70'lerde İslamcılık sağcılıktan ayrıldı!

‘Neoliberal Dönemde İslamcılık’ tartışması sürüyor. Cemal Şakar, Burhan Kavuncu ve Kadrican Mendi ’28 Şubat Kırılması’nı konuştu.

70'lerde İslamcılık sağcılıktan ayrıldı!

 

Özgür Yazarlar Birliği tarafından sürdürülen “Neoliberal Dönemde İslamcılık Tartışmaları”nın dördüncü programı, 3 Mart Cumartesi günü “28 Şubat Kırılması” başlığıyla Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Tuba Metin’in moderatörlüğünü yaptığı panelde konuşmacılar Cemal Şakar, Burhan Kavuncu ve Kadrican Mendi idi.

“Demokratik Bir Hak Olarak 28 Şubat Sürecinde Değişen İslamcılık Algısı” başlıklı bir konuşma yapan Cemal Şakar, sözlerine “28 Şubatta neler yaşadık? 28 Şubat bir kırılma mıydı? Bunu anlamak için biraz geriye gitmek istiyorum. Özellikle 70li yıllara gitmek istiyorum. Oradan bir çerçeve çizmedikten sonra İslamcılığın bu geldiği noktayı anlamanın çok mümkün olmadığını düşünüyorum.” ifadeleriyle başladı. 28 Şubat’ın 15. yılında, kendilerini İslamcı olarak niteleyen gençlerin 70’li yıllardaki referanslarıyla düşündüklerini zannetmediğini belirten Şakar, konuşmasının devamında İslamcılıkla ilgili görüşlerini kısaca aktardı:28 Şubat Kırılması paneli

“Bildiğiniz gibi İslamcılık ilk defa 2. Meşrutiyet yıllarında dillendirilmeye başlandı. Bu tarih ilginçtir. Osmanlı’nın çöktüğü bir dönemdir. Bu dönemde çok sayıda mefkûre doğdu. Bunlar aslında çökmekte olan bir imparatorluğu kurtarmaya yönelik düşünsel arayışlardı. Bir yandan toprak kaybediliyordu. Bir yandan ümmeti kurtarmak… Tabi bunları kurtarmak için önce devleti kurtarmak gerektiğini düşünüyorlardı. İslamcılık da bu görüşlerden biriydi. Dolayısıyla bana sorarsanız İslamcılık sağcı, milliyetçi ve muhafazakâr bir ideoloji olarak doğdu. 70li yıllara kadar da böyle geldi.”

70’lerde İslamcılık sağcılıktan ayrıştı

70’li yıllarda İslamcılık düşüncesinin kırıldığını ve bu kırılmada İsmet Özel’in çevirdiği Abdülkadir es-Sufi’nin Cihat adlı kitabının etkisi olduğunu söyleyen Şakar, İsmet Özel’in Üç Mesele kitabı, Düşünce Dergisi ve Nuri Pakdil’in katkılarıyla İslamcılığın hızla sağcılıktan, milliyetçi-muhafazakâr söylemden kurtulmaya çalıştığını ve bunda da başarılı olduğunu söyledi. 1980 darbesinden sonra Özal’la birlikte Türkiye’nin Batıyla ilk defa senkronik bir hale geldiğini söyleyen Şakar, aynı yıllarda Amerika’nın da Müslüman toplumlara karşı bir politika değişikliğine gittiğinin çok konuşulduğunu, hatta bunun İslamizasyon olarak kavramsallaştırıldığını hatırlattı. Şakar, konuşmasının devamında konuyla ilgili şunları söyledi:

“İslamizasyon politikalarıyla ‘Halk İslamı’nın önünün açılmasıyla birlikte o dönemde kamusal alanlarda kendilerine çok da yer bulamayan Müslümanlar birden mikrofonların kendilerine uzatıldığını gördüler. Devlet kademelerinde görev almaya başladılar ki bu çok zordu. İşte başörtülü kızlarımız ortaya çıkmaya başladı. Onlar üniversiteye gitmeye başladı. Müslümanların ya da İslamcıların siyasi talepleri yükselmeye başladı. İşte bu talep yükselmesiyle birlikte 28 Şubatı yaşadık.” dedi.

Medine Vesikası’nın keşfi Asr-ı Saadet’in keşfi değildir

28 Şubat’ı “Milli Görüş, Medine Vesikası, Başörtüsünün Füruat Olması” ve “Kur’an’ın Bizden Devlet Kurmamasını İstemesinin Keşfi” başlıkları altında değerlendiren Cemal Şakar, daha önce referans alınmayan Medine Vesikası’nın gündeme gelişini şöyle değerlendirdi:

“28 Şubat öncesine kadar 70’li yıllarda devrimci nitelik kazanan İslamcılığın, postmodernistlerin terimleriyle konuşacak olursak, bir büyük anlatısı vardı. Başta devirmek, sonra toplumu değiştirip dönüştürmek ve kendi değerleri etrafında kurmak istiyordu. Böyle olunca Medine Vesikası’na çok ihtiyaç yoktu, çünkü İslamcılar bu toplumsal konvansiyonu kendileri kuracaktı.

28 Şubat Kırılması paneliAncak 28 Şubat’ta bunun çok mümkün olmadığı ortaya çıkınca birden biz Medine Vesikası’nı keşfettik. Burada ilginç olan Medine Vesikası’nın keşfi Asr-ı Saadet’in keşfi değildir. Ya da Medine Vesikası üzerinden yapılan tartışmalar bir Asr-ı Saadet vurgusu taşımaz. Daha çok demokrasiye yapılan vurgulardır bunlar. Çünkü o dönemde zaten postmodernizm de söylem olarak yaygınlaşmaya başladı. Zaten İslamcılar uzun yıllarını modernist eleştiriyle geçirdikleri için postmodernistlerden de bu konuda yeni yeni veriler sağlamaya başlamıştı. Bu verilerle modernizm eleştirisi daha da kolay oluyordu.

Postmodernizmin en önemli özelliği merkezsizliktir, çokluktur. Medine Vesikası’yla bu postmodernist söylem örtüştü. Medine Vesikası, bu anlamda, ‘madem biz kültürel mozaiğiz, madem etnik bir mozaiğiz; o zaman hep beraber yaşayalım, birlikte yaşayalım; işte bunun örneği de Hz. Peygamber döneminde vardı.’ gibi çok hukukluluk, demokrasi bağlamında yer aldı ve İslamcılık düşüncesi açısından bir gerilemeydi. Az önce dediğim gibi İslamcılar 70’li yıllarda devleti ve toplumu yeni kodlar üzerinden yapılandırmak niyetindeydi. Bu yapılandırmadan vazgeçildi.”

Kur’an’ın bizden devlet kurmamasını istemesinin keşfi

“Kur’an’ın bizden devlet kurmamasını istemesinin keşfi, 70’li yıllarda devrimci nitelik kazanan İslamcılığın iflası, bitişidir.” diyen Cemal Şakar, 28 Şubat’la ilgili herkesin kendi özeleştirisini yapması gerektiğini belirterek, “28 Şubatın türlü sonuçları var. Bunlardan birisi demokrasidir. Birçoğumuz demokrasiye ve liberalliğe karşıyız. Ama kimse demokrasiye alternatif bir şey sunamaz.  Olaylar karşısında demokrat ve liberal olarak tepki veriyoruz. Demokrasiyi içselleştirdiğimizin bir başka göstergesi de ‘STKcı İslam’dır. İslamcılık makro politikalarda söz söyleyemediği için mikro politikalara eklemlenmek zorunda. Bugün geldiğimiz nokta araya araya, düşüne düşüne geldiğimiz bir nokta değil. 28 Şubat bizi bu günlere getirdi. 28 Şubat’tan sonra İslamcı söylem yine sağcı muhafazakâr bir söyleme dönüştü. Bugün liberalizm, kapitalizm karşısında söz söylemeyen bir İslamcılık, devrimci niteliğini yitirmiş demektir.” dedi.

Çocukça heyecanlarla meydan okuma tavrına girildi

Panelin ikinci konuşmacısı Burhan Kavuncu, daha çok sürecin tarihsel olayları üzerinde durdu. “Başörtüsü füruattır” fetvasının, Çevik Bir’in “irticanın ılımlısı olmaz” demeçlerinin, ordunun yanı sıra belli başlı sermaye gruplarının, belli başlı güç odakları ve medyanın o dönemi anlamak açısından önemli olduğunu söyleyen Kavuncu, “28 Şubat sürecine kadar İslamî çevreler düzenin sahiplerini rahatsız eden eylemlerde bulunabiliyorlardı. “Kahrolsun laik düzen” denebiliyordu. Tabi burada özeleştiri yapmamız lazım. Düzen kuracak birikimimiz var mıydı? Mevcut düzeni değiştirmek ve yerine yeni bir düzen inşa etmek belki uzun süreli, toplumun katmanlarında gösterilecek entelektüel bir çaba ile mümkün olabilirdi. Kimliği oluşturma sürecinde çocukça heyecanlarla meydan okuma tavrına girildi. Tabii ki meydan okuma tavrı sizi yok etmek isteyen düşmanlar tarafından tehlike olarak değerlendirildi. Tabi bunlar sadece laik güçler ve Müslümanlar arasında gerçekleşen bir süreç değildi.” dedi.28 Şubat Kırılması paneli

Milli Görüş gömleğiyle beraber İslamcılık gömlekleri de çıkarıldı

1990’da Soğuk Savaş döneminin bitmesi ve Yeni Dünya Düzeni’ne geçişle birlikte NATO’nun stratejik konseptinde değişikliklere gidildiğini, tek kutuplu dünyanın karşısında 3. dünya ülkelerinden yükselen İslamî uyanış hareketlerinin yeni düşman olarak tanımlandığını söyleyen Kavuncu, bir NATO ordusu olarak Türkiye ordusunun da MASK (Milli Askeri Stratejik Konsepti) çerçevesinde düşmanını değiştirdiğini ve 28 Şubat’ın bunun ilanı olduğunu söyledi.

“28 Şubat’a kadar İslamî hareket bir halk muhalefeti şeklindeydi. Bu halk muhalefeti, örgütsüz ve lidersiz, siyasî bilinçten uzak, dolayısıyla reaksiyoner/tepkisel ama daha çok uzlaşmacı bir muhalefetti.” diyen Kavuncu, “70’li yıllardan sonra bu İslamcılık bağımsız, milliyetçilikten uzak, kendini sağcılıktan ayrıştırarak bir kimlik oluşturmaya çalıştı ama bunun tam da başarılı olmadığı kanaatindeyim. Geleneksel halk muhalefetiyle benzerlik gösteren bir İslamcılığımız vardı. Sisteme muhalefet noktasında pragmatik tercihleri ilke edinen, sistemin uygulamalarına karşı bir muhalefet orta koymayan, sadece dindarlıkla ilgili bir İslamcılık… Sistemle çatışmak yerine devletin dış politikasına aykırı olmayan Bosna, Çeçenistan mitingleri yapıldı. Ama Kürt meselesinde devletin politikalarıyla karşı karşıya gelmek zorundaydı. İslamcılar burada susmuştur. Ezilen halkın sorunlarına, dinî olmayan konu başlığı olduğu için ilgi gösterilmedi. İslamcılıkta sağcı bir anlayış vardı. ‘Kapitalizme karşıyız’ benzeri söylemlerin slogan düzeyinde kalması bu egemen politikalara karşı halkın yanında yer almak, toplumsal muhalefet adına konuşmak İslamcılık’ta hiçbir zaman yer almadı. Dolayısıyla 28 Şubat’taki yozlaşma ya da dönüşüm de kolay bir altyapıya sahipti. Milli Görüş gömleğinin çıkarılmasıyla beraber İslamcılık gömleklerinin de çıkarılması çok da zor olmadı.” değerlendirmesinde bulundu.

Askerle hesaplaşma aslında Özal ile başladı

Konuşmasına, “28 Şubat olayını ben 90’lardan sonra bütün dünya genelinde meydana gelen değişimlerden bağımsız olarak anlayabileceğimizi düşünmüyorum.” diyerek başlayan Kadrican Mendi, konuşmasının devamında şu tespitlerde bulundu:

“90lar, Sovyet bloğunun yıkılmasıyla başlayan bir süreçti. O dönem, Fukuyama’nın ‘liberal demokrasinin insanlığın gelebileceği son aşama olduğuna’ dair tespitinin beraberinde yukarıdan aşağıya siyasal, ekonomik anlamda ne varsa süpürdüğü bir dönemdi. Sovyet bloğuna çarptığı zaman onu ezdi geçti. Arkasından liberal politikalar dünyayı sarmıştı.

Türkiye’de bu dinamizm 24 Ocak kararlarıyla başlamıştı. Bu kararlar, o dönemde müsteşar düzeyinde olan Özal’ın 80 darbesinden sonra iktidar olarak başını çektiği bir dizi ekonomik politikaydı. Liberal politikaların yürürlüğe girmesiyle beraber üstyapı kurumlarını zorlayan bir süreç başlamıştı. O dönemde Özal’ın şortuyla genelkurmay başkanını karşılaması benzeri olaylar yaşanmıştı. Biz bunları hatırlamayıp askerle hesaplaşmanın AKP’yle başladığını zannediyoruz. ‘93 yılında Özal’ın ölmesiyle bu süreç akamete uğramıştı.”

“Çok siyasallaştık” değil, siyasallaşamadık!

90’lı yıllarda İslamcı yapılarda bir yorgunluk başladığını, yörüngesini bulamama, tezlerini siyasal içeriğe kavuşturamama gibi sıkıntılar yaşandığını söyleyen Mendi, “28 Şubat eleştirisi yapılırken yanlış bir özeleştiri de geliştirildi. “Biz çok siyasallaşmıştık, aslında İslam bu kadar siyasal bir şey değildi.” anlayışı gelişti. Sorun ‘aşırı siyasallaşmak’ olarak görüldü. Hâlbuki cumhuriyet dönemi İslamcılığı hiçbir zaman siyasallaşamadı. Ne bir program, ne de örgütlenmemiz vardı. Bundan dolayı ‘Abdülhamid İslamcılığı’ olan Milli Görüş bu alanı doldurdu. Biz sadece 28 Şubat’ın ne kadar feci bir şey olduğunu anlatıyoruz. 28 Şubat’a karşı ne yaptığımızı anlatmıyoruz. Bu sırada biz ne yapıyorduk? Askeri kışlaya biz sokmuş değiliz. 28 Şubat’ın 15. yılında mukavva tankların üzerinde eylem yapıyoruz. 28 Şubat olurken neden gerçek tankların üzerinde değildik? O zaman yapsaydık anlamlı olurdu. Zaafımızın siyasallaşamamak olduğunu o dönemde de fark edemedik, şu anda da farkında değiliz… Siyasallaşma noktasında Müslümanlar iktidar karşısındaki konumlarını belirlemelidir.” diyerek sözlerini tamamladı.

Panelistler, ikinci turda 5’er dakikalık son değerlendirmelerini yaptıktan sonra dinleyiciler soru, eleştiri ve yorumlarıyla panele katkıda bulundular.

 

Özhan Uçan oradaydı

Güncelleme Tarihi: 08 Mart 2012, 07:54
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Selami
Selami - 7 yıl Önce

islami hareketler gerileyip kendilerini güçsüz, iddiasız, zayıf görünce liberallikten, demokratlıktan medet ummaya başladılar elbette.

banner19

banner13