, ben de yavaş yavaş." Ahmed Amiş Efendi'nin irtihali de Mayıs 1920. 'Ben de yavaş yavaş' dedi. 2 sene sonra kendisi de göçtü. Demek ki bir şey var. Peki Mehmed Akif niye Abdülhamid'e çullanıyor? Babanzade Ahmed Naim Bey niye Akif'le beraber Sultan Abdülhamid'e çullanıyor? Mehmed Fatin Hoca öyle. İsimler o kadar çok ki. O nesil, o kuşak öyle. Hatta Mustafa Kemal, Kur'an-ı Kerim'in mealini, Sahih-i Buhari'nin tercümesini ve Kur'an Tefsiri'ni üç kişiye veriyor. Meal Akif'e, Buhari Babanzade Ahmed Naim'e, Kur'an Tefsiri de Elmalılı Hamdi Efendi'ye. Şimdi bu üçüde Türkçe'ye hakim insanlar. Evvela kendi ana dillerine hakim insanlar. İkinci olarak ise Arapça'yı kendi dönemi içerisinde çok iyi bilen insanlar. Üçüncüsü ve üçünün de ortak noktası, Abdülhamid düşmanlığı. Alın Safahat'ı okuyun. Nasıl bindirdiğine bakın. O dönem öyle."

Mehmed Akif Ersoy'un çok iyi bir vatansever olduğunu söyleyen Ahmed Güner Sayar, onun bu hususiyetinin kendisine kimi zaman hatalar da yaptırdığını, fakat bütün bunları devletin ve vatanın selameti için yaptığını vurgularken, şu ifadeleri kullandı: "Şimdi imparatorluk çatırtıyor, gemi su alıyor, dedim. Gemi parçalanıyor. Balkan Harbi Türk tarihinin en büyük felaketidir. Arkasından 1. Dünya Harbi. Size desem ki Mehmed Akif, bugünki MİT'le çalışıyor, inanır mısınız? Ajan mı bu adam? Memleketin bekası için ne görev verilirse yapıyor,Teşkilat-ı Mahsusa denilen bir kuruluş var devlet bünyesinde. Başında da Kuşçubaşı Eşref Sencer var. O kadar çok seviyor, o kadar çok seviyor ki, son derece bağlı. 'Eşrefim' diyor. Düşünün. Berlin'e gönderiyorlar. Gidiyor. Akabinde Ceziretül Arab'a gidiyor. Kuşçubaşı Eşref'in bir koruması var. Adam Sudanlı'ymış galiba. Vefat ediyor. İnanır mısınız, ona bir dörtlük yazıyor. Siz şimdi bugünki MİT başkanının korumasına bir şiir yazar mısınız?"

Akif bu hassasiyetlerle hayatta başarılı olabilir mi?

Ahmed Güner Sayar, Mehmed Akif'in Kurtuluş Savaşı'nda da büyük görevler üstlendiğini, çeşitli şehirlerin camilerinde halkı savaşa hazırlayan hutbeler, vaazlar verdiğini söyledi. Mehmed Akif Ersoy'un hem madden hem de manen çok temiz olduğunu ve birçok insanda mevcut bulunan zaafların kendisinde olmadığını söyleyen Ahmed Güner Sayar, sözlerine şu şekilde devam etti:

"Akif'in parayla alakası yok. Şimdi Akif'in hatası bu noktada başlıyor. Sokağa çıktığınız an kendinizi korumakmecburiyetindesiniz. Akif'de koruma falan yok. Para meselesinde herhangi bir zaafı yok. Size iki örnek anlatayım. Sebilürreşad diye bir dergi çıkartıyor. Birinci Dünya Harbi içerisinde bazı parasal sıkıntıları oluyor. Kendisinden hürmet gördüğünü söylediği varlıklı bir insana gidiyor,bir muavenet, bir müzaharet talebinde bulunmak için. Adam Akif'i odasına kabul ediyor. O sıra bir Rum tacirle konuşuyormuş. Konuşmasını bitirdikten sonra, 'buyrun efendim, sizi dinliyorum' der. Akif de anlatmaya başlar. Adam sözünü keser,'yani para istiyorsunuz' der. Bu Akife söylenecek laf mı? Akif de hemen kalkıp gider.

Bir diğer örnek de şudur.Kız kardeşinin evine ziyarete gidiyor harb sırasında. Kızkardeşi çay yapıyor. Buraya kadar bir şey yok. Fakat çay bardağının yanında iki tane kesme şeker geliyor. Akif çayı içmeden kalkıyor. Ve eniştesi İsmail Hakkı Bey'le ölene kadar konuşmuyor. Çünkü hiç kimse o dönemde şeker bulamıyor. Kuru üzümle falan çay içiliyor. O adam çok önemli bir bürokrat. Dolayısıyla şekeri devlet kanalıyla temin ediyor.

Akif bu hassasiyetlerle hayatta başarılı olabilir mi? Bu adam üretim yapabilir mi? Mümkün değil. Sözlerim yanlış anlaşılmasın. Ben sadece şunu söylemeye çalışıyorum. İngilizce bir tabir vardır, 'vice'. Bunun Türkçe tam karşılığı ekonomik hayat için kötü oyun anlamına gelir. Yani ekonomik hayat bu. Ama üretim de yapılması lazım. O da bir mecburiyet. Akif bunu yapabilir mi? Hayır yapamaz. Hamdullah Suphi Tanrıöver İstiklal Marşı için teklif getiriyor. 'Yazarım ama para almam' diyor. Bugün ise evvela para konuşuluyor."

Mehmed Akif Ersoy'un isar sahibi bir zat olduğunu öğreniyoruz Ahmed Güner Sayar'ın anlattıklarından. Balkan Harbi'nde Fatih-Sarıgüzel'deki evini Balkan göçmenlerine veriyor. Kendisi Çengelköy'de ev tutuyor. Akif'in gününü çok hareketli yaşadığını ve ev hayatının olmadığını söyleyen Ahmed Güner Sayar, Kurtuluş Savaşı'na tekaddüm eden günlerde Ankara'ya çağrıldığında, Eşref Edib'e 'Sebilü'r Reşad'ın klişelerini al, Ankara'ya gidiyoruz' diyerek ev halkının ne yapacağını düşünmeden yola çıktığını ifade etti.

Ahmed Güner Sayar, bu çok hareketli hayat tarzından dolayı Akif'in muhkem ayetleri yerine getiren ama müteşabih ayetlere dair herhangi bir düşüncesi olmayan bir yaşayışa sahip olduğunu vurgulayıp şu ifadeleri kullandı: "Yani tasavvufa bakışı iyi değil. O dönemde tarikatlar hâlâ faal. Her taraf tekke. Bakıyor şeyhlere, yanlış anlaşılmasın ifadem, Akif nefret ediyor. Safahat'ta geçer 'Sundular Türk'e tasavvuf denilen şırayı'. Şıracıları görüyor adam. Tekkeler olmuş birer geçimlik kapısı. Sırtını rant kapitalizmine dayamış. Bu şekilde görüyor Akif.

Fakat Akif'in yakın arkadaşlarının hepsi ehl-i tarik. Bunlardan biri Babanzade Naim Bey. Biraz evvel bahsettiğim, Fatih türbedarı Ahmed Amiş Efendi'nin damadı. Yani kızı Aişe Hanım'ın kızı Avniye Hanım'la evli. 1909 senesinde evlenmiş. Gayet muntazam bir hayatı var Naim Bey'in. Şimdi iki tane futbol âşığı insan düşünün. Pazar akşamları oluyor ya, saatlerce futbol münakaşası yapıyorlar. Top taça çıktı mı çıkmadı mı, 75 dakika konuşuyor. Şimdi Babanzade, Tahir'ül Mevlevi, Ömer Ferid Bey hep derviş. Akif bunlara sanki biri Fenerbahçeli, biri Galatasaraylı, öteki Beşiktaşlı gibi muamele ediyor. Yanılıyor. Kendisinin hiç bir şeyi yok. İhmal ettiği bu noktadır."

Ahmed Güner Sayar, Mehmed Akif Ersoy'un ihmal ettiği noktayı anlatmaya devam ederken Sultanahmet Camii ve Ayasofya Camii'nden karşılıklı ezan sesleri yükselince konferansına ezan arası verdi. Sayar, İstanbul'da ezansız semtlerin arttığını ve bu davetin büyük bir zenginlik olduğunu söyledikten sonra sözlerini şu şekilde sürdürdü:

"Şimdi size şunu anlatayım; ne demek istediğimi, sözlerimin kıymet hükmünü takdir ediniz. Tarih 18 Mart 1918. Mecidiye Tabyası var. Her cihetten düşman Çanakkale'yi zorluyor. Mecidiye Tabyası'nda bir yüzbaşı var, Mehmed Hilmi Bey isminde. Mehmed Hilmi Bey Mecidiye Tabyası'nın komutanı ve Franszıların Bouvet zırhlısını batıran ekibin başı. Bir zaman aralığı buluyor, İstanbul'a geliyor. Fatih Sultan Mehmed Hann türbesine gidiyor. Oradaki türbedar zatı yani Ahmed Amiş Efendi'yi ziyaret ediyor. Cehennemden geliyor adam. Bahama adalarından gelmiyor. Hawai'den falan gelmiyor. 'Efendim bu memleketin hali n'olacak?' diyor. Başka soru sormasına gerek var mı? Hazret de diyor ki:'Düşman girer, çıkar. Allah dinini hıfzeder.'

Türk devleti kıyamete kadar bakidir

Düşman o tarihte girmiyor İstanbul'a. 12 Kasım 1918 günü giriyor. O tarihte bir zat, Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Efendi, Fatih türbesine gidiyor. Aynı soruyu soruyor Ahmed Amiş Efendi'ye. 'Efendim bu memleketin hali n'olacak?''Mecdi' diyor, 'Türk devleti kıyamete kadar bakidir.' Fazla lafa gerek yok. Düşman 12 Kasım 1918'de giriyor. 14 Kasım 1918 günü Bingöl'de ve Bitlis'te Won Sanders'ten Yıldırım Orduları Komutanlığını alan Mustafa Kemal Paşa da İstanbula geldiğinde, 'Geldikleri gibi giderler' diyor. Size hadiselerin bir ruhi bir de maddi yorumu sunuyorum."

Düşmanın 6 Ekim 1923 günü çıktığını söyleyen Ahmed Güner Sayar, o gün Yeni Cami'nin kubbelerinin ve şerefelerinin salkım saçak insanla dolu olduğunu dinlemiş hocası Sabri Ülgener'den. Hadiselerin Ahmed Amiş Efendi'nin buyurduğu gibi cereyan ettiğini, düşmanın girip çıktığını ve Allah'ın dinini hıfzettiğini söyleyen Ahmed Güner Sayar, Yahya Kemal'in de bu durum karşısında hayret içerisinde kaldığını ve işgalcilerin ülkeyi zaptedememelerinin sebebini çözemediğini itiraf ettiğini vurguladı. Sayar, Mehmed Akif'in ise herkesten farklı bir yorumda bulunduğunu şu sözlerle ifade etti:

"Mehmed Akif herkesten çok maddî düşünür"

"Aynı zaman dilimi içerisinde Mehmed Akif de bunları yaşıyor. Kastamonu'da Nasrullah Camii'nde şunları söylüyor:'Düşmanın kendi arasındaki ihtilafları, işgali zaptetmeye çevirememiştir. Anlaşamadılar.' Bir tarafta bir edebiyatçı Yahya Kemal çözemediğini söylüyor. Öbür tarafta o da edebiyatçı görünür ama aslında Mehmed Akif herkesten fazla maddi düşünür, çünkü bir vücud tahsilinde bulunmuştur. Baytardır. Hayvansa hayvan.Sen de bir hayvansın,ben de bir hayvanım.Ama akıllı bir hayvan. Vücut tahsil etmiş bir insan. Yani aldığı eğitim onu mekanistik düşünmeye zorluyor. İktisatla biyoloji arasında bağlantı kurmaya, siyasetle biyoloji arasında bağlantı kurmaya çalışıyor. Bu çok önemli. Yahya Kemal böyle bir şey tahsil etmemiş ki. Adam romantik. 'Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik' falan diyor. Fakat tarih filozofu. Çözemiyorum diyor. Hangisi haklı. Yahya Kemal haklı. Yıllar sonra Süheyl Bey'denAhmed Amiş Efendi'nin 'Allah dinini hıfzeder' dediğini duyduğunda çözüyor."

Babanzade'ye bu kadar yakınken...

Mehmed Akif Ersoy'un en yakın arkadaşları ehl-i tarik olmasına rağmen, kendisinin bu kaynaktan beslenememesinin temel sorunu olduğunu söyleyen Ahmed Güner Sayar, Akif'in bir şeyhin önüne diz çökemeyişini şu şekilde anlattı: "Mehmed Akif, Babanzade'ye bu kadar yakınken, neye tasavvufi bir tecrübeye dahil olmuyor. İşte temel sorun bu Akif için. Soruyorlar 'Sen hayatta en çok kimi seversin'. Hiç beklemeden şu cevabı veriyor 'Naim'. Kim o Naim Bey?Reisül Muhaddisin. Döneminin tek hadis âlimi. O kadar muhteşem bir insan ki. Biz malesef ve maatteessüf tanımıyoruz. Tanımıyoruz, bilmiyoruz. Bilme ihtiyacı da duymuyoruz zaten. Naim Bey, Sahih-i Buhari tercümesini hazırlarken namaz bahsine gelir, namazla ilgili hadis var. Vakit öğle vaktiymiş. 'Şu namazımı kılayım' diyor, secdede vefat ediyor. Bu da bir ölçü değil mi güzel bir insan oluşuna?

Akif'in Babanzade Ahmed Naim'in sahip olduğu erdemleri herkesten daha iyi bildiğini, buna rağmen Naim Bey'den faydalanamamasının kendisinin en büyük şanssızlığı olduğunu vurgulayan Ahmed Güner Sayar, Naim Bey'i şu şekilde anlattı: "Akif'in hayatında en büyük talihsizlik bence Naim Bey gibi bir insandan faydalanamaması. Çünkü kafası şeytan, gönlü Müslüman bir adam Naim Bey. Kafası şeytan çünkü felsefe okumuş. Kafada çarpışan bir yığın fikirler var. Aristo'dan, Eflatun'dan, Sokrat'tan beri gelen Sokrat öncesi filozofların düşünceleri hep kafasında. Beri taraftan diyor ki 'sırf türbedar Ahmed Amiş Efendi'ye yakın olabilmek için, ailesine intisab ettim.' Evliliği bu şekilde bir tercihe bağlı.

Yanı sıra tasavvufta o kadar behre sahibi, o kadar yüksek bir yerde ki, Akif herkese şiir yazmıştır, ona şiir yazamıyor. Çünkü beğendiremeyeceğini, onun seviyesine yakıştıracağı bir şiir yazamayacağını kendisi de biliyor. Akif Bey tasavvufa karşı olan bu engelini aşamadı. Naim Bey de kalkıp bir şey söylemediünkü terbiyeli insanlar. Günümüzde ise spor külubune kayıt olur gibi insanlar bir yerlere gidiyorlar."

 

Ahmed Sadreddin haber verdi

Yayın Tarihi: 17 Kasım 2014 Pazartesi 16:28 Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2017, 12:16
YORUM EKLE

banner19

banner36