banner17

Afrikalılar levrek yiyemez

'Afrika' denildiğinde ağlamamak mümkün mü?

Afrikalılar levrek yiyemez

Ağlak yazılar yazıyorum. Yüzü Afrika kadar kara olan yazılara imza attım uzun süredir… Hoş, bugünden sonra da ak yazılar yazacağımı pek zannetmiyorum. Zira, dünya her zaman olduğu gibi inatla dönmeye devam ediyor ve bizler dünyanın değiştiğini zannederek kendimizi avutmaya çalışan insanlarız.

Hüznü ve hüsranı bir taylasan gibi başına saran insanlar tanıdım. Hüznün peygamberi olan bir yalvaca inandım. Ama asla miskinliğe ve direnmeden geri çekilmeye oy vermiş insanlara bel bağlamadım. Hiç olmazsa zalime karşı buğz etmekten beri durmayan insanları sevdim. Belki de buğz ettiği halde, her sabah, “bugün yeni bir gün” deyip kapısını güneşin doğuşuna doğru açan kara derili insanları daha çok sevdim. Çünkü onlar daha mazlum ve daha çok hakkı yenmiş olanlardı kardeşlerim içerisinde.Afrikalılar levrek yiyemez

Gölden balık değil Avrupa’nın açları çıktı

Uganda, Kenya ve Tanzanya’nın tam ortasında durur dünyanın ikinci büyük gölü. Öylece durmaz ama. Nil Nehri’nin kaynağıdır Victoria Gölü. Dünyada eşi benzeri olmayan nice balığın da eviydi bir zamanlar. Hatta her üç ülkenin binlerce balıkçısı oradan çıkarırlardı ekmeklerini balık şeklinde. Bu, 80’lere kadar böyle devam etti. Ne zaman ki katil levrek, diğer adıyla Afrika Levreği Victoria Gölü’ne salındI, o gün bugündür balıkçıların çocukları lastikleri yakıp kokusuyla efsunlandılar, tiner çektiler, balıkhanelerde canlarını kurtarmak için olmadık eziyetlere boyun eğdiler. Victoria Gölü kıyısında yaşamaya çalışan binlerce kadın artık gölden nasiplerini getirecek erkeklerini beklemiyor; bir günlük ekmek veren hangi erkek olursa onlara kapılarını açıyorlar. Talihi yaver gidenler ise Avrupa’ya gönderilecek levreklerin temizlenmesi işini yapıp, ayda 50 ila 70 dolar arasında para alıyorlar. İşten çıkmanın ise iki tehlikesi var: açlık ve kendini satmak!

Afrikalılar levrek yiyemez“Allah yarattı” dememek…

Victoria Gölü’ne bırakılan levrekleri de Allah yarattı, biliyorum. O levrekleri tatlı suya bırakanları da Allah yarattı. Dahası da var: Levrekleri Rus lojistik uçaklarıyla Avrupa’ya götürüp, Afrika’ya dönüşte uçağında iç savaşlar için silah taşıyan pilotları ve o pilotları yönetenleri de, Afrika Levreği’ni yemek için Afrika’nın gözünün yaşına bakmayanları da, o uçakları seyredip Victoria Gölü’ne küfreden Tanzanyalıları, Ugandalıları ve Kenyalıları da Allah yarattı! Ama, tüm bunları yaratanın Allah olduğunu unutan insanların olduğu bir dünyada Victoria Gölü’ndeki balık türlerini yok edip neredeyse 50-60 kg olan levrekler ne yaptıklarını bilmeseler de silahla, Afrika’nın yalnızlığıyla, az gelişmiş ülkelerin kullanılabilirlikleriyle tıka basa doyan gelişmiş ülkeler Victoria Gölü’nü evlerinin havuzu gibi görüyorlar.Afrikalılar levrek yiyemez

Kapitalistlerin ve çok gelişmişlerin asla doymayacakları üzerinedir

Bir belgesel var. Adı birçoğumuzu tedirgin edecek kadar kışkırtıcı: “Darwin’in Kâbusu”. Bu belgeselde maymunlar yok; ama hayvanlaşan insan var! Belki kaba bir tabir oldu, ancak tam özet istenirse bu belgeseli kuşatacak ifade bu. Zira göldeki ekolojik dengeyle birlikte; göl kıyısındaki yaşam sosyal, psikolojik, ekonomik ve ahlakî anlamda tamamıyla alt-üst olmuş durumda. Balıkları besletenler, sadece kemikleri geride bırakıyorlar ve gariptir ki o kemikler dahi Tanzanya’da bir sektör olmuş durumda.

Ağlak bir yazı yazmak istemedim. Dünyanın her dem yeniden kurulduğuna inandım ve dünyanın her dönüşünde biraz daha değişeceğini düşündüm. Ama bakmadığımız yerde, karanlıkta kalanların kapkara olmadıklarını; sadece kara olmadıklarını, acımasızca açlığa, ahlaksızlığa, yalnızlığa, hastalığa terk edildiklerini gördüm. ‘Acı’yı anlatırken ağlamayacağım. Bir alıntı yapıp susacağım, kara Afrika’ya bir de ben kara çalmayım diye:

Afrikalılar levrek yiyemez
(+)

Sizi Afrika’ya, özellikle de Büyük Göller Bölgesi’ne yönelten ne oldu?

Hubert Sauper (Belgeselin Yönetmeni): 1997’de Kongo’nun doğusunda bir belgesel çekiyordum, Ruandalı sığınmacıları anlatan ‘Kisangani Günlüğü’nü (Kisangani Diary). İç savaşlardan, açlıktan, salgın hastalıklardan kırılan bu bölgedeki gerçek sorunsalın ne olduğunu o sıralarda fark ettim. Ruandalı sığınmacıların gıda ihtiyaçlarını Birleşmiş Milletler karşılıyordu. Gıda maddelerini getiren uçaklar, eski SSCB’den kalma kargo jetleriydi. Afganistan işgalinde kullanılmışlardı, delik deşik pistlere bile inebiliyorlardı. Adeta Afrika için yapılmışlardı. Bu uçakların mürettebatıyla ahbap olmuştum. Genellikle ya Rus ya Ukraynalıydılar. Aramızda gelişen dostluk sayesinde, bu uçakların ‘gelişmiş’ ülkelerden sadece gıda maddesi değil, silah da getirdiğini öğrendim. Kulaklarıma inanamamıştım. Pilotlardan biri dalga geçmişti benimle: “Orta Afrika’daki savaşlarda kullanılan silahların büyük havayolu şirketlerinin uçaklarıyla taşındığını sanmıyordun herhalde!” Bu uçaklar, gündüzleri sığınmacıların karnını doyuran nohutları, geceleri de onları öldüren bombaları taşıyordu. Bu benim için dehşet verici bir ‘ayrıntı’ydı. Sonra, Tanzanya’ya, Victoria Gölü’nün kıyısında küçük bir şehir olan Mwanza’ya gittim. Mwanza, silah kaçakçılığının başlıca üslerinden biri. Aynı zamanda bir başka ticaretin, Tanzanya’dan AB ülkelerine giden balık filetosu ticaretinin de merkezi. Beni ‘Darwin’in Kâbusu’nu çekmeye mecbur eden görüntü, Mwanza Havaalanı’nda yan yana duran iki uçaktı. Biri ABD yardım uçağıydı, 45 bin ton nohut yüklüydü. Diğeri bir Rus kargo uçağıydı, 50 bin ton balık yüklüydü. Nohut, BM kamplarındaki mürteciler içindi, balıksa AB ülkelerine gidiyordu. İnanılır gibi değildi. İnsanların açlıktan öldüğü, protein eksikliğinden çocukların karınlarının şiştiği bu bölge, Avrupa ülkelerine tonlarca balık gönderiyordu. Bu, ‘Darwin’in Kâbusu’nun temelini oluşturan şu naif soruyu sormama neden oldu: “Nasıl oluyor da insanların aç olduğu bu bölgeden bu değerli yiyecek uçup gidiyor?” Cevap gayet basitti: İyi gıda, insanların fiyatını ödeyebildiği yere gidiyordu. Satın alma gücüne sahip olan, Afrika’nın köyleri değil, Avrupa’nın süpermarketleriydi! (Express Dergisi - Sayı: 51, Temmuz 2005)

Göğü delen adam

Afrika, koskocaman bir göldür aslında; içinde sadece dişli balıkların yüzdüğü ve dişi sökülmüş Afrikalılarla beslenenlerin av partileri ve tatiller yaptıkları bir göl…

Bir zamanlar, yeni kıtaları keşfe çıkanlar için “göğü delen adam” demişti Amerikan yerlileri. Zira denizle gök arasından bir yırtık açıp o insanların vatanlarını istilaya gelmişlerdi. Victoria Gölü’nden ise bir canavar gibi çıktılar ve insanları açlıktan öldürürken bile kâr ettiler!

 

Zeki Bulduk, balığın kılçığını ayıklamayı size bıraktı

Güncelleme Tarihi: 04 Ekim 2010, 20:17
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Saynur Öztürk
Saynur Öztürk - 8 yıl Önce

Aç Batı, daha doğrusu açgözlü Batı, nereye el atsa, sözümona "medeniyetini" nereye götürse, geride kalan hep aç- biilaç yerli halk oluyor. Kızılderili halka yaptıkları daha mı farklıydı? Çok gerilere gitmeye gerek yok. "Kurtarmak" vaadiyle işgal ettiği Irak'ta yaşattıkları Saddam'ınkilerden daha vahşi değil mi? Yağma, sefalet, tecavüz... Bir dolu rezillikten başka ne bıraktı, "medeni" Batı? Bu balığın kılçığına gelince... "Asım' ın Nesli" gerek. Başkası ayıklayabilemez...

Hêlîn Zelal
Hêlîn Zelal - 8 yıl Önce

Zeki Bulduk abi belgesel metinleri yazmalısın. O yazının içeriğine uygun görüntüler eklense harika bir belgesel olur. BBC'nin Planet Earth'ü gibi.

Ebu Abdullah-ı Amasi
Ebu Abdullah-ı Amasi - 8 yıl Önce

Göğü delen adam " papalalgiler", batı medeniyetini n özünü anlamamıza yardım eden güzel bir yazı olmuş. Evet Papalagiler sadece yıkmaz olan güzellikleri de kurutur....

banner8

banner19

banner20