banner17

6 U'dan kaç! 6 A şiarın olsun!

Ramazan Kayan Hoca OKUDER’de kaçmamız gereken 6U ve şiarımız olacak 6A anlattı. Neydi bunlar?

6 U'dan kaç! 6 A şiarın olsun!

 

OKUDER’in Şubat ayındaki konuğu Ramazan Kayan Hoca idi. Programın açılış konuşmasını ve sunumunu ise OKUDER başkanı Recep Songül Bey yaptı. Ramazan Kayan ismini duyunca “ümmet” kelimesinin akıllara geldiğini söyleyen Recep Songül Bey; “Arap’ın Acem’e, Acem’in de Arap’a üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir” hadis-i şerifini hatırlatarak konuşmasına başladı.

Ümmet olarak kavmiyetçi bakış açılarına iltifat etmememiz gerektiğini söyleyen Recep Songül Bey dünya üzerindeki bütün karşılaştığımız sorunları ümmet bilinciyle çözebileceğimizi ifade etti. Ayrıca dünyanın hızlı bir değişim sürecine girdiğini, bu hızlı değişim sürecinde ümmetin görev ve sorumluluklarını yerine getirmesinin önem arz ettiğini söyledi. Ümmetin bu görev ve sorumluluklarını yerine getirebilmesi için de davet konusundaki eksikliklerimizi tamamlamamız gerektiğini söyleyen Recep Songül Bey bu kısa konuşmasından sonra mikrofonu Ramazan Kayan Hoca’ya bıraktı.

6-U Formülü

Ramazan Kayan Hoca sohbetine hamdele, salvele ve besmeleden sonra kısa bir duayla başladı. Müslümanların davet konusunda bir takım sıkıntılar yaşadığını ifade eden Ramazan Kayan Hoca davet yapabilmemizin önündeki bir takım hastalıklardan bahsetti. Davetin önüne geçen bu etkenleri “6-U” formülü olarak ifade eden Ramazan Kayan Hoca bunları şöyle sıraladı:

Umursamazlık…Ramazan Kayan

Dert sahibi olması gereken Müslüman, dava sahibi olması gereken Müslüman, İslam için bir şeyler yapması gereken Müslüman süreç içerisinde bir bakıyorsunuz umursamaz olmuş. Başka dertler başka davalar edinmiş. Ya da toz pembe bir gelecek çizip bir türlü gayrete geçememiş. Amaç edinmiyor, gaye edinmiyorsa kendisine artık geriledikçe geriliyor… Gayesizlik, dertsizlik, davasızlık… İşte sorunumuz bunlar.

Modern hayat insanı umursamaz kılıyor. Dünya yıkılsa umurunda değil… Düne kadar duyarlı olan kimseler bugün umursamıyorlarsa, dün yaptıkları mücadeleye bugün sahip çıkmıyorlarsa, bahsettiğimiz umursamazlık hastalığına tutulmuş demektir.

Umutsuzluk:

Bazı Müslümanların umutlarını kaybettiğini, çöktüğünü, Allah korusun ye’se mahkum olduklarını görüyorsunuz… Korkunç bir karamsarlık hali, alttan alta Müslüman zihinleri ifsat ediyor. Modernleşmeyle birlikte insanlarımız tek kaldıkça bu defa ye’se yenik düşme riski daha da fazla artıyor. Şeytan da umutsuzluk hastalığına düşenlere şunları söyletiyor: “Bundan sonra yapılacak bir şey kalmadı, zamanında yaptık ettik, demek ki bu kadarmış, bu toplumdan bir şey çıkmaz, bu Müslümanlardan bir şey çıkmaz, bu hareketten bir şey çıkmaz.” Aslında kendisi bitmiş de her şeyi bitmiş görüyor… Kendi hayatı kararmış da dünyayı karanlık görüyor, ümmeti karanlık görüyor... Olan birçok güzellikleri göremiyor artık.

Ufuksuzluk:

Bazı kardeşlerimiz çok dar düşünüyorlar, çok sığ düşünüyorlar. Olayları geniş bir perspektiften ele alamıyorlar. Yaşadıkları bir iki sıkıntıdan, yanlışlıktan sonra bakıyorsunuz ki hayatı sadece o örnekler üzerinde değerlendiriyorlar. Mücadeleyi getirip o fasit dairenin içine sokuyorlar.

Eskiden yerlerimiz dardı, şimdi geniş yerlerimiz var ama eğer ufkumuz dar olursa bu geniş yerlerde yine bir şeyler yapamayız. Peki, bu ufku bize kim verecek? Bizim Efendimizin mücadelesi üzerinde yoğunlaşmamız lazım. Kur’an kıssaları üzerinde yoğun bir şekilde, derin bir şekilde düşünmemiz lazım. Derin okumalar ve derin çıkarımlar yapmamız lazım. Yoksa ufuksuzluğumuz gün be gün daha da artar.

Uyumsuzluk:

Birlikte iş yapan Müslümanların en büyük sıkıntılarından biridir bu. Müslümanlar kafalarına göre takılmayı benimser iseler, kendilerini merkeze alır iseler, enaniyetlerini öne çıkarır iseler, dönüştürmek orada kalsın, toplumun ıslahı orada kalsın, yeni nesillerin inşası orada kalsın, kendilerini tüketirler. Benlik zindanlarında tek tek helak olma riski ile karşı karşıya kalırlar.

Ortak bir harekette herkes kendini merkeze çekmeden, kendine yontmadan, uyumlu hareket etmeli ve kolektif ruhun hakkını vermelidir. Bir mücadelede, bir gayrette insicam ve itidal yoksa orada bereket yok demektir.

Bu çağ insanları hem şımartıyor hem tahammülsüzleştiriyor. Şımaran ve tahammülsüzleşen insanlar bakıyorsunuz uyumsuz oluyor. Psikolojik sorunların en önemli sebebi nedir? Uyumsuzluktur. Cemaat çalışmalarının en büyük handikabı nedir? Uyumsuzluktur. Ticari ortaklıkların en büyük sıkıntısı nedir? Uyumsuzluktur. Müslümanın vazifesi ünsiyeti, ülfeti, vahdeti, uhuvveti besleyebilecek davranışlar, bakış açıları, düşünce biçimleri üzerinde yoğunlaşmaktır.

Usulsüzlük:

Yol yöntem bilemediğiniz zaman, ezbere gittiğiniz zaman, kafanıza göre takıldığınız zaman, “canım böyle istiyor” diyerek yola çıktığınız zaman, yaptığınız işin bereketini bulamazsınız. Usul noktasında sanki bir karmaşa var. Kendi bildiğince hareket etmek sevimli gösteriliyor. Ortak tecrübe ve ortak doğrular üzerinden yürümezsek belki birçok şey yaparız ama usulden kaybederiz. Kırıp dökeriz yani… Bir taraftan kazanırken diğer taraftan da tüketiriz.

Üslupsuzluk:

Dilimizi terbiye edeceğiz, kelimelerimizi terbiye edeceğiz. Vahiyle tezkiye edeceğiz onu... Kirli kelimelerle hakikati ve davayı taşıyamazsınız, yüreklere giremezsiniz, insanları ikna edemezsiniz. Yani arındırılmış düşüncelerle, temizlenmiş, tezkiye edilmiş, edepli bir mesajla ancak yüreklerin fethini gerçekleştirebilirsiniz.

Zannediyoruz ki her ezberlediğimiz cümleyle, her okuduğumuz kitapla sonuca gidebileceğiz. Onların rafine edilebilmesi lazım... Terbiye edilmiş, saflaştırılmış, rafine edilmiş kelimeleriniz yoksa ancak kırıp dökersiniz... Terbiyeden mahrum, kaba, usulsüz yöntemlerle davet ederseniz kendinizi yormuş olursunuz, karşınızdaki muhatabın da canını sıkmış olursunuz. Marifet çok konuşmak ya da nutuk atmak değil, marifet hikmet yüklü kelimelerle, burhan yüklü kelimelerle yürek yoklamasına çıkabilmek ve kalplerde yer edinebilmektir.

6-A FORMULÜRamazan Kayan

6-U formülü olarak davetin önündeki engelleri sıralayan Ramazan Kayan Hoca, davetçilerin davete başlaması için lazım olan etkenleri de 6-A formülü olarak özetledi. “Anın vacibi olan sorumluluklarımızı yerine getirirken taze bir kan, yeni bir sıçrayış yakalamak için de “6-A” formülünü öne sürüyorum” diyerek bu etkenleri şöyle sıraladı:

Aşkınlık:

Aşkın olmamız lazım. Davetçilerin en bariz vasfı aşkın olmalarıdır. Maddeye takılı kalmayan, görünmeyene odaklanan, ötesiyle bağıntılı olan, Müteal olanla iletişimini güçlü kılan, deruni olanı, uhrevi olanı, gaybi olanı her şeye önceleyen… Aşkınlık budur işte…

Dikkat ediniz Müslümanlar bugün görünür sonuçlarla kendilerini sınırlandırıyorlar. Sayılarla, rakamlarla, puanlarla kendilerini tatmin etme yoluna gidiyorlar. Hesaplar yapıyorlar, rakamları konuşturuyorlar. Hayır, bunları aşmamız lazım. Aşkın olmamız lazım. Bu işin indi ilahideki sonucunu düşünmemiz lazım. Toplumsal sonucu değil sonsuzu hedeflememiz, sonsuzu düşünmemiz lazım, ahiret üzerinden bakıp ahiret üzerinden değerlendirmemiz lazım.

Mücadelenin dünyadaki sonucu istediğimiz gibi gelebilir de gelmeyebilir de hiç önemli değil. Ücret Âlemlerin Rabbine aittir. Biz çalışırız elimizden geleni yaparız mümkündür ki ölüm öncesi yüzümüz gülmeyebilir, iki yakamız bir araya gelmeyebilir… Gam yemeyiz, çünkü biz yatırımı ölüm sonrasına yapmışızdır.

Nice peygamberler geldi ki inananları bir elin parmağını geçmedi. Onlar başarısız mıydı? Hayır, onlar görevlerini en güzel şekilde yaptılar, örnekliklerini bize sundular. Bugün, pozitivizmin, sekülerizmin, dünyevileşmenin zihinler üzerinde etkisi hat safhada… Müslüman zihinleri aşındırıyor. Mücadeleyi, sosyal, siyasal ve toplumsal sonuçlarına bakarak değerlendirmek bu aşınmanın bir sonucudur. Bu yanlıştan dönmemiz ve aşkınlık ruhuna yönelmemiz gerekiyor.

Efendimiz aleyhisselatüvesselam ashabına bu ruhu veriyordu. Ömürlerinin en çileli günlerinde onlara dünyalık hiçbir vaatte bulunmadı. Hiçbir şey benden beklemeyin, size vaat edilen cenneti bekleyin, diyordu. Akabe biatlarında “Tüm bunlar karşılığında bize ne var?“ dediler. Efendimiz “El Cenneh” buyurdu.

Şimdi ise bizim aşkınlığımız yara aldı, yaptıklarımızın sonucunu bir an önce görmek istiyoruz. Başarıyı karne notlarına göre değerlendiren veliler var. Etikete göre, kariyere göre hayat başarısını değerlendirenler var. Bunlar aşkınlık anlamında nasıl bir erozyona uğradığımızı gösteriyor.

Arınmışlık:

Allah yüce dinini, temiz dinini, arınmış dinini kirli ellerle, kirli dillerle yaymaz. İslam’a ancak temiz eller, temiz diller, temiz yürekler hizmet edebilir. Kitapla nasıl tezkiye olacağımızın hesabını yapmamız lazım. Kitabı tedris etmemiz yetmez, talim etmek yetmez, onunla tezkiye olmamız lazım.

Günahları içselleştirerek ifsat olan ruh dünyamızla söylediğimiz sözlerin bir tesiri olmaz. Cümlelerimizden önce ahlakî duruşumuzla insanlara güven vermememiz lazım. Lakin piyasa algısı ve piyasa ahlakı bizi de çürütmüşse ve bizi de savurmuşsa, hangi kitapla, hangi âlimle ve hangi yazarla giderseniz gidin bir bereket bulamazsınız. Liberalizmle birlikte kirlilik kanıksanıyor, ahlak dışılık normalleştiriliyor… Bu ortamda üsve-i hasene olan “hulukul azim” sahibi Peygamberimizi örnek alan davetçilere büyük görevler düşüyor.

Dürüstlüğümüzle, mertliğimizle, cömertliğimizle, yiğitliğimizle, ahlakımızla, adaletimizle, erdemimizle biz birçok insanın gönlüne ve gündemine girebilir, kendi doğrularımızın o yüreklerde ilgi uyandırmasına vesile olabiliriz. Muhatabımız bizdeki erdemleri gördüğü zaman bu erdemin arkasındaki inancımızı da merak edecektir. Bu güzel erdemler varsa, davet adına aklî naklî deliller sıralamamıza bile gerek kalmayacaktır.

Biz ancak arınmışlığımızla insanların dikkatini inancımıza çekebiliriz. Müşrikler Hz. Ebubekir hicret ettiği zaman “Ebubekirsiz bir Mekke eksiktir” demişlerdi. Hz Ebubekir saflığıyla, arınmışlığıyla, dürüstlüğüyle Mekke’de bir marka olmuştu. Bunu müşrikler bile kabul ediyordu. İslam’ı illa yazı veya sözlü olarak taşıyacağız diye bir şey yok. İslam’ın güzelliklerini kendi üzerimizde taşıdığımız zaman o daha etkili olarak kalplere girecektir.

Bir soru sorayım size: Endonezya’ya ve Malezya’ya İslam hangi yolla gitti? Oralara giden tüccarların ahlakıyla gitti değil mi? Yani âlimlerle veya askerlerle gitmedi. Şuan dünyada nüfusu en büyük Müslüman ülke Endonezya… Bütün dünyaya İslam’ı ahlak üzerinden götürme imkânımız var, Allah bize bu kapıyı açtı…Ramazan Kayan

Adanmışlık:

Davanın dava olması için adanmak lazım. Hangi davanın adanmışı varsa o dava yürür, mesafe alır. İslam davasına kendimizi adadığımız zaman Allah bunun bereketini bize gösterecektir. Adanma deyince neyiniz var neyiniz yok bunu davaya bağışlayın demiyorum. Yapmadığım şeyi sizden istemeye zaten hakkım yok…

Her Müslümanın Allah’a adayabileceği, bu davaya verebileceği mutlaka bir şey vardır diye düşünüyorum. Kimi belki uykusundan fedakârlık edebilir, kimi mesaisinden fedakârlık edebilir, kimi rahatından, kimi malından, kimi kazancından, kimi yevmiyesinden, kimi harçlığından fedakârlık edebilir. Feda edecek mutlaka bir şeyi vardır. Adanmışlık müsait zamanların işi değil, boş zamanların işi değil…

Aidiyet:

Tembelliği, gevşekliği, ataleti üzerimizden atmak için aidiyet ruhuna dönmemiz lazım. Çünkü bu çağ bizi bireyselleştiriyor, yalnızlaştırıyor, yabancılaştırıyor. Bunun çaresi aidiyet yani mensubiyet... Siz hangi değerler dünyasına aitsiniz? Kolektif ruh ile bir araya gelmemiz, ben bilincinden sıyrılıp biz bilincine intikal etmemiz lazım. Ümmet ruhuyla mücadele etmemiz lazım. Tek tek hepimizi bitirirler ama aidiyet bilincimiz güçlü olursa mücadelemiz başarıya ulaşır.

Aksiyon:

Gayret lazım, eylem lazım, hareket lazım… Azim, irade ve kararlık ile eyleme geçmemiz lazım. Potansiyel olarak bizde olan aksiyon, derin dondurucuya alınmış. Çok büyük işler başarmaya müsait olduğumuz bir zaman diliminde bakıyorsunuz ki aksiyon yok, ruh yok… Mesela Suriye kan gölüne dönmüş, Beyazıt’ta kaç tane Müslüman’ı bir araya getirebiliyoruz.

Ramazan ayında Somali ile imtihan olmuştuk şimdi de Suriye ile imtihan oluyoruz. Bize aksiyon verecek sohbetlerimizin ve okumalarımızın olması lazım. Bir insanda bir takım kabiliyetlerin olması yetmez. Aksiyona yönelme kararlılığımız olmalı. Ama bir bakıyorsunuz aksiyona dair hiçbir şey yok. “Efendim bir yerde toplanmak çözüm değil” diyor. Peki diyoruz sen bir alternatif söyle onu yapalım. Ona da yanaşmıyor.

Aşk:

Kirlenmiş aşkları temizleyeceğiz, boş aşkların içini dolduracağız. Süfli aşklardan ulvi aşklara yol bulacağız. Çok konularda insanlara bilgi verdik, malumat verdik, yönlendirdik. Fakat geriye dönüp bakıyorum da bir şeyi eksik verdik galiba... Aşk veremeyince, heyecan vermeyince insanlar harekete geçmiyor. Aşkı olmayınca, sevdası olmayınca bilgisi de olsa bilinci de olsa ağırdan alıyor, harekete geçmiyor.

İştiyak, şevk ve aşk olsaydı o onu yerinde tutmazdı. Uykusunu böler, iştahını kapatırdı, mutlaka benim bir şey yapmam lazım derdi. Bu aşkın hazzını aldığı zaman kimse onu caydıramazdı. Kimse onu korkutamaz, kimse onu engelleyemezdi… Aklımızı kullanırken mutlaka kalbi de devreye sokmamız lazım. Kalp akla eşlik etmesi lazım. Sadece akıl üzerinden giderseniz belli bir noktadan sonra akılcı olmaya ve her şeyi tartışmaya dökmeye başlarsınız. Teorik bir takım meselelere takılır kalırsınız. Akıl ehli tedbirler peşinden koşar aşk ehli davası için kendisini feda eder. İşte bizim bahsettiğimiz aşk böyle bir aşktır.

 

Aydın Başar notlar aldı

Güncelleme Tarihi: 13 Mart 2012, 00:09
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20