Endülüs çocukları

Endülüs dendiğinde aklımıza yüzyıllar öncesinde yok olup gitmiş kayıp bir medeniyet geliyor. Dikkatsiz, üstünkörü bakışlar için bu böyle olabilir. Evet Batı kültüründe İslâm çağlarından kalan birikimi yok sayma eğilimi hâkimdir. Ama uzmanlar, bu kültüre vakıf olan, biraz araştıranlar hemen fark ediyor. Endülüs belli bir dönemdeki medeniyet eksenini temsil ediyor. Kendinden önceki birikimi devralmış, yoğurmuş, yorumlamış, yeni açılımlar kazandırarak sonrakilere devretmiştir. Yenidünyanın kodlarında yaşamaya devam etmiştir. Endülüs düşerken yaşanan büyük kıyım, katliam ve sürgünler, orada yüzyıllar içinde meydana gelen birikimi yok etmeye yetmemiştir.

Endülüs üzerine değerlendirme yapılırken unuttuğumuz bir şey var. Öyle ki gözden kaçan bu faktör esasen onu yok saymak isteyenlerin tam da istediği şeydir. Arap ve Berberi kökenli Müslümanlar İberya’ya –İspanya demiyorum çünkü o zaman böyle bir ulus kimliği yoktu- hâkim olmuştur. Sekiz asır sonra yeniden fetih (reconquesta) hareketiyle ülkeden çıkarılmışlardır. Ulus temelinde düşünüldüğünde bu mantıklı gibi görünebilir. Oysa gerçek bundan çok farklıdır. Endülüs kimliği, Arap ve Berberi unsurların yanında yerli halk ve Yahudilerden oluşmaktadır.

Müslüman nüfusun önemli bir kısmı köken olarak yerlidir. Böyle olmasaydı Kuzey Afrika’da da aynı medeniyet atılımının gerçekleşmesi gerekirdi. Endülüs’ü özgün kılan bir bileşim söz konusudur. “Morisko” diye anılarak yok edilmeye çalışılan, ülkeden sürülen insanların büyük bir kısmı İberya kökenli ve yerli insanlardı. Katolik olan yeni hakimler, dini kimliği esas alarak Müslümanların hepsine birden yabancı muamelesi gösterdi.  

Yaşamayı başaran Endülüs halkı ülkesini terk ederek Avrupa ve Osmanlı topraklarına hicret etmek zorunda kaldı. Yahudi mültecileri Avrupa kabul etmedi. Az bir kısmı sadece Hollanda’ya gidebildi. Diğerleri için sığınılacak bir tek Osmanlı toprakları vardı. Avrupa ve Bosna üzerinden veya Kuzey Afrika üzerinden Osmanlı ülkesinde barışa ulaştılar. Onlar “Seferad” kültürü içinde varlıklarını sürdürüyor.

Müslümanların büyük bir kısmı İspanyol sömürgeciliğiyle birlikte Amerika’ya gitti. Bunlar işçi ve usta da olsa nitelikli insanlardı. “Mudahar” adı verilen Endülüs mimarisini yeni kıtaya taşıdılar. Bir yandan gizli veya açık İslâm kültürünü yaşatmaya devam ettiler. Zorla Hristiyanlaştırılmış olanlar bile atalarından tevarüs eden ve İslâm kaynaklı olan geleneklerini, hayat tarzlarını günümüze kadar getirdiler. Bugünkü İspanya’da da bu anlamda kendilerini farklı bir kimlikle tanımlayan, farklı gelenekleri olan önemli bir nüfus mevcuttur. Özellikle güney İspanyadaki Endülüs eyaleti insanları böyledir.

Bu eyaletin en önemli şehirlerinden olan Malaga yakınlarında “Casares” adında kartal yuvası gibi yükseklerde bir köy vardır. Burası, modern zamanlarda Endülüs kimliğinin babasının doğduğu yerdir; Ahmed Blas Infante (1885-1936). “Endülüs İdeali” gibi birçok kitabı var. Düşünür, yazar, siyasetçi.

Bugünkü Endülüs eyalet bayrağını, milli marşını o şekillendirdi. Bayraktaki yeşil; Endülüs’ü, beyaz; Avrupa’yı temsil ediyor. Endülüs bölgesinin resmi dilinin Arapça olması gerektiğini bile savundu. Fakat bu Bask ve Katalan bölgeleri gibi ayrılıkçı bir hareket değil. İspanya ve Avrupa içerisinde bir kimlik arayışı. Irk esasına dayanmıyor. Bölgenin kültür ve yaşam biçimini savunuyor. Endülüs’ü Arapların değil İberyalıların tarihi olarak kabul ediyor. İbn Arabi’yi unutmadıkları gibi Seferad’ın haklarını da savunuyorlar.

Infante, 1924’te Müslüman oldu. O sırada İspanya’da Franko devri. Cumhuriyetçilerle arada bir iç savaş var. 1936’da Sevilla’daki evinde tutuklanıyor. Kurşuna diziliyor. Endülüs’ün her yerinde onun anıtlarına, izlerine rastlarsınız. Müslüman olsun olmasın bütün Endülüslüler ona saygı duyuyor. Bu vatanın babası olarak görüyor. İspanya’ya giden herkes, Endülüs tarihinin sanıldığından çok daha yakınlarda olduğu izlenimine kapılıyor. Yüzyıllar önce bitmiş değil, günümüze kadar gelen bir dünyadan söz ediyoruz.

1936 demişken sözü şiir ve edebiyata getirmenin vaktidir. Aynı yıl yine Franko’nun askerleri tarafından bu defa Gırnata’da ünlü bir şair kurşuna dizildi; Federico Garcia Lorca. Onu “Endülüs’ün babası” ile aynı saflarda ölüme gönderen neydi? Elbette bu toprakların çocuğu olması. Ne yazık ki bu şair ülkemizde ideolojik çerçevede belli bir kesime mal ediliyor. Oysa o her şeyden önce Endülüs çocuğuydu. Gırnata’da doğdu ve orada öldürüldü. Bugün oraya giderseniz doğduğu evin müze olduğunu göreceksiniz. Şöyle diyor Lorca;

Guadalquivir ırmağı akar / Portakallar, zeytinlikler arasında. / Gırnata’nın iki ırmağı  / İner kardan buğdaya. / Ah aşk, / Gitti gelmez bir daha.   (Üç Irmağın Küçük Baladı)

Giden ve bir türlü gelmeyen nedir? İpuçlarını sürmeye devam edelim. Gırnata’nın düşüşü. Yıl 1492. Son Gırnata Sultanı Ebu Abdullah şehri teslim ediyor. Rivayete göre öğleden sonra saat beşte. Yüzyıllar sonra Gırnata sokaklarında çan sesleri yankılanmaya başlıyor. Lorca bunu şöyle anlatıyor;

Yaralar güneş gibi yanıyordu / Öğleden sonra saat beşte.

Şimdi de Kurtuba üzerine ağıt gibi mısralarına bakalım;

Kurtuba/ Uzakta tek başına / Ay kocaman at kara / Torbamda Zeytin Kara / Bilirim de yolları / Varamam Kurtuba’ya

Yola çıktım ama yol uzun / Canım atım yaman atım / Etme eyleme ölüm / Varmadan Kurtuba’ya.

Şili’li şair Pablo Neruda’ya göre Lorca, geleneksel Endülüs şiirini yeniden ayağa kaldırmıştır. İkinci örneğim yine ünlü bir isim olacak. Bu defa Arjantinli şair Jorge Luis Borges. El Hamra Sarayı’na giderseniz girişteki duvarda onun bu saray adına yazdığı şiiri bulacaksınız. Borges, Elhamra’yı 1918’de 19 yaşında ziyaret ediyor ve çok etkileniyor. Zamanla ünlü Elhamra şiirini yazıyor. 1980’lerde altmış yıl sonra sarayı yeniden ziyaret ediyor.  O sırada yaşlı ve görme yeteneği büyük ölçüde zayıf. Girişte ona duvardaki bir şiiri okuyorlar;

Ona sadaka verin bayan / Granada’da kör olmaktan daha hüzünlü bir şey yoktur.

  • Francisco de Icaza

Rehber hüzünleniyor. Ama Borges onu teselli ediyor; “Elhamra’yı sağlam gözle görmüş olduğum için şanslıyım”.

Peki Meksikalı şair Icaza’ya bunu söyleten nedir? Bugünkü deyimiyle “Hispanik” bir coğrafyadan söz ediyoruz. Bir zamanlar tamamı Endülüs olan İspanya ve Portekizli sömürgecilerle birlikte bu kültür bütün bir Amerika’ya yayıldı. İspanyol kültürü ve Endülüs bir bakıma et ve tırnak gibidir. Ne kadar isteseler bunu ayırmaları mümkün değildir. Aradan geçen bunca yıldan sonra İspanyol kültürü İslâm dünyasıyla diyalog açısından geleneksel bir potansiyele sahiptir. Medeniyetler Arası Diyalog projesine Batı dünyasında en sıcak bakan ve sahiplenen ülkenin İspanya olması bir rastlantı değildir. 

Tıpkı nar gibi dışarıdan bir görünen ama içi açıldığında binlerce taneye dönüşen zengin Endülüs dünyasını bir iki sayfaya sığdırmak elbette mümkün değildir. Aklınıza hiç gelmeyecek bir ismin, bir eserin izini sürdüğünüzde karşınıza Endülüs çıkabilir. Önemli olan görebilmek. Bu konuda en çok sanatçıların zamanı aşan sezgilerine, şairlerin dizelerine ihtiyacımız var.

Meksika’da yerli Müslümanlara rastladığınızda, Granada’lı Lorca’dan, Arjantinli Borges’ten El Hamra şiirini okuduğunuzda, Brezilyalı Paulo Coelho ile sırlar aleminde derviş gibi dolaştığınızda, İzmir’li Yasmin Levi’den, Cezayirli Enrico Macias’dan Seferad şarkıları dinlediğinizde, Katalonyalı Salvador Dali “Ben Magripliyim” dediğinde, Portekizli Ronaldo, Filistin’e sahip çıktığında sakın şaşırmayın. Kurtuba’lı Paco Pena’nın ezgilerinde, Şili’li Neruda’nın, Murcia’lı Miguel Hernandez’in dizelerinde, Malaga’lı Picasso’nun resimlerinde, Marsilya’lı Garaudy’nin düşüncelerinde hep ortak bir payda bulacaksınız. Onlar Endülüs çocuklarıdır.    

Hece Dergisi 299, Kasım 2021

YORUM EKLE
YORUMLAR
Tarfur
Tarfur - 4 hafta Önce

Yazı için teşekkürler. Endülüs, bizim için, Müslümanlar için "hüzün" demektir. Endülüs ile ilgili ne zaman bir yazı okusam bu hüzün kaplar içimi. Müslümanlara yapılanlar tam bir vahşet ve bu "evrensel" bir din adına Hristiyanlık adına yapılıyordu.

Selahattin beğde
Selahattin beğde - 4 hafta Önce

Güzel bir yazı. Özellikle sonuç kısmı. Dua yayınlarından çıkan : Son Endülüslü ve İbni Fereç romanlarını tavsiye ediyorum. Şahane bir üslup ve Araştırma. Kendinizi Gırnatada hissedeceksiniz.

Mustafa coskun
Mustafa coskun - 3 hafta Önce

Endülüs benim çok yakından ilgilendiğim bir coğrafya ve tarihtir. Tarihe ilan ilgimi ve bu yuzden ileri yaşta tarih okuma sebeblerimdendir. Tüm ailemle İspanya'da Endülüs ait neresi varsa gezmeye gormeye çalıştık. Sizin yazinizda sosyolojisi ve edebi yönünü anlatmiş ve güzel bir konu olmuş. Endülüs anlatmaya sayfalar yetmez. Sizin yazinizda değişik bir açıdan bakışla medeniyetler arası yakınlaşmanın mümkün olduğunu bu güzel orneklede göstermiş. Maalesef ülkemiz gençliğinin bu konulara fazla bir ilgisi yok gibi gözüküyor..

banner26