Erzurum: Kümbetler, camiler, minareler şehri

Yakutiye’nin taç kapısında soluklanırken, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’deki Erzurum bahsini, seri konferanslarla Erzurum ahalisine anlatacağı hissine kapıldım. Erzurum, Türk yurdunun ne olduğu ve ne olmadığının farkını idrak etmeye başladığımdan beri zihnimin girift köşelerinde, daima, Atayurt’tan Anadolu topraklarına getirdiklerimizin bir şölen halini aldığı şehir olarak yer edinmişti. Gökyüzüyle bütünleşir gibi mavi çinili ve ışıltılı minaresi, el emeği göz nuru işlemeleri, aslan ve çift başlı kartal figürleriyle çocukluğumun panayırlarından bir farkı yoktu Yakutiye’nin. Erzurum sanki Yakutiye’nin avlusunda hayata başlıyor, asırların yorgunluğunu bu avluda terk ederek bütün yönleriyle bünyesindeki dinamiklerini yeniliyordu. Aynı avluda, içimizdeki o derin boşluğu doldurur vaziyette Lala Paşa Camii, Yakutiye’yle sarmaş dolaş; Beylikler döneminin dâhi mimarlarının hatırası silinmesin diye inisiyatif alan Sinan’la karşılaşmak güç olmuyor Lala Paşa’da. Erzurum, Türk devletlerinin sığındığı bir liman olarak son bir can havliyle Milli Mücadele’nin zeminini sahip olduğu köklerden mülhem hazırlayarak, “devlet kuran irade”ye yaptığı katkılara bir yenisini daha ekliyordu bu avluda.

Alparslan’ın imanla zırhlanmış askerleri, Hoca Ahmed Yesevi’nin alp-eren ve dervişleri Anadolu yollarına revan olurken asırlarca dünyaya nizam vermenin rüyasını görüyordu belki de. Buhara’dan, Semerkand’dan başlayan o kutlu irfan kaynağı, elbette Erzurum’da yere göğe sığmayacak ve oradan taşıp Akdeniz havzasına ulaşacaktı. İslam ve Türk düşüncesinin boyutları bir ufuk halinde güneşi koynuna sığdırmayı başarmışsa, bunda mekteplerin nasıl bir mekân olduğunun da büyük katkısı inkâr edilemez.  Çifte Minareli Medrese, abidevî bir duruş ve heybetiyle bize ilim tahsil etmenin ne demek olduğunu da haykırıyordu adeta. Esasen mektep, içerisinde eğitim görülmese bile dış görünümüyle bize bir şeyleri ifade eden unsurlar barındırmalı bünyesinde. Çifte Minareli Medrese, topyekûn bir zihnî faaliyet; mektep Çifte Minareli Medrese’de bir anda mabet şekline bürünüyor. Koridorlarında ruhunuzun Mirac’a yükseldiğini hissederken, size kimler eşlik ediyor olabilir? Anadolu’yu mayalayanlar sadece Çifte Minareli Medrese’yi inşa etmediklerinin farkındaydı. Onlar Sivas’ın, Kayseri’nin, Konya’nın hazırlığını yapıyor ve Selçuklu’nun dünya üzerinde eşsiz bir medeniyet harikası meydana getireceklerinin iddiasını taşlara dahi yansıtıyorlardı. Çifte Minareli Medrese, Sivas’ta Şifaiye, Kayseri’de Sahabiye, Konya’da İnce Minare olarak görünüyordu.

Şark’ta romantik olmak zorunluluğuyla Erzurum Kalesi’nden bu kümbetler, camiler, minareler şehrini izlerken karşı karşıya kaldım. Gözüm Tebriz’den gelen kervanları arıyordu. Tebriz’den kervanlar gelmiyor ama, Şark’ın o mistik rüzgârları sizi bunu düşünmeye mecbur ediyor: Tebrizkapı içimizde hâlâ Anadolu’ya açılan bir durak. Erzurum sırtını her ne kadar Palandöken’e yaslasa da, Cihan Harbi’nin ağırlığı altında ezilmekten kurtulamamış. Şark’ta gerçeklik, Ulu Camii’nin dev sütun ve kemerlerinden sıyrılıp az sayıdaki pencerelerinden gün ışığını görme ümidiyle çarpışıyor. Bağdat’ta Binbir Gece Masalları’nın Erzurum’da devamı olan Şark’ın o egzotik havası, bir anda Cihan Harbi’nin buz gibi günlerine dönüşüyor. Tarih avuçlarımızdan Palandöken’in eteklerine dökülerek, Nene Hatun’un alnındaki kırışıklıklarda vatanımızın coğrafyası oluyor. Bu Türk yurdunda, Kars’tan Anadolu’ya giren ordularla inşa edilerek Erzurum’dan dünyaya açılan kapıların Edirne’de kapanamayacağını tekrar tekrar ilan etmek, bizim için her zaman bir Erzurum Kongresi niteliğinde bir tavırdır.