Ahmet Murat Özel: Bizim halimiz dünyanın halini belirler

“Bizim hikâyemiz hep aynı. Karşımıza çıkan olaylar, durumlar, dünyanın kendisinin hiç değişmediği bir hikâye. Dünyanın nasıl olduğu bizim nasıl olduğumuza göre değişir.”

Ahmet Murat Özel: Bizim halimiz dünyanın halini belirler

Her ay önemli bir ismi konuk eden “Tecrübe Söyleşileri” 22 Ekim Pazartesi akşamı şair, yazar ve akademisyen Ahmet Murat Özel’i ağırladı. Genç Derneği ve Üsküdar Belediyesi Gençlik Hizmetleri Müdürlüğü ile ortaklaşa gerçekleştirilen Tecrübe Söyleşileri’nde daha önce de Mehmet Genç, Rabia Brodbeck, Ümit Meriç, Muhyiddin Şekur, Gökhan Özcan'ın ve Cahit Zarfioğlu'nun ailesi Yusuf Temizcan’ın sorularını cevaplamıştı.  

Moderatör Yusuf Temizcan’ın yönelttiği sorular doğrultusunda sohbet; Ahmet Murat Özel’in ailesi, yetiştiği ortam ve çocukluk yıllarına dair anlattığı hatıralarla başladı. Ailesi Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Çetmi köyünden olsa da Ahmet Murat Hoca babasının memuriyeti sebebiyle Karaman’da dünyaya gelmiş ve şehirde yetişmiş. Bununla birlikte, Anadolu şehirlerindeki pek çok aile gibi, köy ve toprakla ilişkileri hep devam etmiş. Öğrencilik yılları ve okuma tecrübeleriyle ilgili paylaşımlarının yanında Özel’in, babasının elma bahçesine dair hatıralarını dinlemek oldukça keyifliydi. Hoca, o yıllarda tecrübe ettiği ağır işçiliğin kazandırdığı disiplinden hayatı boyunca istifade ettiğini belirtti.

Ulema geleneğine mensup bir aileden geldiğini söyleyen Ahmet Murat Özel, bu durumun fiziksel şartları açısından çok da cazip olmayan köylerinin ve çevresinin karakteristik bir özelliği olduğunu dile getirdi. Bölgedeki medrese ve tekkelerde Osmanlı döneminde pek çok önemli âlimin yetiştiğini de ekledi. Bu geleneğin onun çocukluğunda da devam ettiğini ve lise yıllarında emsile, bina gibi dersleri bu çevrelerde yetişen hocalardan aldığını öğrendik.

En acil iş gençlik çalışmaları

Normal lisede okuyan Ahmet Murat Hoca, fark derslerini vermek suretiyle imam hatip diploması da almış. Lise hocalarının kendisinin üzerinde büyük emeği olduğunu belirten Özel, gençlik çalışmalarının ehemmiyetine dikkat çekti: “Şu anda en acil iş nedir, diye sorulsa ben derim ki, gençlik çalışması. 20 yıl önce de böyle düşünüyordum şimdi de böyle düşünüyorum. Gençlik çalışmasının karşılığı yok. Kendimden biliyorum.” Öğretmenlerinin kitap okuttuğunu, yazmaya teşvik ettiğini, dersler verdiğini belirten Özel, kendi tecrübelerinden hareketle, insana verilen emeğin neticelerini, o insanın hayatında nasıl bir karşılığı olduğunu ve çevresine etkisini tam olarak tespit etmenin imkânsız olduğunu vurguladı.

Sohbetin devamında Ahmet Murat Özel’in 2 yıl Mısır’da okuduğunu ve ardından Marmara İlahiyat’a geçtiğini öğrendik. Yusuf Temizcan’ın yönelttiği tasavvufa ve özellikle de Şâzeli tarikatına akademik merakının nasıl oluştuğu sorusu üzerine Özel, babasının Şâzeli dervişi olduğunu ve bu konuya küçük yaşlardan beri ilgi duyduğunu söyledi. Yine Mısır’da kaldığı süre içinde oradaki Şâzeli çevreleri de yakından takip etmiş.

Yusuf Temizcan’ın sorularıyla şekillenen, Yusuf Goncagül’ün birbirinden güzel besteleriyle renklenen ve yaklaşık iki buçuk saat süren sohbetin tamamını aktarmak elbette mümkün değil. Ancak zaman zaman kahkahalara boğulduğumuz ve vaktin nasıl geçtiğini anlamadığımız sohbetten önemli gördüğüm iki kesiti özellikle paylaşmak isterim.

Batı’dan kapılan hastalık

Bunlardan birincisi, özelde Ahmet Murat Hoca’nın kişisel tecrübesi olmakla birlikte, genelde yaklaşık 200 yıldır cevabını aradığımız bir soruya tekabül ediyor: Bir Müslüman olarak bilimde, felsefede ve edebiyatta aşılmaz görünen eserler veren modern Avrupa medeniyetini nereye konumlandırmalıyız?

Ahmet Murat Özel çocukluğunu 80’li yıllarda gençliğini 90’larda yaşayan; felsefe ve edebiyat üzerine yoğun okumalar yapan biri olarak, iki dünyanın arasında kaldığını ve bunun da büyük bir çelişkiye yol açtığını belirtti: Bir yanda İslam diğer yanda ise okuduğu kitaplar üzerinden ilişkiye girdiği Batı ve onun dünya görüşü… O yıllarda özellikle Albert Camus ve Jean-Paul Sartre’nin eserleri aracılığıyla varoluşçuluğun etkisinde kaldığını, varoluşçuluğun telkin ettiği dünya görüşü ile İslam’ın arasında bocaladığını söyledi ve şöyle devam etti: “Bende Batı’nın tesirini kıran; beni gelenekle, kendi topraklarımızla, kökenlerimizle barıştıran isim Rene Guenon oldu, yani Abdülvahid Yahya. Onu üniversitenin ilk yılında keşfettim.”

Bir Müslüman olarak Batı düşüncesine ve birikimine nasıl bakılması gerektiğini Rene Guenon’un kitapları sayesinde idrak ettiğini söyleyen Özel, bunu şu şekilde ifade etti: “Batı’dan kaptığım bu hastalığı yine Batı’dan bir ilaçla, Guenon ilacıyla tedavi ettim diyebilirim.”

Sürekli güncellenen bir müfredat

Ahmet Murat Özel’in şahsi tecrübesi olsa da aslında bu, 200 yıldır bütün aydınlarımızın yüzleşmek zorunda kaldığı bir problem. Dinlediğimiz tecrübe Anadolu’da yetişen ve farklı sahalarda eserler veren yazar ve sanatçılarımızın da yaşadığı bir gerçeğe tekabül ediyor. Bu açıdan üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Üstelik bu çatışma nihayete ermiş de değil. Kitap okumayı seven her Müslüman gencin,  farkında olsun veya olmasın, üstesinden gelmesi gereken bir problem olarak karşısına dikiliveriyor.

Sohbetten paylaşmak istediğim ikinci kesit ise, Ahmet Murat Özel’in tasavvufun önemine dair yaptığı açıklamalardan oluşuyor. Daha önce yaptığı, “Kalbi tecrübe olmadan yaşanan şey din olmaz, ideoloji olur. Bu yol bir müfredat ve sürdürülebilir bir programa bağlanırsa tarikat ortaya çıkar, sosyal alana tercüme edilirse gelenek doğar.” şeklindeki bir açıklamaya ek olarak Özel, konuşmasında bugün bu kalbi tecrübenin yolunun tasavvuftan geçtiği belirtti ve bunu şu şekilde izah etti: “Bugün iç dünyamızla çok meşgul olmuyoruz. Daha çok gönül kırıklıklarımız, alınganlıklarımız, ihtiraslarımız vesilesiyle oraya yöneliyoruz. Oysa iç dünyamızın bunlarla gölgelenen sesleri var. İç dünyamızda olup bitenler hakkında çok az düşünüyoruz ve içimizdeki sesleri ayırt etmekte zorlanıyoruz. Rahmani mi, nefsani mi veya şeytani mi, telkinleri ayırt edemiyoruz. İç dünyayı yönetmek için metodolojiye ihtiyacımız var. Yoksa bu sesler karışır. Senin rahmanı olduğunu sandığın bir ses şeytani de olabilir.”

Bu konu üzerinde 7. asırdan itibaren çok güçlü bir müfredatın oluştuğunu belirten Özel, söz konusu müfredatın değişen şartlara göre sürekli güncellendiğini, yenilendiğini de özellikle vurguladı. Tasavvufun geniş bir coğrafyaya yayılmasının, her bölgeye adapte olabilmesinin ve sufilerin İslam’ın yayılmasındaki büyük katkılarının da söz konusu müfredatın sürekli güncellenmesiyle alakalı olduğunu belirtti.

Tasavvuf kitaplardan öğrenilecek bir tecrübe değildir

Öte yandan tasavvufun kitaplardan öğrenilecek bir tecrübe olmadığına dikkat çeken Özel’e göre, böyle bir girişim ciddi hastalıklara varabilecek olumsuz sonuçlar doğurabilir. Konuyu kaynaklarda geçen 9. ve 10. asırda yapılan bir tartışmayla örneklendirdi. Öğrendiğimize göre, yaz aylarında veya sıcak coğrafyalarda soğuk suyun zor ulaşılır bir nimet olması tasavvufi çevrelerde ilginç bir tartışamaya sebep olmuş bahsi geçen dönemde. Bazıları soğuk su içmenin nefsi terbiyeye mani olacağını ileri sürerek, nefse ağır geleceği için sıcak veya ılık su içmek gerektiğini ileri sürmüş. Buna mukabil Ebü’l-Hasan eş-Şâzeli hazretleri, “Sıcak su veya ılık su içersen sadece dilinle zoraki bir şekilde hamd edersin; bunun yerine soğuk su içtiğin vakit bütün azaların katılarak ‘elhamdulillah’ dersin.” açıklamasını yapar.

Bu iki yorum arasındaki farkın sebebini Özel şöyle açıklıyor: “İkisini de sufiler söylüyor ama birincisinde metodoloji yok ve nefsi yönetmek konusunda çuvallıyor. Öbüründe ise metodoloji var.”

İç dünyamız değiştikçe, dünya da değişecek

Programın sonunda Özel’in, kendisine yöneltilen bir soru çerçevesinde, mutmain bir kalbe nasıl ulaşılabileceği hususunda yaptığı açıklamalar da kulağa küpe olacak ehemmiyetteydi. Bu sebeple Hoca’nın bu konudaki açıklamalarından paylaşımlar yaparak sonlandırmak istiyorum yazıyı.

“Bizim hikâyemiz hep aynı. Karşımıza çıkan olaylar, durumlar, dünyanın kendisinin hiç değişmediği bir hikâye. Dünyanın nasıl olduğu bizim nasıl olduğumuza göre değişir. Bizim halimiz dünyanın halini belirler.”

“Dış dünya değişmeyecek önce de böyleydi hep de böyle olacak. Ancak bizim iç dünyamız değiştikçe dünyanın değiştiğini göreceğiz. Bunun da finali şu benim anladığım kadarıyla: Rıza makamı.”

“Rıza makamına ulaşmış biri için yüzeydeki ve kabuktaki hikâye kapağı kaldırınca biter. O artık perdenin arkasındaki akışı, kurguyu, senaristi gördüğü için mutmaindir.”

“O makamda olmayan kişiler olarak bunu ara ara biz de tecrübe ederiz. Bazen rıza makamında oluruz, bazen kaçırırız. Gelgitler yaşarız. Mutmain olmak finaldeki yolcu için vardır.”

Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 14:35
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kevser Koç
Kevser Koç - 6 ay Önce

Gönlüme tercüman olan muhteşem ifadeler tebrik ederim

banner19