Elbet bir gün buluşacağız!

Seninle hikâyemiz başladığında ilkokul üçüncü sınıfa giden dokuz yaşlarında, iki küçük kız çocuğuyduk. Güzel bir gelecek tahayyülü olan vatan evlatları için sınav maratonu çanları çalmaya başladığında kendi mıntıkamızdan çıkmanın yollarını arıyorduk. Henüz kozasını yarıp çıkan kelebekler gibi dünyayı keşfetmenin iştahlı arzusuyla sağa sola bakınırken tevafuk ettik birbirimize. Esasen sen hep önüne bakıyordun, hiç istifini bozmadan, hep aynı ağır başlılıkla… Hayatı sindirerek, damıta damıta yaşayacağının sinyallerini daha o zamandan veriyordun. Bense meraklı ve aceleci mizacıma uyumlu olarak etrafta uçuşup duran serçeler misâli, konacak güvenli bir yuva arıyordum. Nihai bir son durak olarak değil elbette ama ne zaman keşfe çıkmak üzere havalansam dönüp dolaşıp konacağım yer; hep o bildik, güvenli liman olsun istiyordum. Kokusu, tadı, rayihası tanıdık olsun, samimi, içten; “benden”, hatta benden öte, benden ziyade olsun. Bir kere anlatmaya başladıysam kendimi, ondan sonra gelecek bütün ilhamlar, lütuflar, rahmet damlaları, kalpten kalbe in’ikasla yol bulsun. Kelimeler, cümleler ortak bir kümenin alt birimleri olarak yerlerini alsınlar ve bir daha hiç kaybolmasınlar.

Bütün bunlar bilinçli bir irade tercihi olarak bir çocuk kalbinde tecelli edebilir miydi? Önünde uzanan yüzlerce yol seçeneği içinden o çocuk kalbi, kendisi için bir güzellik murad ederek en isabetli olana yönelebilir miydi? “Evvel refik ba’del tarik” düsturundan tamamen habersizken yol arkadaşını, şehadet ederek çıktığı ömrünün en kritik yıllarına şahitlik edecek hayırhahını, ilk gördüğü anda tanıyabilir miydi? Bugün bile geriye dönüp baktığımda hayret makamında seyredebileceğim bir itminan ile yöneldim sana. Gördüğüm anda anladım; onca kuru gürültünün, kalabalığın, yüzeyselliğin ortasında sen başkaydın. Tek başına oturduğun o sırada, başını sağa sola çevirmekten imtina edercesine hayli vakur bir duruşun vardı. Sadece fiziki olarak değil, ruhani olarak da yalnızlığın asil burçlarında takılırken teklifsiz bir şekilde gelip oturdum yanına. Ben seni hemen tanıdım, senin beni tanıman içinse epeyce bir zamana ihtiyacın vardı.

İl çapındaki dersane sınavlarında ilk 10’a girenler bedava eğitim hakkı kazanıyordu ve farklı statülerden gelen insanları aynı düzlemde eşitleyiveriyordu. Mutlak bir adalet duygusuna hizmet ettiğini düşündüğümüz bu eşitlik yanılsaması, en azından çocukluk masumiyetini koruma altına alacak kadar etkiliydi. Hangi mahalleden, hangi sosyoekonomik seviyeden, nereli olarak ve kimlerden gelindiğinin bir önemi kalmıyordu. Esasında bizim yanyana gelmemiz için bu türden paydalara ihtiyacımız yoktu ama her tepkimenin başlaması için bir aktivasyon enerjisi gerekliydi, öyle değil mi?

Sen beni aramadın ama ben seni buldum işte. İşteş bir taleple gelişmiş olmasa da dünya üzerinde olabilecek en mükemmel bileşke, bir mucize gerçekleşmiş oldu. Neredeyse mora kesmiş bembeyaz bir ten, dolgun ve çatlak balık dudaklar, koyu kumral dalgalı saçlar, hafif kemerli karakter sahibi bir burun ve ekseriyetle önüne bakan kahverengi gözler. Boyun benden uzundu ve daima öyle olacaktı, ancak bir kâtip arzuhâlinde rastlanabilecek harika el yazılarının çıktığı zarif parmakların, hep ince, hep narin… Dışarıdan soğukkanlı, oldukça mesafeli ve eskilerin tabiriyle o “serin duruş”un hiç korkutmadı beni. Zehir gibi bir hafıza ve hiç gölgelenmemiş saf bir sayısal zekâ. Tabii bunların yanında birçok insanın aşmaya cesaret edemediği ve senin de aşılmasını arzu etmediğin görünmez duvarların vardı. Bunda çocukluğunun ilk yıllarında yaşadığın korkuların önemli bir payı vardı şüphesiz. Gurbete tayini çıkmış -siyasi sebeplerle sürülmüş demek daha doğru- doktor bir anne-babanın, sürekli davalı oldukları ve birtakım suçlarla yenilenip duran dosyalarının içinde hayata tutunma çabaları, gayri iradi bir güvensizliği de beraberinde taşıyıp durmana yol açıyordu. Ailenin herkesle temkinli ilişkiler geliştirmek yönündeki telkinleri ve uyarıları, ilk etapta benim de karşılaştığım bariyerler olmuştu ancak biz seninle koşarak tırmandık o merdivenleri. Atlayıp zıplayarak geçtik tüm o ezberleri, engelleri; bütün saadetler mümkündü o zamanlar değil mi?

Sen suların dibinde sabırla, kendi hâlinde yol alan bir balık ve ben göklerde kanat çırpan aceleci bir kuşken bir üçüncü yol bulduk bu âlemler arasında. Ben sana makamları farklı, her telden şarkılar söyledim, az mı dil döktüm o dip sularından çıkıp gökyüzüne bakman için? Kürdilihicazkâr, hüzzam, segâh; hangi makamdan girdiysem anında makes buldu göklerinde; tutturmayı istediğim tüm hedefler gelip yerleşti gözlerine. Gözlerin; merhametin ana yurduydu çünkü, senden hiç ümit kesmedim; şimdi itiraf ediyorum bak; kalbindeki merhamet adlı o çınarı ilk baktığım anda gözlerinde gördüm de ondan. İlerleyen yıllarda dönüp “Neden ben?” diye sorduğunda, sen benim “Nur”umsun diye cevap vermiştim. O nurun kaynağını sakladım kendime. Seni senden bile sakladım, sarıp sarmaladım, geçen yirmi beş yıl boyunca birlikte yol alıp farklı duraklarda devam ederken yolculuğumuz… Seni kendime sakladım; temas ettiğin, ilişki kurduğun hiç kimsenin sırrına eremeyeceği bu veçheyle iftihar ettim; övündüm kendimce. Hayatın önümüze dizdiği maddi manevi imtihanları elele geçip çocukluk tulumlarımızı, ilk gençlik kaftanlarıyla, sonra onları da yetişkinlik mantolarıyla değiştirip dururken… Senin özündeki cevher, o çınarın ata tohumu hep saklı kaldı bende.

Aile geleneğini sürdürüp tıbbiyeyi seçtiğinde, benim için seninle aynı şehirde okumanın adı mühendislik olup zahiri bir anlama büründü. Cerrahpaşa yahut Teknik Üniversite bunların bir önemi yoktu, biz yine beraber olacaktık, gökkubbenin altında. Geride bıraktığımız ortaokul ve lise yıllarında, kurduğumuz ortak hayallerin bir nüvesi daha tamamlanmış oluyordu böylece. Işıl ışıl ve pürüzsüz bir gelecek tahayyülü, sürülmeye hazır bereketli topraklar gibi serilmiş duruyordu önümüzde. Uçuşarak yapılan üniversite kayıtları, yurt, ev, kalınacak yer, geçinilecek gelir kalemleri teker teker belirlendikten sonra hakkı verilerek ihya edilecek, ömrün altın yıllarına gelmişti sıra. O zaman dahi bu karenin en önemli parçası, en vazgeçilmez ögesi sendin benim için. Gönlümün düştüğü o çocuğun Ankara’da okuyacak olması zerre kadar gölgelemedi heyecanımı. Çünkü benim yanımda sen olacaktın, o yıllar seninle geçecekti. Şu şehr-i İstanbul’un önüme perde perde dökülen cazibe unsurlarını, şâhitlik ettiğim olağanüstü durumlarını dönüp dolaşıp cıvıldayacağım ana kaynak, merkezi üs belliydi. Suların dibinden çıkıp gelecek o derinlikte dinlenirken, demlenirken; acı, tatlı yaşadığım bütün hadiseleri en ince detaylarıyla paylaşırken yaptığın yorumlara hep saygılıydım. Yıllardır sırtımı dayadığım merhamet çınarından çıkacak hüküm, adalete mugayir olamazdı nihayet. Okul, eş, iş, arkadaş, hatta oturacağım semt seçimlerini bile hep o kararlı dinginlikte yaptım ben, her bir sese makes bulduğum o derinlikten çıkıp gelen istişare kararlarını hiç itiraz etmeden uyguladım. 

Bugün tam üç yıl oldu seninle ayrı düşeli. Koca kadın oldum, elim iş tuttu, evlendim, çoluk çocuğa karıştım ama bak dolmuyor içimdeki bu koca boşluk. Senden arda kalan her geçen gün giderek büyüyen, evvelden âhire, içimde ve dışımda nihayetsiz bir hüzne neden olan bu insafsız uzamın nedenini anlayamıyorum. Sınırlarını tayin edemiyorum. Bir şeyler oldu ve dağ dağa kavuşurken biz ayrı düştük. Mecburi hizmetini yapmak üzere gittiğin o Doğu ilinde sana bir suç isnad ettiler. Sonra bağlı bulunduğun kliniğin şefi ve diğer uzmanlarıyla birlikte seni de içeri aldılar. Nedenini, niçinini anlayamadığımız bir şekilde içerde geçirdiğin o iki yıldan sonra tahliyeni alıp dışarı çıktığında bambaşka biriydin artık. Mektuplar yazdım sana, bize yasak olan görüş günlerine gelecek olan ailenin her bireyiyle ayrı ayrı selamlar yolladım. Geceler ve gündüzler boyu, secdelerde ve arzın uğradığım bütün mescidlerinde dua dua kavuşmayı diledim. Nihayet dileğim gerçekleşti, suçsuz olduğun anlaşıldı ve özgürlüğüne kavuştun. Ama uçarak geldiğim ilk vuslat ânında, donuk gözlerini çevirip bana baktığında içinde kaybolup gittiğim o nihayetsiz ve yabancı okyanus, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını âdeta bağırıyordu. Bir tel kopmuş ve ahenk ebediyen kesilmişti. Büyü bozulmuş, atomu parçalamaktan zor olan o süreç bizim de önümüze dökülüp saçılmıştı.

Ne kadar dil döktüysem de inandıramadım seni, senden asla vazgeçmediğime. Sana isnad edilen o suçu önemsemediğime, bir an bile güven zayiatı yaşamadığıma, rüyalarımda bile senden şüphe etmediğime… Taşlarımızın bıraktığın yerde, bıraktığın gibi kaldığına, içimdeki dokunulmazlığına, göklerimdeki tahtına halel gelmediğine… Kaldığımız yerden devam edebileceğimize, düştüysek de üstümüzü başımızı silkeleyip yaralarımızı sararak yola revan olabileceğimize… Bir türlü ikna edemedim. Babil kulesini inşa eden ancak ayrı dilleri konuşmaya mahkûm edilmiş ve batınî olarak dünyanın olabilecek en uzak iki noktasına savrulmuş iki inşaat işçisi gibiyiz şimdi.

Evvelden beri sürekli şakıyan ben, o andan itibaren susmaya karar verdim. Ayrı dilleri konuşmanın ağırlığını ve acısını artırmamak adına, kelimelerin kifayetsiz olduğunu anladığım demde bıraktım şarkı söylemeyi. Madem her izahat, temenni yahut gerekçe sağır bir duvara çarpıp geri dönüyor, o hâlde bizim payımıza güzel bir sabır düşüyor. Bir imtihandan geçiyoruz şüphesiz, kullar plan yapar, kader gülermiş. Kaderin üstündeki Kader’den sual etmeden, hikâyemizin düğümlendiği bu duraktaki hikmetin sırrıyla yola devam etmenin yollarını arıyorum. Bize gelen bu mektubu açıp okurken alınacak o mesajı daha iyi anlayabilmek için kendimle birlikte her şeyi susturup senin sularının sessizliğine gömülüyorum. Kalabalıklar içindeki yalnızlığı, öz yurdumdaki bu gurbeti yudumlarken… Bekliyorum. Yenilgi yenilgi büyüyen bir zaferi, sınanmalardan salimen çıkıp parlayacak o cevheri. Tereddütsüz bekliyorum, mutmaine olmuş bir yürekle dönüp geleceğin o vakt-i isabeti. Senden ümit kesmem çünkü biliyorsun. “Kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır.”

YORUM EKLE

banner19

banner26