Ekim 2022 dergilerine genel bir bakış-3

Cins Dergisinde; Çağın Bulaşıcı Hastalığı Teşhir Dosyası

Hangi anlama çekilirse çekilsin, ya da nereden bakılırsa bakılsın teşhir, bir virüs gibi toplumun hücrelerine büyük bir hızla yayılıyor. Görünür olmanın ucu açık bir tezahürünü yaşıyoruz. Her yerde, her an, engellenemez bir teşhircilikle karşı karşıyayız. Cins dergisi 85.sayısında teşhir konusunu işliyor. Ne çok teşhir varmış diyoruz yazıları okudukça. İnsanların, görünür olmak gibi bir kaygı ile tam anlamıyla dağıldığı bir savrulma bu yaşanan.

Giriş Yazısından…

“Cins, bu ay, teşhir çağına gecikmiş bir eleştiri yapıyor değil. İnsan fıtratının temayülünü de hesaba katarsak sürdürmemiz gereken bir eleştiri yapıyoruz aslında. Her çağ ve çağın insanı, her kuşak ve mensuplarının düştüğü ya da düşeyazdığı bir çukur burası. İletişimin demokratikleşmesinin sonuçları. Nimet dediğimiz şeylerin dikkat edilmezse bizim için giderek nasıl bir belaya dönüştüğünün acı fotoğrafı. Bu yüzden İsmet Özel’in dizesini, yerini de koruyarak konumuz bağlamında kırmaya cüret ettik ve ‘vandal yürek göster ki alkışlanasın’ dedik. Buradayız.

Görünmeyenin yok olduğu bir yer burası. Gözden ırak olanın gönülden ırak olduğu da değil. Bir gönül yok çünkü artık. Gözden ırak olan, sadece gözden ırak olmakla kalmıyor, geri kalan için var olmaktan da uzaklaşıyor. Burası bir şey. Hepsi değil.”

Dosyadan…

Ejder Ulutaş- Tozpembe Karamsarlıklar Kumpanyası

“Modern hayat kendisine bir şekilde temas eden bireyleri hiç ölmeyecekmiş gibi tüketme, her an ölecekmiş gibi korkma duygusuyla kuşatmaktadır. Hiç ölmeyecek gibi hissettirerek eşyayı hayatın merkezine yerleştirmekte ve bunu teşhir ettirme motivasyonu üretmekte, böylece bireylerde eşyanın, mülkün, güncel versiyonlarını her an temin etme ihtiyacını zerk etmektedir. Ki nitekim modern kapitalizmin bugün pazarladığı en önemli ürün “ihtiyaç duygusu”dur. Bireylerde eşyaya dair ihtiyaç duygusu üreterek, onlara, bu eşyaların en güncel ve gösterişli halini temin etme dürtüsünü yüklemektedir. Bu yüzdendir ki bir telefonun en son sürümünün çıktığı akşamın sabahında, kıtlıktan çıkmışçasına ona saldıran kitlelerin varlığı artık yadsınamaz olmuştur. Her an ölecekmiş hissi ile de bireylerde kendi bedenlerine cephe aldıran anti-aging ürünler ve estetik cerrahinin türlü tonlarını piyasaya sürmektedir. Hayatın olağan akışı içerisinde sarkması ve deforme olması beklenen beden, seyirlik dünyanın bir tüketim nesnesine dönüşebilmektedir.”

Selahattin Yusuf- Acı Anlamlıdır Çünkü Vardır

“Türk edebiyatı 1850’lerde kendine güvenini kaybetmeye başladıktan sonra boşboğazdır artık. Çoğunlukla. Bırakalım 20. Yüzyıl’ı; 19. yüzyıl’da da en büyük zaferlerini -mesela Mai ve Siyah- kazandığında bile boşboğazdır. Teşhircidir. Ölçüyü yitirmiştir. Bugün tek başına İsmet Özel’in Türk edebiyatına uyguladığı ketumluğa rağmen öyledir. Annesini bilmemiş, emmemiş, şiirin memelerinden haberi bile olmayan bir evsiz çocuktur romanımız bugün. Sağlam kolunu paltosunun içinde saklayıp sakat numarası yaparak kaldırımda, açtığı mendilin arkasında üzgün oturmaklığı bundandır. Zarafeti -çünkü ölçüyü- kaybetmiştir. Yenisini bulamamıştır. Acısı yoktur. Onu edinebilecek gücü, kendi bedeninden, acının teşhiri ve boşboğazlığı çekip almıştır. Böylece kendi kendinin parodisine dönüşmüştür.”

İslam Can ile Söyleşi

İslam Can ile teşhir konulu bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Sorular Samed Karataş’tan. Teşhir, toplum nazarında teşhir, görünür olmak, teşhir ve ahlak gibi geniş perspektifli bir söyleşi Cins okurlarını bekliyor.

“Teşhir toplumu kavramı kıymetli dostum Ejder Ulutaş’la birlikte yürüttüğümüz refleksif bir düşüncenin ürünüdür. Teşhir toplumu söyleminin oluşmasında, kuşkusuz birtakım sosyolojik bagajdan istifade ettik. Çünkü sosyoloji literatüründe zaman zaman ele alınan; dikizleme, imaj, gerçeklik, hipergerçeklik, simülasyon, sinoptikon, set, sahne, dijital panoptikon, şeffaflık, gösterişçi tüketim, benlik gibi konular, esasında yaklaşık son üç asırdır toplumlardaki mevcut durumun anlaşılması için üretilen kavramlardı. Baudrillard, Bauman, Berger, Veblen, Debord, Ellul, Goffman, Chul-Han, Niedzviecki gibi isimler de bu yeni toplumsal konjonktürü anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyordu.”

“Teşhir toplumu, bir kültür değişmesiyle bedenlenmiştir. Şüphesiz teşhir ya da teşhircilik tarihin hemen her döneminde görülen bir durumdur. Ancak son üç asır hem teşhir toplumunun temellerinin atıldığı hem de ete kemiğe büründüğü bir süreci ifade eder. Televizyon, telefon, bilgisayar, internet, giyim, moda, mimari, konut, araba gibi tüketim araçları, aynı zamanda kendi kültürünü inşa ederek, ahlâkî ve kültürel değerler üzerinde büyük değişimlere yol açmıştır.”

“1990’lı yıllardan itibaren hayatımıza giren ve bugün neredeyse yaşamımızın temel gereksinimlerinden birine dönüşen internet, teşhirin en önemli mecralarından biri haline geldi. Özellikle bugünün genç kuşakları için internetsizlik hali, bir nevi yaşamdan soyutlanmak anlamına geliyor.”

Kültürel İktidar

Son zamanlarda sık duymaya başladığımız ve içinin nasıl doldurulacağının çok da bilinmediği bir devasa soru işaretine dönüşen kültürel iktidar anlamsızlıklar dünyasında kendine yer bulmaya çalışan bir sürecin de adı olmaya aday. Savaş Ş. Barkçin, kültür-iktidar bağlamından başlayarak konuyu derinlemesine ele alıyor. İktidar olmakla muktedir olmak arasındaki derin çizgiyi biraz daha koyultuyoruz.

“Son zamanlarda ortaya yeni bir laf atıldı: kültürel iktidar. Bunun aslı nedir, faslı nedir, doğru mudur, yanlış mıdır, tam mıdır, eksik midir soran yok. Her zamanki gibi az buçuk okumuş birileri bir kavram bulup onu siyasi polemiğe alet ediyorlar. Tepedekiler böyle deyince alttakiler de bilmeden anlamadan aynı şeyi tekrarlayıp duruyorlar. Zaten partiler ne düşünce, ne ilim, ne irfan, ne kültür, ne de ahlâk ocağıdır. Kültürden bahsediyorlarsa gerçekten kastettikleri için değildir. Çünkü ucunda çıkar ve güç olmayan hiçbir şeyin hiçbir parti söyleminde yeri yoktur. Böyle yeni bir söz ile ya mevcut büyük sorunları gizlerler, ya da yapacakları bir manevraya kılıf hazırlarlar. Kısacası partilerin gündemi onlara için bir kâr aracı, halk içinse bir tuzaktır. O gündemin gerçek bir yanı olsa bile...”

“Bizde eskiden muhafazakârlar için “hükümet oldu ama iktidar olamadı” denilirdi. Doğruydu. Kemalist rejim ne kadar yüksek oyla işbaşına gelirse gelsin muhafazakâr hükümetlere biraz kuvvet ama sıfır kudret veriyordu. Yani oyunun kurallarını koydurmuyor, bozdurmuyor, oyun kurdurmuyor, yalnızca kendi oyununda onlara küçük bir rol biçiyordu. O rolle yetinmeyen muhafazakârlar hükümetten, bürokrasiden, belediyeden alaşağı ediliyordu.”

“Peki ülkemizde Batıcılar’ın kültür ve sanat alanında iktidarı ellerinde tuttuğu doğru değil mi? Elbette. Tek Parti döneminden sonra Batıcılar’ın elinde tuttuğu devlet ve devletin beslediği büyük sermaye kültür ve sanat kurumlarına, insanlarına ve faaliyetlerine destek oldu. “Çağdaş” kültür parlatıldı, Batılı kültür makbul ve meşru kültür olarak benimsetilmeye çalışıldı. Hem resmi, hem özel okullar, konservatuarlar, tiyatrolar, radyolar ve televizyonlar Batıcı anlayışla çalıştı. Devlet katında makbul olmayan her kültür faaliyeti ve kültür insanı dışlandı veya yasaklandı. Bugün hâlâ bu egemen yapıların belirlediği kültürel akım, söylem, etkinlik ve öğreti ortamında yaşıyoruz. Düşünün, bu memlekette hâlâ kendi müziğine hakaret ederek Batı müziğini yüceltmeye çalışanlar var.”

Şehrin Aynası

Ömer Erdem şehrin aynasına Sezai Karakoç ile birlikte bakıyor. Şehri Karakoç ile adımlamak ne büyük bahtiyarlık. Bunu adım adım yaşamış Erdem. Şehri şiir gibi temaşa eylemenin en şaircesi.

“Koyu lacivert bir Renault Broadway arabam var. ”Senin arabaya binelim, Sultanahmet’de kiralık ev arayalım” diyor Sezai Karakoç. Yorulmak mı istemiyor ya da görülmekten mi çekiniyor emin olamıyorum. Ben önde arabayı kullanıyorum, o sokaktan bu sokağa dalıyor, Sultanahmet’in altını üstüne getiriyoruz. Yıl 1990’ların ortaları olmalı. Baktığımız evlerden hiçbirini beğenmiyoruz. Fazla da ev yok zaten. Bazen arabayı uygun bir yere çekiyorum, kendisi içeride bekliyor. Ben şartları soruyorum. Acaba diye düşünüyorum bir yandan da, bu arayış şehre dair son bir umut işareti mi? Bir süre sonra Sultanahmet tamamen hayattan koparılacak, turizm odağı olacak. Bir şaire, sığabileceği kadar küçük bir ev veremiyor işte koca kent.”

“Sezai Karakoç hiçbir konuşmasında kente dair bir refleks cümle kurmazdı. Burası bin yıldır onun yaşadığı yerdi sanki. Bununla birlikte Edip Cansever, Turgut Uyar ve Ülkü Tamer bir yana kent Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Ece Ayhan hatta Gülten Akın’ı sürekli geri püskürtmüştür. Modern bağlamda kent kendi sanat soyunu da kendi kararıyla üretmek ister. Bunu içsel ve değişmez hakkı gibi görür. Kent soylu sınıf ister istemez bir şiir/ edebiyat kanonu da kuşanarak gelir. Sınıfsal olmaktan öte tarihsel bir örektir bu ve ilginçtir hiçbir zaman merkezden yetişmiş bir şaire de rastlanmaz bizde. Şuara Tezkereleri karıştırılsın neredeyse İstanbul doğumlu şair neredeyse yoktur. Merkez, doğası gereği donukluğu ve geleneği simgeler. İstanbul hem Osmanlı’da hem Cumhuriyet’te “gelinen ve olunan” vasfını sürdürür. Fakat, 2. Yeni’nin bu kanadı olarak girerler İstanbul’a.”

Üsküdar’ın Üslubu

Güven Adıgüzel, Üsküdar’a bir attârdan bakıyor. Binbir kokunun içinde ve ötesinde karşımızda Üsküdar. Ahmet Yüksel Özemre’nin Üsküdar’da Bir Attâr Dükkkanı kitabı eşliğinde süzülüyoruz Üsküdar’a.

 112 sayfalık bu kitap, muhtevası, hikâyesi, yoğun bir dil zevki veren Türkçesiyle, sanki kendine doğru derinleşmiş kıdemli bir hazretin dizinin dibinde oturmuşuz da, yalnızca çay kaşığı seslerinin eşlik ettiği akide şekeri tadında bir sohbeti dinliyormuşuz hissiyatı veriyor ilk evvelde. Ve elimizden tutup, o 40 bin nüfuslu latif-nahif Üsküdar’ın asude sokaklarında dolaştırıyor bizi. Vahşi tabiatına yenilmemiş insanların arasından geçerek, müellifinin tasviriyle her biri yaşadığı devrin, o devrin kültürünün ve sosyal düzeninin âdetâ mücessem birer aynası mesâbesindeki şahsiyetlerin örnek hayatlarına dahil oluyoruz. Aslında kitap, sayfalar ilerledikçe kendi mekânına taşınıyor. Özemre’nin tasavvuf terbiyesinden geçen kişisel yolculuğuna da şahit oluyoruz böylece. Özemre ilk sayfalarda dükkânı dışardan göz(lem)lerken, kitabın ortalarına doğru dükkânın gözü oluyor. Nihayetinde ise mekânın bizzat kendisi.”

Dijital Çağda Yapay Zeka ve Rüyalar

Hayat değişiyor. Beklentiler insanın hazzıyla yarışacak bir hıza ulaştı. Rüyalar hâlâ canlılığını koruyor. Gün gelir, yapay zekanın bir marifeti olara rüyalara da müdahale edilir mi, belli değil ama bunun düşüncesi bile rüyayı kabusa çevirebilir.

Ahmet Melih Karağuz, rüyalar aleminden dijital çağa bir gönderide bulunuyor. Hatlar karışmazsa sorun da çıkmayacak ama zeka yapay olunca, bunun garantisi yok.

“Rüyalar, eski çağlardan günümüze insanlar için önemini kaybetmemiş, tanrılardan, keşişlere, tabircilerden sıradan insanlara kadar herkesin üzerinde yorumlar yaptığı, meşruiyet inşa etmeye çalıştığı ve geleceğe dair çıkarımlarda bulunduğu önemli bir araç olmuştur. Kötü rüya görünce yapılacaklar, iyi rüyaların tabirinin kime yaptırılacağı, halis rüyanın vahyin bir kaynağı olduğu gibi çeşitli inanış ve pratikler inşa ettiğimiz rüya, bugünün insanını da hala etkilemekte ve hayatına biçim vermesinde yol gösterici bir rol üstlenmeye devam etmektedir.”

“Özellikle özgürlük vaadiyle karşımıza çıkan dijital yeni medya araçları, bizlerin yaşadığımız gerçeğin baskıcı, sınırlandırılmış ve sıkıcı olduğuna dair kelimeler fısıldayarak özgürlüğün bir rüya olmadığını yaşanacak bir gerçeklik olabileceğine bizlere inandırdı. Dijital mecra sayesinde baskıya, zulme karşı geldiğimizde rejimleri bile yıkabileceğimizi rüyalarımıza sokarak, özellikle Arap coğrafyasında birçok siyasi yapının değişiminde rol oynadığını iddia etti. Kitlelerin tek bir hedefe kanalize olmasında, baskıyı hep birlikte dile getirmenin sadece kendi bölgemizde değil dünya siyasetinde de karşılık bulabileceğini bizlere söyledi. Biraz da bunun böyle olduğunu bize gösterdi. Günün sonunda, karşımızda artık baskıcı rejimler yoktu. Ancak dijital yeni medyayı kullanan insan sayısı hızlıca artmıştı ve hatta bu sanal evrenlere girmek için gerekli olan donanıma sahip olmak için ne gerekiyorsa yapan kitleler de vardı.”

Posta Kutusunun Yalnızlığı

Bir zamanlar modaydı posta kutuları. Evlerin önünde, bahçenin bir köşesinde içine konacak mektupları sarıp sarmalamayı beklerdi posta kutuları. Benim de uzun yıllar postanede kiraladığım bir posta kutum vardı; pk 54… Sonra baktım ki içi bomboş, kimsenin kutudan haberi bile yok, ben de kendi haline bıraktım kutuyu. Ne de olsa cebimize bile sığan e-posta kutumuz vardı artık.

Ömer Faruk Lekesiz, posta kutusunun yalnızlığını yazmış.

“Postacı, posta kutusunun kapağını son defa açtığını nasıl anladı kim bilir? Ya da bağlı olduğu amiri; “artık posta kutularına gitmeyeceksin” dediğinde bu rüzgârı andı mı o da benim gibi?

Posta kutusu ne kadar da yalnız. Bir daha kullanılmayacağını, bir daha kendisine ihtiyaç duyulmayacağını bilmenin mutsuzluğu ile nasıl da kararmış öyle. Oysa bir zamanların en gösterişli iletişim aracıydı. İçini dolduran zarflarla değil, içine yazılanların ağırlığıyla titrerdi.”

“Posta kutusu, cep telefonuna rakip değil. Hiç olmadı da zaten. Rüzgâr bir anda dünyanın her tarafındaki posta kutularının üzerine esti. Bir anda hepsini yerlerinden etti. İnsan daha ne olduğunu anlamadan telefonları buldu elinde. Ve telefon şirketleri harf sınırlaması koydu kendi mesaj kutularına. Altmış harften sonrası ikinci mesaj demekti, ikinci mesaj ise daha çok para. Hâlbuki insan alışıktı uzun ve anlamlı şeyler yazmaya. Pürüzsüz bir kraft kâğıdını koyar masaya ve karşısındakini özenle selamlar, uzun uzun hâlini hatırını sorardı.”

“Kimse sevdiklerine mektup yazmıyor şimdi. Postacı yolu beklemeler, “mektubun gelmiş, müjdemi isterim” diyen komşular yok. Okuma bilmediği için yahut gözleri seçmediği için mektubunu bize okutan ihtiyarlar da başka zamanlarda kaldı. Mektup bekleyen posta kutuları mahzun, kimse mektup yazmıyor artık. Yol kenarlarından bir bir toplanıp eritilecekler. Ve biz posta kutularına veda edemeden göçüp gidecekler. Dünyanın bütün posta kutuları adına olsun vedamız: Selam eder, gözlerinizden öperim.”

Hece Öykü, Sayı 113

Hece Öykü dergisinin 113. sayısı öykülerle araladığı sayfalarını Naime Erkovan’ın Benim Öyküm ve söyleşisi ile devam ettiriyor.

Erkovan, öyküsünün ipuçlarını, oluşma süreçlerini anlatıyor. Özellikle fantastik öykü üzerinde duruyor Erkovan.

“Fantastik yazdığım için insanlar, gerçeklerden kaçtığımı sanıyor. Bu dünyayla ve onun getirdikleriyle baş edemediğimi, hatta olanı kabul etmediğimi düşünüyor ve kendime güvenli bir dünya kurduğumu varsayıyorlar. O dünyada her şeyin istediğim gibi işlediğini farz ediyor olmalılar. Oysa ne kaçıyorum ne de dünyayla ilgili bir şikâyetim var. Gerçeğin ortasında cesurca durup bana öyküler getirecek ateşböceklerini bekliyorum.” 

“Yazarken en çok önem verdiğim şey, öykümü öncelikle benim görebilmemdir. Yazdıklarım zihnimde ne kadar canlıysa o kadar canlı da okura aktarabilirim. Elinizde yalnızca kelimeler olduğundan bütün dünyayı onlardan oluşturmalısınız. Bazen bir sesin duyulmasını bazen de bir kokunun alınmasını sağlamalısınız. Ve bunu yapmak için size yalnızca kelimeler veriliyor. O yüzden kelimelerime güvenmek istiyorum. Hayalimdeki dünyayı kâğıda aktarırken benimle iş birliği içerisinde olmaları gerekir. Aksi takdirde zihnimdeki zengin resim, kâğıda çorak bir vadi olarak düşecektir.”

Naime Erkovan Söyleşisinden

Naime Erkovan ile Ve Şehre Bir Flanör Gelir merkezli yapılan söyleşinin soruları Rüveyda Durmaz Kılıç’tan.

“Bir gerçeklik algımız var ama o ne kadar gerçek? Bize sunulan şimdilik bu. Dolayısıyla biz de gerçekliğin bu hâlini kabul etmek zorundayız. Ancak edebiyatın güzel taraflarından biri de imkânlar üretebilmesidir. Her öykü yepyeni bir gerçeklik kurar aslında ve onun bildiğimiz, alıştığımız şekilde olma zorunluluğu yoktur. Öykülerimin her biri yeni dünya benim için. Bütün ayrıntılarını tasarlayabildiğim ama en önemlisi de gündelik hayatın artık sıkıcı ve yorucu hâle gelmiş bütün özelliklerinden kurtulabildiğim adalardır. Kendi başına işleyen minik dünyalara dönüşüyor öykülerim; içlerinde yaşayanları kimsenin rahatsız etmeyeceği dünyalara.”

“Öykünün imkânları sınırlıdır. Dolayısıyla kaldırma gücü de. Öykücü o yüzden seçici ve adaletli olmalıdır. Birçok şeyin tek bir öyküye girmeyeceğine iman derecesinde inanmamız gerekiyor belki de. Yazarken elbette aklımıza ekleyebileceğimiz birçok şey geliyor ancak kendimizi tutmak, gerekirse yeni bir öykü yazmak zorundayız.”

Merve Özgenli Çelik ile Huzursuz Kalp Sendromu Üzerine

Merve Özgenli Çelik, Şeyma Subaşı’nın sorularını cevaplamış. Samimi bir söyleşi. Çelik, acılardan ve hüzünden beslenen öykülerinin kaynağını anlatıyor. Yazma konusunda da düşüncelerini sıralıyor.

“Kitabımla alakalı Abdullah Harmancı’nın değerlendirmesinde anlatma enerjisi ve kahır vurgusu benim de dikkatimi çekmişti. Öykü karakterlerimin çoğu yaralı, hüzünlü, sancılı insanlardan oluşuyor. Bu anlamda anlatmaya ve konuşmaya dermanları yok aslında. Yaşadıklarından, hissettiklerinden anlıyoruz yüklerinin ağırlığını... Ben de anlatma enerjisiyle bağlantılı olarak konuşmayı çok seven bir insan olmadım hiç.”

“Öykülerim hüznün başkenti gibi. Neşeli öyküler yazar mıyım? Şimdilik epey uzak görünüyor. Çünkü öykü anlayışımda mutluluk içindeki durgunluk, neşe içindeki hüzün, saadet içindeki keder var. Buna ek olarak ben çok mutlu olduğum, iyi hissettiğim zamanlarda yazamıyorum. Daha doğrusu yaşamayı yazmaya tercih ediyorum. Acı gördüğüm, sıkıntıyla yorulduğum zamanlarda yazmak benim için bu duygulardan bir kurtuluş gibi. Böyle zamanlarda kelimelere kaçıyorum. Bu anlamda, öykülerimi acıyla yoğururken kendimi sağaltıyorum.”

“Öyküde imge olmazsa olmaz değil. Ancak öykünün niteliği ve kıymeti açısından oldukça önemli. Benim açımdan imge, öykü evrenimin bir zenginliği.”

O Kadar Sade Her Şey

Her şey karmaşık, birbirine geçti diyoruz. Umulmaz bir hayatın bağlarını çözmeye çalışıyoruz. Hakikat çıkıyor karşımıza. Bildiğin her şey öylesine sade aslında. Kulağımıza değen bir türkü, birden bire gelen ölüm ve yaşamak… Öylesine sade.

Mehmet Aycı, dünyanın sessiz ve sade yüzünü anlatıyor Yaşadığım Gibi derken…

“…bahçeden çıkıyorum, sokağı geçiyorum, kızıl toprak, yeşerti yok, kıpkızıl, ileride ağılın dışında bir buzağı, kara, benekli bir buzağı, gidip kucaklıyorum, sen ne tatlısın buzağı, annen yok mu senin, çok aşina bakıyor, eğilip burnunu öpüyorum, uyanmışım, bir saatlik uyku, buzağı o kadar canlı ki gözümde, o kadar sevimli, o kadar masum, gözümü kapayıp tekrar rüyaya mı dönsem, cep telefonundan arama motoruna giriyorum, rüyada buzağı görmek Allah’ım ne kadar güzelmiş, seviniyorum, rüyamı önüme gelene anlatıyorum, rüyada buzağı gördüm, bunca yıllık yazarım rüyada ilk defa buzağı gördüm, Allah hayra tebdil etsin, siz de söyleyin canım, Allah hayra tebdil etsin deyin, şimdi yazmayayım mı ben bunu…”

Hece Öykü’den Öyküler

Mukadder Gemici – Gergedan

“Küçük kız yavaşça yaklaştı. Devasa gövdesi ister istemez bir ürperti veriyordu, bir dinozorla bir gergedan aynı şeydi onun için; eğer uçağa binmemiş ve Afrika’nın ortasına gelmemiş olsa, gördüğünün gerçek olduğuna inanmayabilirdi.”

“Gergedanın gözleri çok ama çok küçüktü. Kahverengi iki minik cam. İbrahim Tomy’nin eli, gergedanın insan omzuna benzeyen başının gerisindeki tümsek üstündeydi. Uzun parmaklı, büyük bir eli vardı bakıcının. Küçük kıza bakıcının yanında durmak, elini onun elinin yanına koymak daha emniyetli geldi. Birkaç küçük, ürkek adım daha atarak öyle yaptı.”

“Hayvan kısa ve ani bir hareketle bir ayağını kaldırıp indirdi. Kız geri adım attı, korkma dedi bakıcı. Yaşlı bir adamın göbeğine benziyordu karnı. Tek farkı çok daha iri ve sert olmasıydı. Başını yandan daha iyi görebiliyordu artık. Derisi gibi kuru toprağı andıran kırışık halkalarla sarılıydı gözleri. Yaşlılara benziyordu. Mısır piramitleri kadar yaşlı olmalıydı. O kadar yaşlı değildi, biliyordu bunu küçük kız, ama o kadar yaşlı görünüyordu işte. Kayalaşmış gibiydi durduğu yerde. Boynuzu gerçekten de heyecan vericiydi, yukarı doğru inceliyor, bir kavis çizerek uzuyordu. Nasıl çıkmıştı öyle başının üstünden? Çok güzeldi, sanki burnunun ucundan yukarı doğru açan bir çiçekti.”

“Küçük kız hayvanın yüzüne daha yakından bakmak için yer değiştirdi, gergedanın etrafında bir tur daha attı. Ağzı ne kadar genişmiş diye düşündü. Hayvanın hiç gülümsemiyor oluşu yine canını sıktı. Buzdolabının üstündekiler, dosyadakiler, odasında duranlar, lüks çadırda yatağın üstündekiler, annesine, arkadaşına ve öğretmenine hediye ettiklerini düşündü, boşuna çizdiği resimleri, onun gergedanları hep gülüyordu. Daha büyük fark ise yavru bir boynuzunun daha olmasıydı. Yan yana duran biri büyük, diğeri küçük iki boynuz çok ilginç görünüyordu. Kendisinin çizdiklerinde hep tek boynuz vardı ve hiç kimse onu ikaz etmemişti.

Kızının saf dikkati babasının hoşuna gitti. Artık daha güzel çizersin sanırım dedi.”

Müzeyyen Çelik- Yılan Yurdu

“Dülgeroğlu Ahmet ticaret erbabıdır. Bu işte çok iyi olduğu için de Şeytanlar Hocası diye nam salmıştır. Babadan, dededen esnaf olduğu için bu işlerin içinde yetişmiştir. Babası esnaflıktan yılıp Ahmet’i okutmak istese de orta sonda ticaret okulunu terk edip iş hayatına atılmıştır. Zaten köyden şehre gelip gittikçe alıp sattıklarıyla parayı bulduğundan defterde, kitapta, diplomada gözü olmamıştır. Yatılı okulda çıkardığı kavgalara ve bahis meselesine pek girmeyelim isterseniz.”

“Mutat olduğu üzere tekke dönüşü evinin yılan yurdu olduğunu kabul edip her gün evin çatı altına ve dört bir yanına yurt yılanı için yiyecek koyuyor. Bir yandan da korkuyor. Ümitle ümitsizlik arasında gidip geliyor. Uykusunda tavandan sarkan yılan kâbuslarıyla uyanıyor. Eline soğuk bir şey değse irkiliyor. Korka korka da olsa her gün bir şekilde sözünü tutuyor. İnanç her zaman önemli diyor içinden.”

“Zeliha ise doğurabilmiş olmanın ve hassaten oğlan doğurabilmiş olmanın verdiği özgüvenle, göğsüne yaslanmış somut delile dayanarak nikâh istiyor. Nikâh olmazsa çocuğu kendi babasının üstüne yazdıracağını açık yüreklilikle söylüyordu.

Saniye’nin yılanları da çoğalarak evi dört dönmeye devam ediyorlardı.”

Zübeyde Andıç-Geç Gelen Aydınlanma Hissinin Dayanılmaz Hafifliği

“Üç kaymakam geldi geçti bu salondan.
İki millî eğitim müdürü yer değiştirdi, biri de emekli oldu ben burada görev yaparken. Hiçbiriyle bir sorun yaşamadım ama çok yoruldum.
Dersler beni yormuyor da şu programlar yok mu, canımdan bezdirdi desem yeridir.”

“Bu seferki program, bizim okul adına hazırlandığı için bütün mesai arkadaşlarım burada bugün. Onların görevi, öğrencilerin aralarında oturup salondaki sessizliği ve düzeni sağlamak. Bazılarına bu da zor gelmiş olacak ki sürekli saatlerine bakıyorlar. Ben günlerce uğraşmışım, onlar oturdukları yerde bir saate sabredemiyorlar. Herkesin kendince işi gücü, telaşı var; buna diyeceğim yok ama daha program başlamadan başka okuldan gelen bir öğretmen gibi “Ne kadar sürer, öğlene biter mi hocam?” diye sormak da biraz garip doğrusu.”

“Şimdi, programa katılanların bir kısmını sıram sıram dizme vakti. Her programdan sonra aynı. Sanırsın birazdan fırın süpürgesi gibi duran ve arka sıranın başına geçen kütüphane müdürü Yurttan Sesler Korosu’ndaki yeni görevini bir türküyle salondakilere duyuracak. Sonra orta sırada sıkışan devlet bankasının müdürü, hareketli bir türküye başlayacak ve diğer katılımcılar da alttan alttan gerdan kırarak türküye eşlik edecekler.”

“Sonra da okul çıkışı uğradığım öğretmenevinin sürekli tavuk döner kokan lobisinde -bir bardak çay eşliğinde- benim de içinde bulunduğum fotoğrafların öyküsünü başkalarından dinleyeceğim.”

Bahtiyar Aslan- Ölü

“Ölünün bende gözleri kaldı, iri, siyah, derin, anlamlı… Böyle bir hayatın içinde neden bu kadar derin, neden bu kadar anlamlıydı hiçbir zaman anlayamadım. “Abi” diyor bir kere daha, “toprağın altı serin.” Başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum, bir çinke bulut bile yok. Güneş sapsarı bir top gibi gelip üstümüze sarkmış. Her zamankinden daha büyük ve daha yakın sanki. Toprak çıtır çıtır kavruluyor. Ta ötede gittikçe çukurlaşan ova ateşin üstünde bir sac gibi genleşiyor. Şimdi bir bulut peyda olsa, bir rüzgâr sürükleyip getirse yahut şu dağların ardından, sonra birden boşansa ovaya… Fakat kızgın bir saca serpilmiş bir avuç su gibi birden cızırtıyla buharlaşıp kaybolmayacak mı? Demek toprağın altı serin ha!”

Selma Maşlak - Kirazın Gölgesinde

“Kiraz saplarında gezinen kancalı böceklerden biri önüme düşüveriyor. Küçücük cüssesine aldırmadan dağ gibi kesekleri, kayaları, köprü gibi kuru yaprakları hızlıca aşıp yoluna devam ediyor. Tek bir amacı var; kuyruğunu sallaya sallaya budaklı gövdeyi yürüyerek yeniden evine, kirazların öbeğine ulaşmak. Eylüle kadar sürecek kısacık hayat hikâyesi, kancalıyı her gün aynı şeyi yapmaktan alıkoymuyor, eminim o da bütün sabahlar kendi olarak uyanmak istiyor. Koca dünyada kapladığı bir milimlik yere, bir mevsimlik ömrüne aldırmadan yaşamın neşesine katılıyor. Ya şu gelinciklere ne demeli? Mavi mor peygamber çiçeklerine, minelere, horozibiklerine, mısır püsküllerine, deve dikenlerine… Karabaşlara, lavantalara, salkım salkım koruklara, sarı çiçekli dere otlarına ne demeli? Hepsi ılık rüzgârda salınarak rengârenk kokular saçıyor, kısacık hikâyelerinin üzerine neşeli şarkılar yazıyor.”

Fatma Ünsal-İlenç

“Hakan halkına küsüp obayı terke yeltendiğinde hatunu onunla gitmeyeceğini söyledi. Hakan bir anlık tereddütten sonra ağzının arasından ıslığa benzer bir sesle: “Sen bilirsin,” dedi ve Karakumrul nam atını sürdü. Atın arkasından bakakaldı hatun. Korkuturum da kalır burada sanmıştı. İnsan, sanarak yaşar.”

“Akşam oluyordu. Obasından bir kişi bile gelmemişti onu aramaya. Bunca yıllık hatırı, pula dönmüştü ya. Hepsi tamuya varsındı. Zarfta yazanları düşünüyordu. Ne yapacaktı şimdi? Kâğıtta korku otunu yiyenin üç gün yaşayacağı yazılıydı. Hakan başta bunu kendisine konduramadı. Korkak korkağım der mi? Demeyi bırak, kendisi hariç herkesin korkak olduğunu savunur. Ama hakanın içinde bir nokta, cılız sesiyle ünledi ona ünleyeceğini. Atalarından da duymuştu. Atalar sözüne kıymet verirdi. Ağaçtan çıkan ışık, güneşten bile kıymetliydi. Yakacaktı kendisini.”

“Hakan perişan, bir eli sıkıca kılıcın kabzasını kavramış, diğer elinde düşmanın verdiği pusat kıpırtısız duruyordu. Yüzü gözü tere batmış, dişleri sıkılı, ona uzatılan kılıcı bir hışımla kaldırdı. Kaldırmasıyla kabzayı tutan koluna indirmesi bir oldu. Kılıç toprakta; hakanın eli kabzada kaldı. Toprağa çakılı kılıç, hakanın kanı yere değende kesik elle yana devriliverdi.”

Nâdir İbrâhîmî – Benim Küçük Kalbim

“Benim küçük bir kalbim var. Çok küçük, çok çok küçük. Büyükanneme göre insanın kalbi boş kalmamalıdır. Zira eğer boş kalırsa boş bir saksı gibi çirkin görünür; çirkinliği ise insanı rahatsız edermiş.”

“Babama göre kalp, insanların bir iki saatliğine veya bir iki günlüğüne uğrayıp kalabilecekleri bir misafirhane veya ilkbaharda yapılıp sonbaharda rüzgârın dağıtabileceği bir serçe yuvası değil…”

“Tüm iyi insanları kalbime sığdırdığımı anlayınca babamın amcasını da kalbime alıp ona da bir köşe vermeye çalıştım. Ama sığmadı. Ne kadar çabaladıysam da sığmadı…Onun adına üzüldüm… Ama ne yapabilirdim ki? Sığmadı işte…Benim bir kabahatim yok. Kesin o kabahatli. Yani aslında kendisi zar zor sığsa bile büyük para sandığı dışarda kalıyor; o ise koşa koşa sandığını almak için kalbimden dışarı çıkıyordu…”

Hande İkbal -10 Saniye

“Başını kaldırmadan mikrofona parmağının ucuyla tıklıyor. Mikrofon açık ve ses tüm salonu dolduruyor. Salonun doluluğu ise çıkan uğultudan belli ama başını kaldırıp doğrudan kalabalığa bakmaya hazır değil. Yanında yöresinde telaşlı teknik ekip bir yandan yansıtılacak slaytları, bir yandan sahnenin ışıklarını ayarlamaya çalışıyor. Biri getirip önüne bir bardak su bırakıyor. Gözünün ucuyla baktığında onun misafir ve protokolü karşılamakla görevli kadın olduğunu görüyor. Kadının ayağındaki hafif topuklu ayakkabılar ve gözüne çalan “ciddiyim laciverti” ceketi onu 1986 yılı 23 Nisanına götürüyor.”

“Evin tek evladı, tek göz ışığı o. Hayatı boyunca sorumluluk verilmemiş el bebek gül bebek büyümüş, önündeki tüm engeller ailesi tarafından bir bir kaldırılmış çocuk. Evlenirken de çok korkan düğününde. Baba olduğunda da hastanede. Herkesin tebriklerini kabul ederken çok utanan ve ortamdan sıkılan adam. Kariyer basamakları sınavıyla görevinde yükseldiğinde gelen kutlama mesajlarında da. Ona huzur veren evi ve ailesi dışına çıkmak onun anksiyetesini tetikliyor, hele kalabalık ortamlar nefesini daraltıyor.”

Ay Vakti 200. Sayıya Ulaştı

Bu cümleyi kurmak kolay. 200. sayıya ulaştı diyoruz. 23 yıl ve 200 sayı. Gönülden bir maşallahı hak ediyor Ay Vakti dergisi. Dile kolay, 200 sayı. Gönüller kuran, candan muhabbetlere vesile olan, vefayı baş tacı eden 200 sayı. Nice güzel ve kalıcı sayılara ulaşması dileğiyle dergiye emeği geçen herkesi can-ı gönülden kutluyorum.

Giriş Yazısından…

İçi dışı birdir Ay Vakti’nin…

“Dergi sayfalarında bir şiire tutunup göğe kanat çırpan kumru, her cuma pencerede nasibince yemlenir, demlenen çay buğusuna bakan gözlerin şaşkınlığında. Biri binle hemhal etmenin gayretidir mücadelemiz. Yarı yolda kalmayan bir kalbin inşasına bazen şiir, bazen sihir taşır kelimelerimiz. Takdirin ölçüsü nedir, bilinmez lakin değerin ederine paha biçilmez biliriz. Biliriz manayı taşıran kelimeler diyarında varolmanın nedenli zor olduğunu… Bundandır ki yalınkılıç çıktığımız bu yolda önce nefsimize “sabrı ve hakkı” telkin edenlerdeniz.”

Kutlu Bir Yürüyüş: Ay Vakti

Salih Uçak, Ay Vakti’nin 200 sayılık yolculuğunu yazmış. Özellikle dergi dünyasını tanımak isteyen, bir dergi nasıl ayakta kalır diye merak eden gençler için rehber niteliğinde bir yazı.

“Takvimler Ekim 2000’ni gösterdiğinde bir muştu gibi doğdu Ay Vakti…”

“Bizim yolculuğumuz, müşterek bir varolma serüvenidir. Benlik düşüncesinden uzak birlik düşüncesi üzere inşa edilen bir yürüyüştür bu. Kendinden yola çıkarak özülkeye vasıl olmayı amaç edinmiş bir hicret, bir yeniden doğuştur. Ay Vakti, muayyen bir güzle güzellik yoluna koyulan çok sesli bir münzevidir. İnsanı merkeze alarak pergelleşen perspektifiyle kozasından çıkan dergimiz, topluma rehberlik etmeyi; sanata, edebiyata ve düşünce dünyasına yön vermeyi önceler.”

“Ay Vakti, diriliş ruhunu yaşatan bir mekteptir. Sağlam bir iz üzere yoluna devam eden fikir ve edebiyat hareketidir. Kökleri mazide olan atidir. Okur ve yazar çevresiyle kimliğini ve kişiliğini tamamlayan dergi, genç kuşakların elinden tutmuş ve yetiştirmiş bir ocaktır. Dergi, yüklendiği misyonu unutmadan, duruşunu bozmadan var olmuştur.”

Derdi Olan Dergiler

Mahmut Bıyıklı, dergi nedir, her çıkan dergi, dergi midir bunu çok iyi bilen bir isim. Derdi olan dergileri de tam gözünden tanır. Çünkü kendisi de ne yaparsa yürekten yapar, derdinin dermanını kuşandığı işten alır. Ay Vakti dergisinin 200. sayısı münasebeti ile dergiler, dergilerin işlevleri gibi geniş kapsamlı bir yazı kaleme almış. Paylananlar ve payına düşeni alanlar elbet olacaktır bu yazıdan.

“Var edilmiş her şeyin bir kaderi vardır. Evrenlerin, coğrafyaların, milletlerin, insanların ve insanlığa anlam ve değer katan her şeyin… Dergilerin de kaderi vardır. Özellikle derdi olan dergilerin. Derdi olan dergilerin kaderi, özel hatlarla yazılmıştır. Böyle inandırılagelmişiz, ezelden. “Ezel kâtiplerin uşşâk bahtın kara yazmışlar” dendiği kabilden, daha büyük bir bütünün temel bir ihtiyacına cevap olmak üzere var edilişini dert edinen, gündemini asla güncele çiğnetmeyen dergilerin kaderleri de emsalinden farklıdır şüphesiz…”

“Dergilerin mektep olma hüviyetini hiç kimse inkâr edemez. Bu mekteplerde yetişenler, yeni mektepler kurup genç yüreklerde yeni heyecanların oluşmasına ve büyük rüyaların görülmesine önderlik etmişlerdir. Bu sorumluluk bir meşale gibi nesilden nesile taşınmıştır. Dergi mekteplerinin varlığı milletimizin varlığının devamıyla doğrudan bağlantılıdır.”

“Geleneği olmayanın geleceği olmaz. Dergilerimiz gelenekten beslenerek, bugünün dilini yakalayarak ve çağın şartlarını doğru okuyarak geleceğe kalacaktır. Dergileri ayakta tutan aboneleri değil fikirleri ve heyecanlarıdır. Mevkutenin kaç kişiye ulaştığının hiçbir önemi yoktur. Hakikatten kopmayan ve istikametini koruyan her kalem adamının sözünün muhatabı her zaman olacaktır. Bu yüzyılda ulaşmasa da gelecek yüzyılda okuyucusunu mutlaka bulacaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Dergilerimiz gelenekle bağlarını kuru kuruya bir iz sürme şeklinde değil külü köze çevirme coşkusu içinde kurmaları gerekir.”

Ay Vakti gibi 200 sayıdır okuyucusunu yola çağıran müstesna dergilerimizin varlığı bizim umudumuzu artırmakta ve heyecanımızı diri tutmaktadır. Derdi, davası, misyonu olan, geleneğe yaslanan ve gelenek oluşturan dergiler geleceğimizi inşa eden ocaklar olacaktır. Çağ yangınına karşı su taşıyan sakalar olan kahraman dergi emekçilerinin başımız gözümüz üstünde yeri vardır. Başta Şeref Akbaba olmak üzere hepsini hürmetle ve içtenlikle selamlıyorum. Nuri Pakdil’in dediği gibi “Hepimiz Aynı Ocaktan Isınıyoruz. İleri!”

Dilsizleştirme Devrimi

Dil devriminin üzerinden 90 yıl geçti. Eksisi ve artısı ile diyeceğim de düşünüp tartınca aklıma çok da bir artı gelmiyor. Bu devrime dense dense köklerinden koparma devrimi diyebiliriz.

Necmettin Evci, dil devrimi üzerine yazmış. Dilsizleştirme diyerek tarif ediyor Evci devrimi.

“Dil Devrimi! Söylenişi bile ürpertiyor. Devirilen, devirilmek için çaba gösterilen masadaki herhangi bir eşya, sehpadaki çiçek, tezgâhtaki bardak, bir canlı, bir bina, bir kurum hatta devlet değil. Böyle olsaydı bunları ‘çamlar devirmek’ kabilinden faillerinin kabalığına, anlayışsızlığına verip geçilirdi. Ne ki, dili devirmeye cüret etmek, bir milletin tarih içinde süzülerek, arınarak, eklenerek, ayrışarak, birleşerek, toplaşarak, akarak, coşarak oluşan aklını, duygusunu, dimağını, tasavvurunu, her şeyini değiştirmeye kalkışmak demektir; geçmişini, geleceğini, dünyasını devirmeye yeltenmek demektir. Bu nasıl olur, bu mümkün müdür? Bu kudrette insan, bu kudrette sistem var mıdır, olmuş mudur? Bu ölçü ve boyutta insan ve hayatı değiştirme hakkı ve cesareti bir çeşit tanrılık iddiasına tekabül etmez mi? Çünkü dil, tanrı yaratısı ve vergisidir.”

“Dilin etkisi sadece kaynak dille değil, yakın, komşu kültür ve medeniyetlerle, uzak yakın milletlerin dilleriyle de ilişkilidir. O ilişki hayatın, tarihin, kültürün işleyişiyle sağlanır. Bu anlamda bütün diller başka dili, dilleri de besler. Bilginin, kültürün coşkulu, gümrah kaynaklarının başında, farklılıkların birbiriyle ilişkisi geliyorsa bundan daha doğru, daha doğal bir münasebet olamaz. Var oluşun yasasıdır bu. Kendilerini varlık içinde anlamlandıranlar, asgari nispette bu yasaya saygılı olmak durumundadır. Başka çare ve ihtimal de yoktur. Dilin varlık ve hayatla içkin işleyen yasasına saygılı olmayanlar, kendilerine değersiz bir konum takdir etmiş olurlar.”

En Güzelin Peşinde

Düstur kesin; Müslüman işini düzgün ve güzel yapar. Hem de ne iş olursa olsun. Mustafa Özel, güzel ve güzellikler üzerine yazmış. Sanatta güzellik, sözde güzellik, özde güzellik.

“Dinin toplumsal bir kurum olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Dinin toplumda karşılık bulabilmesi için onun; muhteva, dil ve üslup olarak muhataplarına, müntesiplerine kalben, manen, zihnen hitap etmesi elzemdir. İslam’ın temel ve birincil kaynağı olan Kur’an-ı Kerim, bunların tamamına sahiptir. Muhtevası, insana bütün olarak hitap eder bir niteliktedir. Dili ve üslubu karşısında, indiği dönemdeki bütün edebiyatçılar, şairler lâl ü ebkem olmuşlardır.”

“Edebiyatı, sanatı, kültürü önemseyen bir dinin mensuplarıyız. Zarafet, İslam’ın olmazsa olmazlarındandır. Bu durum mimarî bir yapıda da edebî bir eserde de bir insan davranışında da tezahür eder. Bunun kaynağı, yalnızca Kur’an-ı Kerim değildir. Bu Yüce Kitabın kendisine inzal edildiği Peygamber Efendimizin hayatı zarafet, nezaket, letafet, belagat ve fesahat ile doludur. Peygamberimiz“Bencevâmiu’l-kelim (az lafızla çok anlam ifade etme kabiliyeti) ile gönderildim.” buyurmaktadır.”

“Müslüman, hele de toplumun önünde olan, bir şekilde ona biçim veren Müslümanhep güzelin peşindedir, peşinde olmak durumundadır. Her Müslüman bir şekilde anlatıcıdır, öğreticidir, tebliğci ve davetçidir. Dolayısıyla güzellik onun ayrılmaz bir parçasıdır, onun içinden dışına akseden bir manzaradır.”

Süleyman Çelebi ve Mevlid Dosyası

Süleyman Çelebi’nin ölümünün 600. yılı vesilesi ile 2022, Süleyman Çelebi Yılı olarak kutlanıyor. Elbette onun adı ile özdeşleşen Mevlid de bu vesile ile tekrar tekrar hatırlanmış oluyor. Ay Vakti dergisi de hazırladığı bir dosya ile hem Süleyman Çelebi’yi hem de onun kıymetli eseri Mevlid’i sayfalarına taşımış.

Dosyadan…

Mustafa Özçelik - Mevlid’in Kaynakları

“Süleyman Çelebi’nin şaheseri Vesilet’ün-Necat (Mevlid), şüphesiz hem konusu ve muhtevası hem de edebî yönüyle çok özel bir eserdir. Yazıldığı dönemden itibaren günümüze kadar sürdürdüğü saltanatı, gördüğü önemi ve hiç azalmayan tesiri işte onun bütün bu yönleriyle ilgilidir. Bu durum, karşımıza her şeyden önce ilim, irfan, edebiyat bakımından kendisini çok iyi yetiştirmiş bir ismi çıkarır. Çünkü böyle bir eser, şüphesiz ki böyle bir birikime sahip birisi tarafından yazılabilirdi. İşte bu noktada müellifinin eserini yazarken hangi kaynaklardan beslenmiş olduğu konusunu önemli hale gelmektedir.”

“Mevlid’in diğer kaynaklarına gelince; eserin konusu Hz. Peygamber olduğu için Mevlid’in en eski kaynakları aynı zamanda bir övgü şiir olduğu için Es’ad Ebû Kerib el-Himyerî, Kâ’b b. Züheyr, Muhammed b. Saîd el-Bûsîrî , Abdullah b. Revâha, Kâ’b b. Mâlik ve Hassân b. Sâbit’nın Hz. Peygamber için yazdıkları şiirlere kadar götürülebilir. Fakat eserde aynı zamanda bir hayat hikayesi de anlatıldığı için asıl kaynakların siyer ve megazi (gazavatnâme) kitapları olduğu söylenilmelidir. Zira Mevlid, bir anlamda bir siyer-i nebi özelliğindedir. Hz. Peygamber’in hayatı, risaleti, miracı gibi onunla ilgili bütün konulara ait hemen her bilgi bu eserde yer almaktadır. Bu anlamda araştırmacıların ısrarla belirttiği kaynak ise Mustafa Darir’in “Siret’ün-Nebi” adlı eseridir.”

Prof. Dr. Alim Yıldız - Âb-ı Hayat İçmiş Gibi

“Mevlid; doğma, doğum yeri, doğum zamanı, anlamlarına gelen bir kelimedir. Edebiyatta ise, Hz. Peygamber’in doğumu başta olmak üzere hayatı, mucizeleri, gazâları, ahlâkı, vefatı ve hilyesini anlatan eserler demektir.”

“Mevlid türündeki eserlerin yazılışının en önemli sebeplerinden biri Hâtemü’l-enbiyâ ve Resûlü’s-sakaleyn olan Efendimiz (as)’ın şefaatine ve yakınlığına mazhar olmaktır.”

“Bir rivayete göre peygamberler içinde en uzun ömürlüsü Hz. Nuh (as)’tur. Kendisine 350 yaşında vahiy gelmiş, 950 yıl kavmini davetle geçirmiş dolayısıyla 1300 yıl yaşamıştır. Uzun da olsa kısa da olsa Cenab-ı Allah’ın tüm canlılara biçmiş olduğu bir ömür vardır. Bu beytinde insan ömrünün bir gün son bulacağını bildiren Süleyman Çelebi, esasında “Her canlı ölümü tadacaktır…” âyet-i kerimesine telmih yapmaktadır. İlahî emirde de buyurulduğu üzere insan ne kadar çok yaşarsa yaşasın sonunda ölüm kendisini bulacaktır.”

M. Muhsin Kalkışım - Mevlid-i Nebî Üzerine Birkaç Not

“Vesîletü’n-Necât’ın şaheser bir beyti, kalplerde Hz. Muhammed aleyhisselâm sevgisinin ne denli zirve yaptığını gösterir niteliktedir: “Ölmeyip Îsâ göğe bulduğu yol / Ümmetinden olmak içün idi ol”. (Hz. Îsâ, onun ümmetinden olmak için ölmemiş, göğe yükselerek başka bir hayat mertebesine geçmiştir. Âhir zamanda tekrar yeryüzüne iner ve onun ümmetinden olur. Müellif burada hüsn-i ta’lîl yapmıştır.) Rivayete göre bu beyit, İranlı bir vaizin Bakara Sûresi’nin 253 ve 285. âyetlerini karıştırması üzerine teşekkül eden tartışma ortamında Süleyman Çelebi’nin kaleme aldığı 5 beytin ilkidir. Yani bu beyit Vesîletü’n-Necât’a bir çekirdek olmuştur.”

Yılmaz Öksüz - Gel Berü Ey Aşk Oduna Yanıcı

“Çelebi, miraç bahsinde bize ivazsız garazsız bir aşk modeli sunmaktadır. Bu aşk, hem Burak ile Hz. Peygamber arasında hem Hz. Peygamber ile Allah arasında söz konusudur. Burak’ın fahr-i âlem efendimize duyduğu sevgi klâsik edebiyatımızdaki âşık/rind karakterini hatırlatırken miraç merdiveninde aşkla yürüyen efendimizin Allah’a olan muhabbeti şem‘ ü pervâne temsilindeki pervâneyi çağrıştırmaktadır. Her ikisi ihtirastan arınmış, maddiyattan soyunmuş, sevdiğinin rengine boyanmış olan hezârî aşkın örneğidir. Burak sevdiği için keyfini terk ederken Hz. Peygamber cananı için canından vazgeçer. Çünkü, aşk yolu haz değil çile yoludur, benlik değil hiçlik yoludur. “Âşık canı için cananı değil, cananı için canı sever”. Onun gözü yâri görmek, kulağı yâri duymak, kalbi yâri sevmek, hasılı varlığı yârin varlığına ermek içindir. O bilir ki, yokluk çölüne inmeden varlık bağına girmek mümkün değildir.”

İnsanı Hizaya Çeken Çizgi

Dosdoğru olmak, hem de emrolunduğun gibi… Dümdüz bir çizginin üzerinde yaşıyormuş gibi hedeften sapmadan, istikamet değiştirmeden. Çizgi seni nereye götürürse oraya kadar…  

Erdoğan Muratoğlu,  Çizgi isimli yazısında insanlığın ancak doğruluk ile kurtarılacağını anlatıyor. Çizgi gibi doğru olmak, istikameti doğru belirlemek. Mümine yakışan ve ondan beklenen de budur.

“İnsan hayatı ve çizgi… Hayatını bir çizgi üzerine kuranlar, bireylerin-toplumların-ulusların vb. öncüsü olma imkânını elde ederler. Peki nedir, hayatını bir çizgi üzerine kurmak? Çizgisiz hayat ne anlama gelir? Çizgisiz hayat düşünülebilir mi? Hayatını bir çizgi üzerine oturtmak kolay mı? Bu ve buna benzer sorular üzerinde fikir alışverişi yapacağız nasip olursa.”

“Zorlukların yoğun olduğu bir çağda verilen sınav hem kolay hem zordur. Kolaydır; kötülükler gözleri kara bir şekilde her yerde bulunduğu için onları fark etmek, tanımak kolaydır ve ona göre tutumunuzu belirlersiniz. Zordur, kötülükler her yerde hüküm sürdürdüğü için onlara karşı direnmek, istikamet çizgisinde yürümek oldukça kararlılık ister. İnsanların bunu gösterebilmesi gerçekten çok zor bir durumdur.”

Baş Üstüne

Doç. Dr. Abdülkadir Dağlar, deyimlerin anlam zenginliğinden bahsederek açtığı konuya, “baş” kavramının deyimler içindeki anlamlarını açıklayarak devam ediyor.  Türkçenin anlam zenginliği, mecazlar, imgeler ve sözün gücü gibi konulara değiniliyor yazıda.

“Mesellerin, özünde bir hakikî anlamdan hareketle mecazî anlamlar da yüklendiği, konuşma dilinde çoğunlukla bu mecazî anlamlarıyla kullanıldığı bilinmektedir. Kelimelerin hakikî anlamlarından herhangi birinin, mecazî anlamlar dairesinde dönüşüp gelişmesiyle deyimler ve atasözlerinin halkın konuşma dilinde edebî birer hüviyet kazandığını, yani bu yolla halkın edebiyatına mal olduğunu söylemek mümkündür.”

“Sözlüklerde, içerisinde baş kelimesinin yer aldığı deyimlerden neredeyse tamamının, kelimenin ilk ve en yaygın anlamı olan “vücudun en üst bölümü, kafa” ile yorumlandığı, kelimenin yara ve o minvaldeki diğer anlamlarının pek de dikkate alınmadığı görülmektedir. Bu durum, bilhassa deyimler ve atasözleri üzerine edebî açıdan yapılan değerlendirmelerde anlam bakımından önemli eksiklik ve boşlukların ortaya çıkmasına da yol açmaktadır.”

Başına Üşüşmek

Üşüşmek kelimesi sinekler için düşünüldüğünde, “sineklerin taze kanlı yaraya toplanması” şeklinde yorumlanabilir. Keza, yırtıcı hayvanlar da yaralı hayvanın kan kokusuna duyarlı olduklarından hemen sürü hâlinde o hayvanın başına toplanırlar. Bu durumda başına üşüşmek deyimiyle anlatılmak istenenin, “yarayı ve yaralı oluşu fırsat bilerek insanı ya da hayvanı aciz durumda yakalamak” olduğunu söylemek mümkündür.

Perde Ve Hakikat: Sinema Felsefesi

Abdullah Ömer Yavuz, sinema ve hakikat kavramlarını karşılaştırmalı olarak işliyor yazısında. Sinemanın bir tebliğ aracı olarak kullanılacağını çağımızın şartlarını da göz önüne alınca çok da uzak durmuyor. Hakikat, hayatın her köşesinde insanın en büyük sığınağı. Sinemayı hakikatin bir durağı olarak görebiliriz. Anlam yoğunluğunun görsel bir perspektifte insan ruhuna daha kolay sızma gibi bir işlevi var. Bunu idrak ederek yapılacak çalışmalar, beyaz perdenin boynundaki borcu da böylelikle ödemiş olacaktır.

“Bilim, sanat, düşünce… Birbiriyle kesiştiği yerde varlık anlam kazanır. Misal, her araştırma bir merakla başlar. Felsefenin özü merak duygusuyla yoğrulmaktadır. Sanat, merakın peşinden koşar. Ya da İsmet Özel’in dediği gibi “bir devrimcinin hazırlığıdır” merak! Hakikatin merakıdır. Bir anlam arayışıdır.”

Sinema en temelde görme eylemidir. Görmek de tek çeşit değildir. İslam geleneğinde üç tür görmeden söz edebiliriz: İlme’l-yakin (aklın, zihnin görmesi); ayne’l-yakin (gözün görmesi) ve hakka’l-yakin (kalbin görmesi). Sinema akıl-göz-kalp düzeyinde gören ve gösterebilen olduğunda anlam kazanır. Kalp devrede olmadan akıl ve göz yetersiz kalır, akıl ve göz olmadan kalp anlamsızlaşır. Sinemanın hayal perdesi olarak isimlendirilmesi de çok naif bir tanımlama olduğu kadar hakikat ile bağlantısına da vurgu yapar. Hayal ve suret arasındaki bağ ise hâlleşmektir. Sinema, hâllendirmelidir.”

“Tüketim endüstrisi, hızla her şeyimizi içine almanın derdinde. Tam da bu noktada zaten Hollywood’un dayattığı kurgularla, ucuz komedilerle ve üçüncü sınıf filmlerle çürüyen sinema sanatında; yerli-yabancı fark etmeksizin dijital tröstler, hayal perdemizi yırtmaya çalışıyorlar. İstedikleri ve planlı çektirdikleri film/dizileri teknolojinin her ürünü kullanarak dünyamızı kuşatıyorlar.”

Bir-İki Erzurum

Şeref Akbaba, anılarına devam ediyor. Erzurum’dayız. Dostlar arasında. Yitenler, yol gözleyenler, acılar, hüzünler…

“Hemen her yıl, öğretmen olmam hasebiyle şubat tatilini ve yaz tatilinin çoğunu memleketimde geçiriyordum. Ailemiz, akrabalarımız, dostlarımız ve arkadaşlarımı ziyaret eder, soluklanır ve görevim olan şehre geri dönerdim. Dört yıl Adana’dan, sonrası İstanbul’dan bu seyahatler devam etti ve ömrümüz oldukça da devam edecek inşallah. Dünyanın yaşadığı salgın sebebiyle, son iki yıl bu gelenek bozulmuştu. En son Annem ve öncesinde babam ve diğer aile fertlerinin vefatı münasebetiyle gelişlerim var ki, o halet-i ruhiye çok farklı elbette. Zamansız çalan her telefon bir korku salar içinize, yola çıkarsınız, ama yol bitmez. Hüzün ve sabır yoldaşınız olur. Eksilen bir yanınızla yola revan olursunuz.”

“Erzurum’a gittiğimde artık gelenek haline gelmiş, İsmail Bingöl, Ali Kurt ve sonraları Ömer Özden hoca ile birlikte, farklı muhitler, farklı mekanlarda sohbetlerimiz olmuş tu. Bir defasında felsefe tarihi profesörü olan Ömer Özden hocanın o sıralarda Ay Vakti’nde yayınlanan ‘Aşk ve Bahar’ yazısı gündem olmuştu ve yazının içeriğinde yer alan İsmail Bingöl’ün şiirinden birkaç mısra üzerine de Ali Kurt’la karşılıklı mülahazaları farklı bir renk katmıştı sohbete.”

Ay Vakti’nden Hikâyeler

Nurşah Karaca - Mahallede Şenlik Var

“Bütün misketlerimi kaybettim.

O Mıstık olacak çelimsiz yok mu cin gibi çarptı mahallenin bütün çocuklarını. Mıstık mahalleye geldiğinden beri tadım tuzum kalmadı. Ne misket şampiyonu unvanım kaldı ne de ceplerimde bir avuç misket…”

“Yarın maç var. Sonuç belli ya olsun. Bizim takım, daha donunu çekemeyenlerle, sümüğünü silemeyenler takımı. O yüzden herhâl aşağı mahalle ‘sümüklüböcekler’ koymuş bizim takımın adını. Valla yalan yok, adı da cuk diye oturmuş. Bir de aşağı mahalledekileri görseniz. Sulak yerde büyümüş yabani otlar gibi uzamış da uzamışlar. İki çift laf etmek için yüzlerine bakacak olsak ayaklarımızın ucuna basıp boyumuzu yükseltiyor; kafamızı da aha böyle yukarı dikiyoruz.”

“Cuma günü yerli malı haftasıymış. Şimdi Nagehan’ın sınıfında olmak vardı. Kim bilir neler neler getiriyordur babasının bakkalından. Anama diyorum ki “Ana yerli malı haftasında sarma sarsan. Poğaça, börek de olur. Ya da kek mi yapsan çikolatalı?” Hiç oralı olmuyor anam.”

“Garibim ne yapsın? Parayı düşürdüm yalanlarıyla Nagehan’a rengarenk etiketler, defter kapları, tokalar aldığımı hiç bilmiyor. Aman bilmesin de.”

Fatma Balcı- Taş Uykusu

“İpsiz kuyu, karanlığına çekerdi dipsiz hayalleri. Bağrındaki aktaşla maden ocağını aydınlatırdı. Bekçilerin ellerini karartır, içlerini ağartırdı. Madencilere düştükçe uçmayı öğretirdi. İsli tavanı, killi duvarı saklardı ölümlü yanını. Kuyudan çıkan iyi yaşardı, kuyuda kalan kötü ölürdü. Ölümlülerden kaçanı örümcek ağıyla yaşatır, göçükten kurtulanı zehirli yağıyla gömerdi. Yine de Sepetçi Köyü’nden madencileri değil imamları kaçırırdı. Kuyuya kaçanlar çok olurdu o yıllarda. Suçlular, asker kaçakları, kan davalısından kaçanlar birer birer kuyuya girerdi. Çoğunlukla adlarını da değiştirirlerdi.”

“Güz rüzgârları esti kuyunun başında. Kuru yaprakların hışırtısını kazma sesleri bastırdı… Kar yağdı bozkıra. Madenciler tünelde bıraktı kar sularını… Kuş cıvıltıları sardı köyü bucağı. Kuyudan kanat sesleri yükseldi... Güneşin elleri topraktan mahsulü topladı, gecenin elleri kuyudan cevheri… Bir yıl bu kadar çabuk geçmişti. Kaya’ya bir gün gibi gelmişti. Kaya artık yolağın taşın damarı olduğunu, tespih tanesi büyüklüğündekilere dökme denildiğini, futbol topundan büyük taşların sırmalı olarak adlandırıldığını, aktaş alan tüccarların taş bedeli dışında çoluk çocuğa verdiği paraya şerbetlik ismi verildiğini öğrenmişti; birimbirlik, kapak, budama, yamak ve tabanın kaç pamuklu ettiğini de,.. Madencinin bulan değil arayan, konuşan değil susan, ölen değil yaşatan olduğunu da anlamıştı. Kuyunun inilen değil çıkılan, açılan değil sırlanan, kör değil gösteren, dilsiz değil avaz olduğunu da…”

Emrah Bilge Merdivan - Şekerler Ah Şekerler…

“Güneş ikindiye devrilmiş, meraklı turist kafileleri Kemere Köprüsü’nde bir miktar soluklanıp Boztepe’ye doğru tırmanmaya başlamışlardı. Tepedeki çay bahçesi böyle soluk soluğa kalanların, dilleri damaklarına yapışanların bir de keskin bir uçurumun kenarından denizi ve Tavşan Adası’nı izlemek isteyenlerin oturup dinlenecekleri yegâne mekândı. Burada yazın en sıcak günlerinde bile tatlı bir esinti olur, denizin yüzünde oynaşan yunuslar ile gezi tekneleri eşsiz bir ahenk oluştururlardı.”

“Çay ve şeker küplerinden oluşan bu metaforla zihnimde yeni fikirler demlenirken kısa boylu ve çilli bir çocuğun benimle konuştuğunu fark ettim.
-Çay vereyim mi?
-Hı? Ver. Açık, tek şekerli.
O esnada boş masa bulamadıklarından dürbünlerin yanında dikilerek manzarayı izleyen bir baba ve iki çocuğuna ilişti gözüm. Kitaptan başımı kaldırıp onları izlemeye koyuldum. Görmeyen bir adama rehberlik eden altı-yedi yaşındaki bir çocuk pek de alışıldık manzaralardan değildi.”

“Gözlerim bu çocukların gördüklerini neden görmüyor? Onların baktıklarına ben de bakıyordum ama ne hayret ne de heyecan hissediyorum. Kim bilir kaç yıl olmuştu meraklı bakışlarla bir çekirgeyi izlemeyeli ya da yağmur damlaları nereden geliyor diye kafamı kaldırıp bakmayalı. Ne hilali takip ediyordum artık ne de kiraz ağaçlarının giydiği pembe gelinliği. O esnada yan masada sohbet eden ihtiyarlardan işittiğim bir cümleyle çay boğazımda kaldı. Elimdeki bardağı düşürüyordum neredeyse.
-…Şekerden olurmuş hocam. Şeker önce gözlere vuruyormuş.”

Behçet Gülenay - Tiyatro

“Herkes en ağır yükü sırtında taşıdığını düşünürken o en ağır yükü içinde taşıyordu...

Umutları ıslak, dalları kırılmış gül yüzlü adamın yüreği üşüyordu. Yükünü ne bırakabilecek ne de taşıyabilecek durumdaydı. Yalnızdı, ruhu alevler arasında feryat figandı. Hasta olan sevdiğinin bedeninden önce ruhunu iyileştirmek istiyordu. Kendi ruhu da o kadar yorgundu ki bedeninin yorgunluğunu hissetmiyordu bile.”

“Kalbinin derinliklerinden bir şey koptu, bir nehir! Kanata kanata akıyordu. Küçük çene gamzesi üzerine sarkan dudaklarından oylumlu kıvrımlar çizerek akan hüzün, kadının isminin yazılı olduğu doktorun önünde duran boş reçeteye damladı. Adam, bir şeyler söylemeye çalıştı. Sesi gittikçe çatallaştı. Önce gözlerini saran kalın kenarlı gözlükleri, sonra profesörün kendi dönmeye başladı. Ona masa eşlik etti. Sonra duvarlar... Her şey dönüyordu. Elini alnına koydu, gözlerini kısarak ayağa kalktı, kapıyı seçmeye çalıştı. Koridorda sırasını bekleyen hastalar yörüngesinden çıkmış birer dünya gibi dönüyorlardı.”

“Yaşamayı unutmuş olan adam en kırılgan nefesinde bile gelene umut gidene umut dağıtıyordu, tiyatro oynamaya devam ederek. Delik deşik yüreği hıçkıra hıçkıra ağlarken sesine kırılganlığı yansıtmadan güçlü durmaya çalıştı. Metin davranarak telefondaki sesi teskin ediyordu.”

“Allah, bir kapı açana kadar sabretmesi gerektiğini bilen vefanın en güzel örneği olan adam, imtihanda olduğunu ve her şeyin bir gün biteceğini unutmadan başına gelenleri öyle bir karşılıyordu ki derdi sabrına hayrandı. Duyduklarıyla savruldu, savruldukça yandı. Yandıkça, merhamet ateşi vicdanını çepeçevre sardı. Kadın adamdan son defa bir şey istedi.”

“Ört üstüme sevgini, üşüyorum!”

Ay Vakti’nden Şiirler

Benim kendime ne diyeceğimi

Bir bilebilsem bundan sonra

Ebruli bir kaş işareti yapardım

Gider miydim söz söylemiş

Gün görmüş olmak için

Derdim dünya ölümlü dünya.

Nurettin Durman

Son dünya savaşından

Kalma paslı bir kurşun

Alı koydu yıllar yılı kalbimi

Suları Medine kokan denizin

Esrarını öğretti dalgalara

Sumatra’da bir balığın karnında

Hüküm giydim; kelepçelendi ruhum

Sahilde bir sabah uyandığımda

Yanımda antika bir tahta bavul

Üzerinde deniz kabuklarıyla

Bir yazı: Maziyi topla yeniden

Bir rüya: Bavula doldur ömrünü

Yürü, güneş son kez batmadan önce

Umut tünelinden karanlıklara

Nurullah Genç

Kazanmak için tuz getiriyoruz sofraya; bu daha da yakışıyor!

Bunu her gün yapıyor ve kazanıyoruz; çok şükür

Bir köşede fesleğenler, diğer köşede kendimiz ve kedilerimiz

Masamdaysa çocuklar için ayırdığım tuz masalı kitapları

Şehri canlı tutmanın yolunu biliyoruz artık; herkese merhaba!

Merhabalarla başlıyoruz güne her sabah

Nüfusumuz çoğalırsa diye tuz ticaretine başlıyoruz hemen

Zemheri soğukları biter bitmez denizlerden gemiler kiralıyoruz

Adem Turan

Şuramda bir üzüntü var dedim hafız

O kadar çok hiç kimsem yok ki

Yaprağın kuş gibi çırpınan

Kalbinden başka

Her yol bir mülteci umudu

Battaniye altında rüyaya yatmış

Öyle ki hafız

Uzun bir hikaye geçmiş

Kim geldi penceresinde beklenen

Derin sessizlik

Özcan Ünlü

hayra yormaz bakışımı rüyalarımda uyuyan gece

perdelerini çeker her güzelin evi gözlerine ağyârın

gözyaşı hep içine akar hep içine sevenlerin öyle

gittin nasıl olsa gökte parlayan ay ve yıldızlar vardı

unutmaz bir dağ koynunda ateş yakan çobanları

yetimleri sevdiğini görünce ırmakları cennet kesildi

Selami Şimşek

niye her sabah bir isyan gibi kalkıyorum yatağımdan

bıçkın haydutlar kadar korku salıyorum gövdeme, neden?

sokakların desen, hiçbir şeyden haberi yok

avlular çünkü dolup taşmıyor cesetlerle

oysa her gün kurumamaya and içmiş

kan pıhtılarıyla geziyorum eviçlerinde

sessizliğe meydan okuyorum

ve hatta uluorta yumruğumu sıkıyorum

belki bir fırtına kopar

kopar da ölümler saçar diye.

Ferhat Öksüz

Eski bir haritadan sakallarıma sıçrayan hayat

Tırnağıma yapışan bu isimsiz putun yontusu

Kaç beden senin yaran

Adın ki kalbimin mazereti

Ayva tüylerinde hüznünü gizledikçe

Bir kedinin yanağında yağmur izlerini öpen anne

Unuttum saçlarıma düşen ilk beyaza selam vermeyi

Hep stabil parkinsonu

Ellerinden kardeşçe tutuğum yalnızlığın

Ekmek bayat su kekre

Bir edebi sanat gibi

Yarım hayat tam kafiye

Bütün bildiklerimi denize anlattım

Duymadı beni kıyıdaki kayalar bile

Baltanı al da gel İbrahim!

Yontulacak odun, kırılacak put dolu içim.

Hüseyin Çolak

Şehir ve Kültür, Sayı: 99

Şehir ve Kültür dergisi 99. Sayısı ile karşımızda. Uçsuz bucaksız coğrafyalara doğru yolculuğumuz başlıyor. İlk durağımız Türkistan. Prof. Dr. Abdulhamit Avşar, Güzel Türkistan Senge Ne Boldu? diye sesleniyor gönül coğrafyamıza. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkistan gezisi ve bu gezinin sonuçları, etkileri üzerine değerlendirmeler var yazıda.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok kritik bir dönemde gerçekleştirdiği bu tarihi ziyaretin iki ülke ve Türk dünyası açısından ne kadar önemli bir kilometre taşı olduğu yaşanan süreç içerisinde çok açık olarak görüldü. OsmanlıTimurlu saptırmalarına son vermenin yanı sıra henüz dünya kamuoyunun hakkında çok fazla şey bilmediği Mirziyoyev’in yanında yer alınması da ziyaretin önemini arttıran unsurlar olmuştur… Çünkü “günümüz Özbekistan’ı”, “dünün Türkistan’ı”nın en önemli varisidir. Sovyetler Birliği döneminde Türkistan parçalanırken, bu coğrafyanın ana mirası, “Özbekistan” adıyla inşa edilen yeni devletin uhdesine geçmiştir. Ne var ki, Türkistan’ı boy esasında bölüp, birbirine rakip yeni devletler inşa eden Ruslar, ne anlama geldiğini iyi bildiklerinden, Özbekistan’ın bu mirasa sahip çıkarak yeniden dirilişin merkezi önlemek için de özel bir politika uygulamışlardır. Bunlardan biri, çizilen karmaşık ve o ölçüde de sorunlu sınırlardır. Hayata geçirilen bu bilinçli sınır politikasının “düşman uyumaz” ilkesinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gözler önüne serdiği ortadadır.”

“Türk dünyası ile bütünleşme bağlamında ülkesinin, Azerbaycan’la olan ilişkilerinin güçlendirilmesine ayrı bir önem vermesi altı çizilmesi gereken bir husustur. Nitekim bu sıcak yakınlaşma, meyvesini de hemen vermiştir. Şevket Mirziyoyev ve İlham Aliyev, Taşkent’te buluştuklarında, Aliyev’in teklifiyle, konuşmalarını Türkçe (kendi lehçeleri) ile yapma geleneğini başlatmışlardır. Bu son derece heyecan verici tarihi bir gelişmedir. Çünkü daha önce Türk devletlerinin liderleri bir araya geldiklerinde Rusça konuşurlardı. Azerbaycan ve Özbekistan liderlerinin başlattığı bu uygulama yaygınlık kazanacak gibi de görünmektedir. Nitekim Ocak olaylarında kendi halkına Rusça hitap ettiği için büyük eleştirilere maruz kalan Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, son Bakü ziyaretinde açıklamasını, Aliyev gibi, Türkçe (Kazak lehçesi) yapmıştır. Ve üç önemli Türk devleti liderinin bu tutumu, gelecek açısından son derece sevindirici bir gelişmedir.”

İstanbul’un Kurtuluşu

Mehmet Kamil Berse, İstanbul’un kurtuluşunu anlatıyor.

“Bugün İstanbul'un işgalden kurtuluşunun 99. yılı. İşgal altında süren 4 yıl 10 ay 23 gün sonrasında 6 Ekim 1923'te Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu İstanbul'a girdi ve işgal resmen sonlandı. Her yıl, 6 Ekim İstanbul'un kurtuluş günü olarak belirlendi ve kutlanmaya başlandı. Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu İtilaf Devletleri kontrolündeki tarafsız bölgeye doğru ilerlemeye başladı. Bunun üzerine Müttefik kuvvetlerde bulunan Fransız ve İtalyan birlikleri derhal geri çekildi… İngiltere, Ankara Hükûmeti ile anlaşma yolları aramaya başladı. Ankara Hükûmeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istedi. İngiltere başbakanı Lloyd George bu istekleri reddetti. Birliklere savaş pozisyonu alması emrini verdi... Fakat Harington ateş açılmaması emrini verdi. Türk birlikleri, İngiliz direnişi ile karşılaşmadan tarafsız bölgeye girerek Çanakkale Boğazı'na doğru ilerlemeye başladı. Türklerle savaşılmasını istemeyen Winston Churchill'in başını çektiği bir grup bakan istifa etti... Mudanya Mütarekesi gereği Trakya topraklarının teslimi yapılırken Türkiye'yi temsil edecek kişi olarak Mustafa Kemal Paşa'nın isteği ile Refet Paşa; İstanbul komutanı olarak da Millî Müdafaa Umumi Katibi Selahattin Adil Paşa görevlendirildi. Refet Paşa, 19 Ekim tarihinde TBMM Muhafız Grubu'ndan 100 kişilik bir kuvvetle Gülnihal vapuru ile Mudanya'dan ayrılıp İstanbul'a geldi. Ardından "İstanbul Komutanı" sıfatıyla Selahattin Adil Paşa, 81. Alay ile İstanbul'a geldi. Refet Paşa ve Selahattin Adil Paşa'nın İstanbul'a gelmesine rağmen işgal sonlanmadı. Çünkü mütarekeye göre işgal kuvvetleri barış antlaşması imzalanmasından hemen sonra İstanbul'u boşaltacaktı... 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması'ndan sonra, 23 Ağustos 1923'ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul'dan ayrılmaya başladı. Son İtilaf birliği ise 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etti.”

Fahri Tuna’dan Van Güzellemesi

Fahri Tuna’nın yeni durağı Van. Şehre edebiyat anlamında güzel dokunuşlar yapacağı muhakkak. Sık sık gidip geliyor Van’a. Elbette bu yolculukların sonunda ondan bir Van yazısı bekliyorduk, nihayet inci tanesi güzelliğinde Van yazısı geldi.

“Muhammedî şehirdir Van. Bunu her yerinden, her şeyinden anlamak mümkün. Örneğin, bizim Müştehir’in babası Arif Hoca, on dört erkek torununun adını da Muhammed koymuştur mesela: Muhammed Talha, Muhammed Enes, Muhammed Mustafa, Nur Muhammed. Şehirde benzer örnekler binlerce.

Van beş caddeden ibaretmiş aslında: Maraş - Cumhuriyet - İki Nisan, İskele, Akköprü, Milli Egemenlik, Sıhke. Bunların buluştuğu noktaya da Beşyol demişler. Bir bakıma Edirne’nin tahmisi yani. Çok da yakışmış bu isim oraya. İsmiyle müsemma tam, eskilerin dediği gibi.”

“Van tarihi bir şehir elbette. Bilmem kaç asırlık; siz deyin yirmi beş, ben diyeyim otuz beş. Tarihi şehirde ne olur? Kale. Van’da da kale var. Eski şehir, kalenin dört bir yanı çok güzel gerçekten. Hafiften bir terkedilmiş havası var ama o da rahatlık ve huzur sağlamış ortama. Kerpiçten yapılma iki katlı Van evleri de çok özgün ve karakteristik. Ne güzel.”

“Doğal güzellik, tarih, mutfak, bir de kedisi; bunların üstüne bir de altın kalpli insanlarını ekleyin. İşte size Van. Van güzelliği diye bir kavram var artık literatürde. (Ben şimdi ekledim.)

Bir incidir Van. Van birincidir. Bir’inci’dir Van. Tam da budur. Böyledir. Bu kadardır. Benden söylemesi.”

Mimarbaşı Koca Sinan

Ortaya koyduğu eserleri görünce ne kadar anlatsak az kalır Mimar Sinan’ı. Sadece Anadolu’da değil dünyanın dört bir köşesinde hâlâ onun eserleri dimdik ayakta duruyor ve onun ne kadar büyük bir usta olduğunu dünyaya haykırıyor. Bir mimar olan Necip Dinç’in anlatımıyla Koca Sinan’ı eserleri eşliğinde bir kez daha anıyoruz.

“Osmanlı Devleti 1299’da kurulmuş, giderek genişleyerek 1453’te Bizans İmparatorluğunu sona erdirmiş, XVI. yy. sonlarında devâsâ sınırlara ulaşmıştır. Çeşitli kültürleri bünyesinde toplayan Osmanlı Devleti mevcut bu kültürleri yok saymamış, sahip çıkmış muhafaza etmiştir. İstanbul’un alınmasından sonra bu kadîm şehir bir kültür ve sanat merkezi haline gelmiş, diğer taraftan Devlet-i Aliyye’nin her bölgesinde âbideler ve eserler yerel mimarînin bazı inşaat tekniklerinden de istifade edilerek doğu ağırlıklı yepyeni bir sentezle vücut bulmuştur. XVI. asırda mütekâmil seviyeye ulaşan mimârî eserler, sadece Osmanlı’nın değil, tüm insanlığın zevk-i selimine armağan edilmiştir. Bu eserlerde emeği geçen sanatkârların çoğunun ismini bilme imkanına sahip değiliz. Bu sanatkârlar Allah’ın rızasını kazanmaya vesile kıldıkları meslek ve sanatlarını, ihlas ve tevazu perdesi arkasında saklayarak imzalarını “amelî Abdullah” yahut “amelî üstâz” diye atmışlardır. Mimarbaşı Koca Sinan da adını eserlerine nadiren yazmış, ancak onu çağlar ötesine taşıyan eserleri adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır.”

“Osmanlı Devleti’nin bıraktığı, her biri sanat harikası olan külliyelerin önemli bir kısmı ona aittir. İlk eseri olarak bilinen Haseki külliyesinden sonra selatîn câmilerinden olan Şehzâde Câmiini inşa etmiştir. Bu projesinde ideal bir şema olan merkezî plan şemasını uygulamıştır. Koca Sinan dört fil ayağı üzerine oturttuğu bu eserini “Çıraklık devri eseri” olarak kabul etmiştir. Mevcutla kanaat etmeyen Koca Sinan yeni arayışlara girmiş, altı ve sekiz ayaklı tasarımlarla yeni mekân kurguları ile yeni projeler yapmaya devam etmiştir. Bu serüveninde kısmen Ayasofya şemasını esas aldığı Süleymaniye Camii ile âbidevî bir eser ortaya koymuş, estetik ölçülerde adeta zirveye ulaşmıştır. Bununla da iktifâ etmeyen Koca Sinan, Edirne’de II. Selim’in yaptırdığı Selimiye Camii’nde tek kubbe hakimiyetinin olduğu bütüncül mekân zenginliğiyle, mimârideki son sözünü söylemiştir. Kendi değerlendirmesine göre Süleymâniye “Kalfalık eseri”, Selimiye ise “Ustalık eseri”dir. Mimarbaşı Koca Sinan’ın eserleri mesajlarla doludur. Çok defa kendi hissiyatını ya da bânîlerin hissiyâtını aksettirecek tasarımlar yapmıştır. Birçok sanat münekkiti Süleymâniye’nin silüeti ile Sinan’ın köyünün karşısındaki Erciyes’in silüeti arasında benzerlikler yakalamışlardır. Şehzâde Câmii, Süleymâniye ve Selimiye’ye göre daha az aydınlık seviyesi ile genç yaşında vefat eden Şehzâde Mehmet’in hüzünlü hayat hikâyesini çağrıştırmaktadır. Süleymâniye Câmii, dış terkibi, iç aydınlığı ve zengin mimârî dokusu ile eserin bânîsi olan Kanûnî Sultan Süleyman’ın ve devrinin ihtişâmını aksettirmektedir.”

Bilardo Şiire Çarparsa

Nurullah Genç’in özel ilgi alanıdır bilardo. Erbay Kücet, şiirleri eşliğinde anlatıyor Genç’i. Elbette bilardonun ahenkle ilerleyen topları ve ıstakanın gölgesinde.

“Araştırmacılığı ve hoş sohbetiyle çok sevdiğim Nurullah Genç’in fotoğraf çekme merakı ve bilardo aşkını röportajlarından duydum. Hayata mizahî bakışını “Anadolu Şiir Akşamları” için gittiğimiz Sivas’tan Ankara’ya dönerken otobüs yolculuğunda daha iyi anlamıştım. Hayatla dalga geçmesini bilen, zeki olduğu kadar bilgili ve bir o kadar da duygulu birisidir.”

“Edip Cansever’in “Amerikan Bilardosuyla Penguen” i ile Murathan Mungan’ın “Bilardo Topları” şiirlerine yazıyı hazırlarken rast geldim. Nurullah Genç, kitabının sonunda “Meraklısına Münhasır Birkaç Kelam” başlığı altında dünya ile bilardo masası arasında değişmeceli bir bağ kurmuş ama nasıl söylesem bilemiyorum: Bilardonun kavramlarını hayatla ilişkilendirmesine pek anlam veremediğimden “Ne alaka?” diyorum.”

Tokat’ta Bir Gün

İnsanın kendi şehrini başka kalemlerden okuması da ayrı bir keyif hali. Farklı bir gözün gördükleri şehrin nefes alan yanları oluyor. İbrahim Yasak, bir Tokat gezisinden kalan izlenimlerini yazmış. Tokat-Sivas kardeşliğini de vurgulayarak Tokat’ın tarihe bakan yüzüne dikkat çekiyor Yasak. 

“Sivas ve Tokat, birbirine yakın iki şehir, komşular... Tokat, birçok ilçesiyle birlikte Sivas eyaletinin sancaklarından birisiydi bir zamanlar. İklimleri ve coğrafi yapıları birbirinden farklı da olsa bu coğrafyanın insanı birbiriyle yakın ilişki içerisinde olmuştur hep… Gidilir, gelinirdi. Dünya gailesinin hayatımızı çepeçevre kuşattığı günümüzde artık sebepler olmazsa insan yaşadığı şehirden ayrılamıyor genellikle. O nedenledir ki, insan gitmediği yeri bilmez. Hani bir söz vardır ya “Eşiğin ardı gurbet” diye.... Bilmediğin yerde garip olursun gitmediğin yer ise gurbet olur.”

“Irmaklar şehirlere can katıyor. Yeşilırmak, Sivas Kösedağ’dan çıkıp Karadeniz’e kadar her geçtiği toprağı bereketlendiriyor. Tokat bundan nasiplenen şehirlerden birisi. Hem şehir dışındaki meyve ve sebzeleriyle tarım arazilerine, hem şehrin içinde oluşturulan “Tokat Kanal” projesi ile Tokat’a can katıyor. Halkın “Taş Köprüsü” dediği “Hıdırlık Köprüsü ise yaklaşık 800 yıllık geçmişiyle taşın ve suyun dostluğunda tarihe tanıklık eden bir Selçuklu eseri. Köprünün üzerinden ırmağın akışını seyrederken asırlardır altından akan suyuyla, iki yakayı birleştiren gerdanlığıyla ve nice hayalleri, acıları ve sevinçleriyle bu köprüden geçenleri düşünmemek elde değil. Köprü tarihi bir belgeyi de kitabesiyle dünden bugüne taşıyor. Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in üç oğlu, İzzeddin, Rukneddin ve Alaaddin üç yıl boyunca çatışmışlar. Zamanın sözü geçen eşrafı üç kardeşi barıştırmış ve bu birlikteliğin anısına üçünün ismi de köprü üzerindeki kitabeye yazılmış. Sadece yaya trafiğine açık olan kesme taştan yapılan köprü 151 m uzunluğunda, 7 m genişliğinde ve 5 gözlü.”

“Tokat Şehir Müzesi Tokat Arkeoloji Müzesinin karşısında… Birinde binlerce yıl öncesinin Tokat ve çevresinde yaşanılan, kazılarda ele geçen buluntular, diğerinde ise yakın dönemin terkedilen hayatına dair günlük hayatın görselleri...”

“Ve Ulu Cami, Mahmut Paşa Cami, Behzad-ı Veli Cami, Takiyyeciler Cami, Meydan Cami, Garipler Cami gibi asırlık camileri, hanları, bedestenleri, hamamları ve konaklarıyla Tokat Anadolu’nun tarih kokan kadim bir şehri. Sıcak, sımsıcak bir şehir, insanı gibi...”

Aşkı Tanımayan Ülke

Albert Camus’un şehirlerini anlatmaya devam ediyor Mehmet Kurtoğlu. Sırada Amerika var. Aşkı tanımayan ülke sıfatını yakıştırıyor Kurtoğlu bu ülkeye. Camus’un gözünden bakıyoruz Amerika’ya.

“Camus’yu Amerika’da cezbeden ışık ve renkler. Hatta bunun Avrupa’yı çatlatacak şey olduğunu söylüyor. “Avrupa’yı çatlatacak şey, sokaklardaki kadınlara, giysilerdeki renk uyumuna, takmış takıştırmış böceklere benzeyen kırmızı, sarı, yeşil taksilerin canlılığına hayran oluyorum. Kravat satan mağazalara gelince; inanmak için onları görmek gerekir. Bunca zevksizlik örneği zor düşünülebilir. D. Bana Amerikalıların düşünceleri sevmediğini belirtiyor. Söylenen bu. Ben kuşkuluyum” diye yazıyor ve ardından “beş dakikalık bir sessizlik elde etmek için beş sent harcamak gerekir” diyor. “Bir ülkeyi tanımanın yollarından biri orada insanların nasıl öldüğünü bilmektir” diyen Camus, “burada her şey önceden düşünülüyor. ‘Siz ölün biz geresini yaparız’ diyor tanıtım afişleri. Mezarlıkların özel mülkiyeti var. Yerinizi almakta acele ediniz. Mağazalarda, taşımacılıkta, törenlerde vb.de her şey olur. Ölmüş bir adam bitmiş bir adamdır” diye yazar. Ve “bir Amerikan trajedisi var” diye noktalar. İzlenimleri içinde yalnızca iki sözcükten oluşan “Zenci sorunu” cümlesini kurar ve bir daha o konuya hiç mi hiç girmez. Oysa zenci sorunu Amerika’da 1970’lere kadar sürmüştür. O, daha başka şeylere yoğunlaşır. Amerika’da saçılıp dökülen bir zenginlik izlenimi edinir ama Amerikalı biri onu bunun enflasyon olduğunu söyler. Verdiği bir konferansın gelirleri yetim çocuklara bağışlanır ve bu konuda Amerikalıların çok cömert olduğunu söyler. Ayrıca Amerikalıların hayvanlara düşkün olduğunu, çok katlı hayvan mağazalarında hayvanların sergilendiğini belirtir.”

İnsan ve Şehir

“İnsan olmasa şehrin anlamı olur mu?” diye soruyor Muhsin İlyas Subaşı. Cevap net; her şey insanla güzel. Elbette şehri güzelleştiren de insanlar.

“Bugün çözülmüş bir hayatın derin sarsıntıları içerisinde şehre olumsuz yaklaşıp ‘Şehirler mi insan, insanlar mı şehir’ desek de, çözüm insandadır. Çünkü şehirler zamanla kendi külünden kendisini var edenleri hayata taşıyacaklardır. İnsanlar olmasa şehrin anlamı olur mu? Sevdasına düşenler kurtulamaz elinden,/Yeni bir lisan verir kendi özel dilinden, / Yakar, eritir, sonra canlandırır külünden, Kir soluyan çiçekler küskündür kırlarında, İnsanlar mı şehirdir, bugün şehir mi insan? / Kendini bu girdapta ne görürsen öyle san!”

Sancaklar Camii

Necla Dursun, “normların ötesinde” diyerek anlatıyor Büyükçekmece yer alan Sancaklar Camii’yi.  Mimar Emre Arolat’a ait caminin her şeyiyle kendine has özellikleri olduğunu görüyoruz. Necla Dursun, tüm ayrıntısı ile anlatıyor camiyi. İlk fırsatta gidip görme arzusu uyandıracak kadar canlı ve davete açık bir anlatım bu.

“Sancak Vakfı tarafından yaptırılan ve alışılagelmiş cami formundan hayli uzak olan cami Hz. Muhammed'e ilk vahiyin geldiği Hira Mağarası ‘ndan esinlenerek tasarlanmıştır.”

“Sadeliği ile dikkatleri üzerine toplayan cami 7.400 m2 içinde 1.200 m2 kapalı alana sahip. Aynı anda 650 kişinin ibadetine fırsat veren kapasiteye sahip. Yalın görüntüsünü bir anlamda aydınlatma kullanılmayışına borçlu olan yapıda gün ışığından faydalanılmakta. Yerin altında bulunan camiye giriş cephesinden bakıldığında sadece minare görünmektedir. Daha çok bir sanat eserine benzeyen minare, bahçe kapısında “cami” yazmasına rağmen ilk anda bir namazgâh izlenimi uyandırmakta. Merdiven ve asansör seçenekleri mevcut olan dikdörtgen formlu minarede Arapça harflerle “Allahüekber” yazıyor. Yanı başındaysa birkaç bank ve yan yana küp formlu üç adet taş platformdan oluşan musalla taşı bulunuyor.”

“Eğimli araziye konumlandırılmış olmasıyla ziyaretçilerine yerin altındaymış hissini veren cami ibadet yerleri özelinde alışılagelmiş yuvarlak formlar yerine dikdörtgen formlara sahiptir. Bu tercihin devamında; iç mekanda düz zemin yerine kademeli zeminin olduğundan söz edilebilir. İç mekândaki en belirgin seçimlerden biri olan kademeli saflar, caminin bambaşka bir anlayışla inşa edildiğini gözler önüne sermektedir.”

“Yeraltında olmasına karşın kapalı alanda olmanın verdiği sıkıntıyı yaşatmayan cami oldukça ferah. Bu ferahlığa açık renkli zeminin ve mekânın tümüne yayılan açık renk tonlarının etki ettiği söylenebilir. Sade tasarımlı minberi, vaaz kürsüsü ve mihrabıyla; bir Türk mimarın elinden çıkmış modern, sıra dışı, ödüllü bir ibadet mekânı görmek isterseniz Sancaklar Camii bunun için doğru bir adres olacaktır.”

Balıkesir’i Anlamak

Bir şehri anlamak ve sevmek. Şehrin ruhuna dokunmak, kendini ondan bir parça olarak görmek, her karışını benimsemek… Şehri sevmek de bir sanattır. Mehmet Mazak, Balıkesir’i anlamak üzerine yazmış. Bizlere bir şehrin gönül rehberini de sunuyor Mazak.

“Bir şehri anlamak ve sevmek için illa orada doğup büyümek gerekmez. Sonradan gelen biride o şehri anlayabilir ve sevebilir. Bir şehri anlamak ve sevmek o şehri güzelleştirmek ile olur. Şehri anlamak demek, sevgilinin gönlüne giden yolu bilmek demektir. Bir şehri anlamak için sadece mevcut yaşayan insanları ile değil toprak altında mezarlıkta yatanları ile tanımak ve bilmek gerekli. Sen şehri bütün kalbinle anlamaya çalışırsan, o şehir sana anne gibi sıcacık şefkatli kucağını açar. Sen şehri dinlemeye çalışırsan, ilk temellerinin atıldığı tarihten günümüze bütün mitolojik ve destansı hikayesini anlatır.”

“Balıkesir kültürel ve turizm değerleri ile çok zengin bir şehir. Bu zenginlik bütüncül bir bakışla değerlendirilerek sunulmalı. Doğası, havası, dağları, kaplıcaları, tarihi, farklı insan kültürü ile bu şehrin her biri gökkuşağı renkleridir. Bu farklı yapı ve kültürleri Balıkesir şehir merkezinden ilçelere doğru bütünlük içinde sosyal hayat ve kültürel yapı şehir kimliğini bütünleştirici çalışmalar ile Balıkesir’i anlamak kolaylaşacaktır.”

Teferrüc, Sayı: 19

Duruşuyla, sesiyle, sessizliğiyle seviyorum Teferrüc dergisini. Heyecanını aktarmayı çok iyi yapıyor dergi. Genç bir duruş ve bağ, derginin tümünde hissediliyor. Şimdi, 19. sayıda okuyucularına bir güz güzelliği sunan içeriğiyle buluştuk Teferrüc ile.

Derginin giriş yazısından;

“Sözü özünden ayırmadan yılın en güzel ve sıcak mevsiminde bizleri kırmayıp karınca kararınca da olsa dergimize katkıda bulunma cömertliğinden bulunan, hocalarımızı ve kalem arkadaşlarımıza can-ı gönülden teşekkür etmek bir borç oldu. Gerçekten de yazın ortasında en güzel günlerinden zaman ayırıp gönül dergimizi donattıkları için hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyoruz. Gönlünüze sağlık, kaleminize kuvvet dostlar.”

Ömer Korkmaz ile Söyleşi

Bir dergide Ömer Korkmaz ismini görmem, benim için tarifsiz bir mutluluk sebebidir. Çünkü onu kendi dergisinde bile her zaman görmek mümkün değil. Dost, kardeş sözcüklerinin tam anlamıyla karşılığıdır Korkmaz. Elbette bir de şair. Hem de has şair. Sözü yormadan, şiirin ayak seslerini sabırla bekleyen şair. Yıllar sürse de bu bekleyiş bıkmadan dizelere tutunmaya devam eden bir şair.

Teferrüc dergisi Ömer Korkmaz ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Sorular Selver Yavuz’dan. Şiiri, editörlüğü, okumayı, yazmayı konu edinen bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Okumak eylemi birden bire insanı geliştiren, zihnini bir anda onlarca yüzlerce yaş ileriye taşıyan bir eylem değil. Yavaş yavaş zihin kimyasını değiştiren, dönüştüren, olgunlaştıran bir eylem. Doğru okuma ile ilim içinde ilerlemek, sizin sorunuzda bahsettiğiniz şekilde bir körlük yaratmaktan çok, bir konuyu çıraklıktan, ustalığına kadar tecrübe ederek, idrak ederek yükselmek demek. Şiirle her anlamda meşgul olmak evet belki şiirlerinizi binbir dikkatle yazmak konusunda bir handikap oluşturabilir ancak şiirin ne olduğunu, dünya ve Türk şiirinin nereden geldiğini bilmeye, nereye evrildiğini görmeye ve muhtemel geleceğini tahmin etmeye engel değildir.”

“Şiirde ses için manayı feda etmiş gibi bir anlam çıkacaksa soruda küçük bir tashih yapabiliriz. Ben ses için manaya zarar vermekten kaçınanlardanım. Ses ile mananın mutabık olması elbette istediğimiz bir şey bu yüzden ikisini bir arada yazabilmek önceliğimiz.”

“Dünyada şairane mukim olmak tabiri genelde, dünya ahalisinin dışında, nev’i şansına münhasır olmak olarak düşünülebilir. Kendi gibi olmak, kamunun sevindiklerine ya da üzüldüklerine, hayranlık duyduklarına ya da nefret ettiklerine herkes gibi bakmamak anlamında. Bir şair için kullanılabileceği gibi herhangi başka bir sanatı icra eden insanlar için hatta halk içinde ama halka karışamamış insanlar için de kullanılır. Eğer bu insanlara şair dersek, şair dünyanın hallerini görüp onda aradığı şeyi bulamamış insandır.”

“Fiziki dünyayı o kadar tahrip ettik, ruh dünyamızı o kadar yıktık ki artık ne yapıyor olduğumuzun dahi farkına varamaz olduk. Biz ne kadar farkındalığımızı kaybetsek de dünya bize bir gün bunu hatırlatacak, yerden çıkardığımız madenler yerine bizi toprağının altına alacaktır.

Fahri Tuna ile Tanıdığı Hikâyeciler Üzerine Söyleşi

Fahri Tuna, Kadir Korkut ile uzun zamandır sosyal medya üzerinden tema söyleşileri yapıyor. Şimdi bu söyleşilerden “tanıdığım hikâyeciler” bölümü Teferrüc dergisinde okuyucularla buluştu. Bu söyleşiler yol gösterici bir özelliğe de sahip. Tuna, kendi tanıdığı isimleri sıralarken aslında okuyucu için de bir yazar listesi oluşturmuş oluyor.

“İTÜ SMF'de mühendislik öğrencisiyken biz, şairler Osman Sarı ve Yılmaz Güney ile birlikte hikâyeci İsmail Kıllıoğlu da hocamızdı. Hukuk asistanıydı o zamanlar, Osman Sarı ile aynı kürsüdeydiler. Uzun, upuzun boylu, durağan bakışlı, dengeli, disiplinli, o oranda da sevecen bir hoca. Otuzlu yaşlarının başlarındaydı sanıyorum. Ateş Yalımı Üzerinde Bir Toplantı adlı öykü kitabı daha yeni çıkmıştı. Az da olsa zaman zaman görüşürüz, selam göndeririz birbirimize.”

“Mustafa Uçurum kardeşim var sonra. Üç şehirli üç nehirli kardeşim. Yeşilırmak Sakarya Kızılırmak kıyılarından bize şiirler kadar öyküler de devşiren güzel kalpli güzel bakışlı güzel kalemli adam.”

“Mehtap Altan var daha. İmgenar Sokağı kitabına editörlüğümden beri tanışırız. İmgeler kraliçesidir bizim Mehtap. Şair denemeci usta röportajcıdır da. Kayserilidir ama İzmir'de yaşamaktadır. Çok iyi kalpli ve çok saf biridir. Kendi ifadesiyle 'babam beni saksıda büyütmüş, hayatı hiç tanımıyorum' der. Elhak, onunla Akhisar Yazarlık Okulunda, iki sene birlikte görev yapmış, 35 kez yolculuk yapmış bir ağabeyi olarak katılırım buna. Manisa ovasındaki zeytinleri erik sanacak ve buna inanacak kadar saftır. Aman hep öyle kalsın.”

“Yiğidim, aslanım, delikanlım Bahtiyar Aslan'ım var. Maraşlıdır. İstanbulludur, Bandırmalıdır. Her yerlidir. İyi hikâyeci, iyi şair, iyi akademisyendir. Çok anımız, çok olayımız vardır. İkimizin de yüreği sarı kırmızı sarı kırmızı çarpar. Türkiye ve Türkçe diye çarpar. Adamın da hikâyecinin de hasıdır.”

“Mehmet Şeker var daha mesela. Şairdir. Deneme yazarıdır. En sonunda hikâyecidir. Geçti Dost Kervanı diye 2020 hengâmesinde biraz da güme giden bir hikâye kitabı çıktı ‘Memet’in. Gayet de başarılı bir kitap. Nitekim TYB 2020 İstanbul Edebiyat Festivali Hikâye Ödülü'ne değer bulundu.”

Kültür Ve Millet İlişkisi Üzerine

Prof. Dr. Mustafa Özbalcı, kültür ve millet ilişkisi üzerine kaleme aldığı yazısında milletler üzerinden kültürün önemine değinerek, Türk millet için kültürün ifade ettiği anlamı işliyor yazısında.

“Şurası bir gerçektir ki kültür kavramı ile millet kavramı arasında çok köklü ve ayrılmaz ilişkiler vardır. Bu iki kavram, et ile tırnak gibi birbirine bağlıdır; bunların ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Kültür bir milletin karakteristik özelliklerini şekillendiren, onun hayatını kolaylaştıran ve yönlendiren bütün değerleri içinde barındırır ve nerede millet olma seviyesine ulaşmış bir insan topluluğu varsa, orada millî ve yerli bir kültür de var demektir. Çünkü kültür, bir millete şahsiyetini veren, onun öteki milletlerden ayrılan taraflarını ortaya koyan ve tarihin tabii akışı içinde kendiliğinden oluşarak ait olduğu milletin maddî ve manevî bütün değerlerini ahenkli bir bütün hâlinde içinde barındıran zengin bir hazinedir.”

“Millet dil, kültür ve mefkûre (ülkü, ideal) ile birbirine bağlı insanlardan oluşur. Bu insanların ahenk içinde birlikte yaşayabilmeleri, yani millî birliğin temini için de milletin tarihteki yerini aramak, onu millet yapan ve ayakta tutan kültürel değerlerini çok iyi bilmek ve bunları, her türlü eğitim ve sanat vasıtalarıyla hem vatandaşlara hem de bütün cihana tanıtmak lâzımdır. Bunun yapılması her yeni nesil için bir borçtur, millî bir görevdir. Günümüzde bu borcu ödemek ve bu görevi yerine getirmek gereği, kendisini çok daha şiddetli bir şekilde hissettirmektedir. Bugün milletler arasında bir nevi kültür savaşları yaşanmaktadır. Bu savaşta kaybedenler, kazananların avı olmağa mahkûmdur.”

Gelenekten Geleceğe Güçlü Bir Ses: Erol Güngör

Bu toprağın has seslerindendir Erol Güngör. Onu tanımak, okumak, anlamaya çalışmak; kendi toprağımızın sesine kulak vermektir. Mustafa Aslan, Erol Güngör üzerine yazmış.

“Milliyetçiliği bir ilim ve kültür meselesi olarak gören, milleti yükseltmeyi çağdaş ve millî bir kültür inşa etmenin aracı olarak kabul eden Erol Güngör; sosyal psikolog, yazar ve fikir adamı olarak bilinir. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girip sonra Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne geçen Güngör, 1961 yılında bu bölümü bitirmiştir. Aynı fakültede konuk profesör olan Hain’sin asistanlığını yapmış, onun ders notlarını Türkçeye çevirmiştir. Erol Güngör’ün şüphesiz en önemli yanı milliyetçiliğiydi.”

“Erol Güngör’ün münevver ve halk arasındaki kopuklukla ilgili kapsamlı görüşlerini “Türk Kültürü ve Milliyetçilik” adlı eserinde bulabilirsiniz. Aydınlarımızın Batı medeniyetini yanlış anladığını bu sebeple halktan koptuklarını dile getirmektedir. Batı medeniyetinin süre gelen savaşlar ve mücadelelerle Türk aydını üzerinde manevi olarak tahribat yarattığını söylemektedir. Oluşan bu tahribatın da aydınlarımızı kendi halkına yabancılaştıran en önemli unsurlardan biri olarak vurgulamaktadır.”

Kaçkar Dağları: Erinç Buzulu

İrfan Akar ile Kaçkar Dağları’na doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.

“Türkiye’nin en güzel dağlık alanlarından biri olan Kaçkar Dağları, Rize (Çamlıhemşin)-Artvin (Yusufeli) sınırları içerisinde yer alan aynı zaman Milli Park olan muazzam bire coğrafya. Kaçkar Dağları Türkiye’de aktif buzulların bulunduğu nadir alanlardan biridir.

İstanbul’dan başlayan kara yolculuğu Rize’de son bulmuştu. Rize’ye ulaştığınız ilk anda Karadeniz ikliminin o nemli havasını hemen hissediyorsunuz. Hedefim olan Kaçkar Dağları’nın en yüksek noktası 3932 m yüksekliğe tırmanmadan önce yapılması gereken hazırlıkları titizlikle ve dikkatli bir şekilde yapmam gerekiyordu. Çünkü dağlık alanlarda hayati önem taşıyan aynı zamanda hafif malzemeleri mutlaka yanıma almam gerekiyordu. Çükü her türlü olumsuz duruma karşı hazırlıklı olmam gerekliydi. Dağlık bölgelerde başınız bir şey geldiğince size yardım ulaşması uzun zaman alabilir.”

“Büyük Deniz Gölünden sonra Öküz Yatağı denilen buzul vadisine geçmek için 3500 m yükseklikteki bir sırtı aştıktan sonra hedef noktama ulaşmış oldum. Öküz Yatağı vadisinde bir gecelik kamp kurdum ve bu doğanında o güzel anlarını yaşama fırsatını mükemmel şekilde değerlendirdim.”

Vahiy Medeniyeti

Ersin Nazif Gürdoğan, vahiy medeniyetini bütün medeniyetlerin ana kaynağı olarak gösteriyor yazısında.

“Vahiy Medeniyeti' Kutsal Kitap'lara ve Peygamber'lere, Seküler Medeniyet Kutsallaştırılmış Kitap'lara ve Peygamber'leşmiş Filozof'lara dayanır.

Atina'ya ve Roma'ya dayanan medeniyetlerle, Medine'ye ve Kudüs'e dayanan medeniyetlerinin, yerel ve küresel savaşları devam ediyor.

 Vahiy Medeniyeti'nin ana kaynaklarını içselleştirerek, özümsemesini başaramayanlar, savaş dünyasını barış dünyasına dönüştüremezler.”

Teferrüc’den Öyküler

Ülker Gündoğdu - Karabatağın Uykusuzluğu

“Eylül’de vapur Kız Kulesi’ne tatil için gelen insanlardan başka insanlar götürürdü. Vapurun yaza göre sakin güvertesinde, yüzleri rüzgârla solan genç insanların düşüncelerini, ciğerlerine hazla, derin derin deniz havası çektiklerini görürseniz güzdesinizdir. O da böyle bir genç adamdı. Saçı uzun, siyah ve dalgalıydı. Rengi koyuydu. Saçı, bıyığı ve sakalı birbirine karışmıştı. Bordo gömleğini siyah kot pantolonunun üzerine salmıştı. Parmak arası terliği pek münasebetsiz duruyordu. Esmer tenini uzun süre güneş bronzlaştırdığı için çok daha koyuydu.”

“Eylül’de güz mevsimi kuşları göremeyeceksiniz. Günün birinde denizin dibini de göremeyeceksiniz. Bizim için değil çocuklar için bir de karabataklar için kötü olacak. Biz kuşları ve mavinin berraklığını gördük. Uykusuz kalan karabataklar için yazık olacak. Avucundan düşen gazete parçasında: Son mektubunda, Kız Kulesi’ne gittiğini yazan kayıp nişanlısını arayan genç adamın Ayşem nerde? Avazıyla Kız Kulesi iskelesinde nişanlısını çağırdığı yazıyordu.”

Ramazan Kayaoğlu- Ben Kaderi Cebimde Taşıdım

“Kader, bir hamalın omuzlarında taşıdığı yük müdür ki ben, onu cebimde taşıyayım? Neymiş çocuğun kaderi benim elimdeymiş! Allah aşkına peçeteye sarılı kader mi olur? Hadi oldu diyelim o kader, bana mı teslim edilir? Ben ki, Ortaçağ Avrupası’nda, parasıyla bile cennetten arsa bulamayacak kadar talihsizim biriyim. Benim oynadığım atlar hep sonuncu olur. Tuttuğum takımın golleri, ofsayttan iptal edilir. Bir çekilişte adım kutuya bile atılmaz, dışarıda kalır unutulur. Ya düşünün, anam bile beni istemeden doğurmuş. Hâlâ beni tekne kazıntısı diye sever.”

“Bu yaştan sonra anamdan para almak zoruma gidiyor ama ne yapayım el mahkûm. Sigaradan daha bir iki nefes çekmeden Hasan amca sokağın başında belirdi. Yüzüm kızardı, sigarayı hemen yere attım. Bu huyumu hiç sevmiyorum ama ne yapayım. Hâlâ liseli ergenler gibi utana sıkıla böyle bir köşede sigara içiyorum.”

“En son müdür de çıkınca derin bir oh çektim. Hızlıca yürüyüp okulun arka bahçesine geçtim. Yerden kalınca bir çubuk alıp küçük bir çukur açtım. Cebimden peçeteyi çıkardım. Tam açıp içindekini çıkaracakken yine vazgeçtim. Yerden bir avuç toprak alıp doğruldum. Sonra camiye gidip bir avuç toprak da oradan aldım.”

Ahmet Şevki Şakalar – Gelecek Toprakta

“Sekizgen tasarlanmış dışı soğuk demirle çerçeveli beton masada tek başıma oturuyorum. Ya birini bekliyorum ya birinden kaçıyorum. Kendimden kaçıyorum, demek çok mu zor? Etrafta üç beş masa daha var. Her masada birkaç öğrenci. Önlerinde bir yığın fotokopi. Büyük ihtimalle not tutan kızların birinin defterinden çekilmiş. Sınıf arkadaşım Tamer geliyor, uzun bacaklarına oturmuş, yeni olduğu anlaşılan mavi kot, açık şile bezinden uzun kollu gömlek kombiniyle karşımda dikilirken bir taraftan da söyleniyor: Betondan masa demirden oturak yapılır mı arkadaş, birazcık oturunca kalça kemiklerimiz sızlıyor.”

“Okuldan çok az bahsettim. Üç matematik yapabilsem eşit ağırlıktan sınıf öğretmenliği gelirdi. Olmayınca yüklen oğlum Türkçe sosyale. Yazdık İzmir körfezinden Nahcivan sınırına kadar. Ölü tercih mölü tercih dediler, dinler miyim, tabutunu yanında taşıyan bir bilgi avcısıyım ben, deyip tersledim herkesi. ÖYS soru bankası paragraf sorularından ‘bilginin sonsuzluğu, bilginin erdemi’ gibi laflar bellemişim, hiç kalır mıyım altta. Nerden duydum bilmiyorum bu lafı ancak her insanın üzerinde iyi duruyor gibiydi.”

“Kendine gel, behey gafil, çık Kemalettin Kamu’nun pastoral ikliminden. Bu zorlu zaman fırtınasında sağlam çak kulübenin kazıklarını. Savurmasın seni rüzgâr yamaçlara.”

“Bozkır Fm’de çalan bozlakların hepsi benim yaralarımı deşmek için çalıyordu. Hareketli Ankara havalarını duymuyordum bile. Ah türküler! Yalnızların ev arkadaşı, bağır deşen kör bıçak, karpuz çatlatan ırmak suyu, içe işlemiş kır ayazı…”

“Birkaç ay geçti aradan. Hiç âdetim olmadığı üzere fakülte kantinine takılmaya başladım. Tamer de oldu ara sıra yanımda. Çayı şekersiz içiyorum, şekerli çay yalnız adamın halinden anlar mı? Tamer, artık tırlardan bahsetmiyor. Belki de biliyor bütün yollarımın çamurunu yaşını. Müzik kutusundan iki türkü seçiyorum.”

İşsiz kalmadım. Üniversite hocam, emekli olunca belediye başkanı oldu. Belediyede yeni bir ekip kuracağız, vizyoner bir belediye modeli falan kuracağız dediler. Ekibimizde gençlere de yer vermek istiyoruz, bizimle çalışır mısın? Diye iş teklifi yaptılar. Ben, basın yayın işleri bekliyordum ki… Mezarlıklar şube müdürü oldum. Gel gör ki kaderde yine toprağa yakın olmak varmış.”

Şaban Çetin – Google Amca

“Köyün mezarlık tarafındaki son evin avlusunda hummalı bir çalışma vardı. Birkaç kişi çalışıyor; daha evvelce yapılmış olan taş istinat duvarı üzerine ilave yapıyorlardı. Anadolu köylerinde, böyle çalışma olan yerlerde hemen bir gözlemci gurubu meydana yapılan iş tartılır, yanlışlarına işaret edilir, ustaya ve işine “anında geri bildirim” şeklinde notlar verilir. Aynı zamanda da çok renkli bir yelpazede muhabbet ortamı oluşur. Böyle ortamlarda çalışan insanlar da, şaşılacak bir şekilde hem işini yapar hem de muhabbetten eksik kalmazlar.”

“Çay arasında, sabık muhtarla şimdiki muhtar arasında yeni bir tartışma alevlendi. Birisi muhtarlık seçimlerinin dört yılda bir, diğeri ise beş yılda bir yapıldığını iddia ediyordu. Sık sık değişen yasalar bu hususta muhtarların bile kafasını karıştırmıştı. Diğerleri de tartışmaya katıldı. Kimisi "dört yılda bir", kimisi ise, "yok, beş yılda bir" diye itiraz etti. Tartışma bir sonuca bağlanamadı. Hane sahibi çayını tepsiye bıraktı. Cebine davrandı, akıllı telefonunu çıkardı. “Boşuna tartışmayın,” dedi, “Gogıl Amcaya sorayım.” Arif Usta birisi müdahale etti: "Yav dur, sabah sabah elin adamını rahatsız etme heri!”

Teferrüc’den Şiirler

Bir kartal şiiri okumadıysan henüz adamım

O yiğit o cesur delikanlıdan nasiplenmediysen

Bir şiir ki, okurken yumrukların sıkılmadıysa

Öyle birdenbire, öyle farkında bile olmadan

Şimşek çakmış fırtına kopmuş gibi kendiliğinden

Odaklanmadıysa bakışların düşman mevzilerine aniden

Kesinlikle yol yürüyemeyiz adamım seninle

Şimdi yık yere o kibar bakışlarını ve sessizce ikile

Erol Yılmaz

şu kapı sizin bayım bir yüzünüz varsa yanındaki aynada

bir bakıverin gövdeniz boş bir çuval gibi sönük bir balon

şurada bir kayık var binebilirsiniz ötede kirli bir ada

ve siz zaten seversiniz dalgaların eğimini ve yönünü

binin ve gidin kendi icat ettiğiniz okyanuslara ve fakat

karalar sizi kabul etmez her halükârda tuhaf bir veda

Bahtiyar Aslan

İsmini yazdı rutubet hanım

yüzümün en genç yerine

Ben de evet dedim

danışmadan kalbime

Fanilam beyaz güneşler saçtım

Saçlarımı taradım sıcak karası

Benzedim balkonların keyfine

Nemli huzurlar da asılıydı

kurusun diye iplerimde

Hüseyin Burak Us

Her daim hercaisin bir an yansan ne yazar

Bugünden sonra beni her an ansan ne yazar

Siyah bir ukde gibi içinde kalacağım

Beni kaybettin artık hep kazansan ne yazar

(Ne Yazar)

Hayalmiş gördüklerim çok geç uyanıyorum

Âh eden bülbülü ben gülü sen sanıyorum

Bıkmadan bekliyorum bir gün gelirsin diye

Kapım her çalışında zili sen sanıyorum

(Sen Sanıyorum)

Özgür Çoban

bak işte ali’m leylekler gelmiş

demek ki buralarda hâlâ yaşam var

hâlâ bir umut var yarınlara dair

bebekleri kim getirir bilmem de

baharı leylekler getirir ali’m buralarda

en azından ben hep böyle inanırım

işte nisandır kırkikindiler yağar gün aşırı

ve ben hâlâ her yağmurda hüzünlenirim

bak işte baharlar çiçeklenmiş dağlarında memleketin

deme ki, hani bahar gelince geçecekti hepsi?

biliyorsun bizim şiirimiz yarım kaldı

Hayrullah Kaplan

Söğüt’te Şeyh Galib Dosyası

16. sayısında Şeyh Galib dosyası ile çıktı Söğüt dergisi. Divan Edebiyatı’nın en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Galib hakkında hazırlanan arşivlik bu dosyada söyleşi, tahlil, tema gibi birçok özel çalışma yer alıyor.

Aysun Çelik İle Şeyh Galip Üzerine Bir Röportaj

Aysun Çelik ile Şeyh Galib merkezli bir söyleşi var Söğüt’te. Sorular Cengizhan Orakçı’dan. Şeyh Galib, Hüsnü Aşk, Divan Edebiyatı konuları işleniyor söyleşide.

“Gâlib, Hüsn ü Aşk’ı bir iddia, inat uğruna yazmış görünüyor; sebeb-i telifine baktığımızda... Evet, 6 ay boyunca yazıp silmenin, silip yazmanın, doğum sancısı kıvamındaki yazmak sancısına katlanmanın akla uygun bir yanı olmalı, yazmak delilik değilse eğer... Aklın ciğerini avuçların arasında dağlamanın, kalbin saçlarını kalemin ucuna dolamanın geçerli bir gerekçesi olmalı değil mi? Evet! Şeyh Gâlib de bize, “Ey okuyucu! Kızdırdılar beni, yazdım” diyor, sözde. Peki ya özde?”

“Esrâr Dede, Hüsn ü Aşk’ı Mevlevilikte geçirilen olgunlaşmanın tecellisi olarak tarif eder. Ama tekrar dikkat buyurun lütfen, Konya çilesinden önce yazdı Hüsn ü Aşk’ı... Bazı araştırmacılar ise Hüsn ü Aşk’ın tamamen tasavvufî bir maksatla yazılmadığını Gâlib’in gayesinin, edebiyatta bir yenilik meydana getirmek olduğunu söylerler. Bir de Hüsn ü Aşk’ın telif sebebi noktasında Beşir Ayvazoğlu’nun da bir iddiası vardır. Buna göre; eserin yazılış yılı olan 1872’nin İstanbul’da yangın yılı olmasıdır. O sene, üçü büyük olmak üzere tam beş yangınla cehennemden günler yaşayan İstanbul’un ateşle kurduğu tuhaf ünsiyet, şaire ilham kaynağı olmuştur.”

“Şeyh Gâlib, klasik edebiyatın estetiğinden ayrılmış bir şair değil. Klasik şairleri iyi tanıyan biri; Hayâlî’den, Nef‘î’den, Fehîm-i Kadîm’den, Neşâtî’den etkilendiğini görüyoruz. Mevcut hazineyi, Sebk-i Hindî’nin yeni buluşlarıyla, özgün söyleyişleriyle renklendiren bir şair. Sebk-i Hindî, yani Hind tarzının etkisiyle şiirlerinde; derin hayallere, girift imajlara, zarif bir söyleyişe, esrarlı bir anlatıma rastlıyoruz. Mesela “nûr-ı siyah” diyor. Nur, siyah olur mu? Gâlib söylerse oluyor, memduhun alnına düşen siyah kâkülü nûr-ı siyah olarak niteliyor çünkü...”

“III. Selîm de sanatkâr bir adam, “İlhâmî” mahlasıyla şiirler söylüyor, yeni makamlar icat edecek kadar musikişinas, bir Mevlevi... Gâlib ile aralarındaki dostane ilişkinin samimi olduğunu düşünüyorum, aralarında şeyh mürit ilişkisi de var ayrıca. Gâlib, III. Selim’in bilhassa yenilikçi yönünü beğeniyor, imar faaliyetleri için manzumeler, methiyeler düzüyor. Düşünsenize siz “sultanım” diyorsunuz, o da size “pamuk şeyhim” diyor. Rivayete göre Gâlib’in dizinde yattığı bile olurmuş Selîm’in...”

Şeyh Galib Dosyasından…

Nazire Erbay-Şeyh Galıp Gazelınde Zıtların Uyumu: Ateş Ve Su

“Şeyh Galib, klasik Türk edebiyatının şiir diline getirdiği yenilikçi anlatım ve anlayıştaki tesirli solukla dikkat çeker. Şeyh Galib, yaşadığı yüzyılın şartları bir yana, kadim olana bağlı kalarak ‘mümkün yeni’yi en mükemmel şekilde eserlerine ekleyen nadir sanatkârlardandır. Galib’in hemen bütün eserlerinde, bilhassa, temsilin içine örtülü olarak fikrî çözümleme imkânını yerleştirmiş olması, onun sanat anlayışının da ayırt edici özelliğidir. Galib, eserlerinde bilhassa hayale işaret eden kelime ve kelime gruplarının özgün bileşenli katmanlarını, dardan genişe doğru, düz ya da tezatlık ilişkisi içinde belli anlatım unsurlarıyla özenle yerleştirir.”

“Şeyh Galib, bütün eserlerinde sebk-i hindinin görülen tesiriyle inancı, imanı, görüneni, görünmeyeni, vahdeti, kesreti, azla çok arasındaki ilgiyi dilin bütün kolektif unsurlarını bir araya toplayıp şiir dili estetiği üzerinden, zıtlıklarla inşa edebilmektedir. Nicelikte sayılan veya sayılamayan bu unsurlar, dilin basit parçacıkları olmaktan ziyade bileşik düşünceleri çözümleyen esnek ve kuvvetli yapılar olarak vardırlar. Bahsi geçen anlatım unsurları arasındaki zıtlıklar, mutlak bağlarla aidiyet ilkesi üzerinden de tarif edilirler. Varlığın tabiatından dil kökenine uzanan ve aralarında mutlak aidiyet bulunan en önemli iki unsur anasır-ı erbaadan ateş ve sudur.”

Fahri Kaplan- Şeyh Gâlib ve Aşk Kapısı

“Şeyh Gâlib’in şiirinin en başta bir aşk şiiri olduğunu söyleyebiliriz. Ünlü mesnevisine verdiği Hüsn ü Aşk ismi onun şiirinin de muhteva ve niteliğini ortaya koyar. Tıpkı bu şaheserinin sonunda Hüsn (güzellik) ve Aşk’ın aslında aynı oluşunun ortaya çıkması gibi güzellik ve aşk Şeyh Gâlib’in şiirinde birbirinin aynı olan ve birbirini bütünleyen bir şekilde tecelli eder. Gâlib Dede, aynı eserinde yer alan: “Hîç aşkdan özge şey revâ mı / Sarf etmege gevher-i kelâmı”  beytinde de söz cevherini aşktan başka bir şeye sarf etmenin uygun olmayacağını söyleyerek içinde aşkı terennüm etmeyen sözün israf olduğunu dile getirir.”

Mehmet Bilâl Yamak -Şeyh Gâlib’i Anlama-ma Kılavuzu

“Şeyh Gâlib; bulgur pilavı yiyerek ve Mesnevî okuyarak hayatlarını idame ettiren Türk milletinin bu şehirli dervişi, Sultân III. Selîm’in musahibi, Beyhan Sultân’ın “Pamuk Şeyhi”, hüsn-i aşk ile kaleme aldığı Hüsn ü Aşk’ın nâzımıdır. Malum. Meçhul olan ise bizim Şeyh Gâlib’i ne kadar tanıdığımız, anladığımız ya da tanımaya, anlamaya çalıştığımızdır. Örneğin, zaten muammalarla örülü olan sebk-i Hindî üslûbu ile nutkedilen Hüsn ü Aşk nesre çevrilerek anlaşılacak ya da ada’da, Moda’da, plajda okunacak bir şiir midir? Değildir. Kurgusu itibarı ile zaten “seyr u sülûk” mihverinde deveran eden Hüsn ü Aşk’ta teşhis sanatı kullanılarak “aşk”, hüsn”, “feyz”, “manâ”, “hayret”, “gayret”, “ismet” ve benzeri tasavvufi kavramlar birer şahsiyete bürünürler. Bu kelimelerin tasavvufi derinliğini -yaşamak bir kenara- fikren anlayabilmek ise ciddi ve gayretkeş bir tasavvuf okumasının neticesinde ancak mümkün olabilir. Örneğin yukarıda geçen “hayret” kelimesini mahallede olup biteni tarassut eden Melahat Abla’nın aldığı haberi “hayret” ile karşılamasındaki anlamıyla okumak yerine köşedeki gazete bayiinden bir gazete alıp üçüncü sayfa haberlerinden ibret almak daha makul olabilir. Şeyh Gâlib’in “hayret”i ise bu “hayret” değildir. Galata Mevlevîhanesi’nde beraberce yevm-i sûru beklediği İsmâil Rûsûhî Ankaravî Minhâcü’l-fukarâ adlı tasavvufî ıstılahlara dair yazdığı eserinde “hayret” kelimesini tarif ederken hayretin; Allâh’ın sanat ve güzelliklerinden, aşkın ifratından ve Rabbânî şevkten dolayı “sâlik”in aklına ve ilmine galebe çalan bir hâl olduğunu ifade eder.”

Cengizhan Orakçı – Ben Galib

“Ben Galib, kalbinde mağlup olan. Ateşi talim edenlerin dergâhında doğdum; Yenikapı Mevlevihane’si evimizin hemen yanı başındaydı. O zamanlar İstanbul’un en güzel çağlarıydı dersem mübalağa olmaz sanırım. Her ne kadar savaş meydanlarında yenilgiler görmeye başlasak da şehrimiz bir cennet bahçesiydi adeta.”

“İçimdeki şiir cevherinin farkına çok erken varmıştım. Ama bu cevheri benden öncekiler gibi alışıldık şekilde, bıkıp usanmadan söylene söylene artık kalıplaşmış olan eski teşbihlerle, mazmunlarla yapmak istemiyordum. Yepyeni bir yol açmak istiyordum şiirde. Öncekilerden ve çağdaşlarımdan çok farklı olmak istiyordum. Bana ışık olacak, rehberlik edecek biri lazımdı. Sonunda buldum bu kişiyi, daha doğrusu yolumun üstüne çıktı. Şevket-i Buharî’yi keşfettim. Şevket, Hindistan’da geliştirildiği için “Sebk-i Hindî” (Hint üslubu) denilen şiir anlayışının en önemli temsilcilerinden biriydi. Onun girift ve ince hayallerinin, duyulmadık teşbih ve mecazlarının peşine düştüm. Hayal gücünü sonuna kadar kullanarak oldukça girift imajlar, zarif anlamlar meydana getirmenin çabasında olan şairlerdi Sebk-i Hindi yolunda olanlar. Daha önce bilinmeyen parlak hayallerle, mazmunlarla dolu olan şiirlerimi okuyanlar çok geçmeden bana “Şevket-i Rûm” demeye başladılar.”

“Hiç beklemediğim bir şekilde Konya Âsitanesi şeyhi olan Mehmed Emin Çelebi’nin bir emirnamesi ile Galata Mevlevihanesi şeyhliğine tayin edildim. Yıl 1791’di ve ben 34 yaşındaydım. O zamanki adıyla Kulekapısı Mevlevihanesi olan Galata Mevlevihanesi ben posta oturduğumda tam bir harabe halindeydi. Sultan Selim’e bir kaside sunarak, dergâhın tamirini rica ettim. Padişahımız benim bu ricamı kırmadı ve dergâh kısa sürede tamir edilerek mukabele ve ayinler icra edilmeye başlandı. Ben de Sütlüce’deki evimi dergâhın harem dairesine naklederek burada yaşamaya başladım.”

Tema: Deneysel Şiir

Hiçbir aşamasına gidişatına, duruşuna, varlığına inanmadığım, bir boş zaman eğlencesidir deneysel şiir. Kelimelerin gücünü yok sayarak iç dünyasının karmaşık girdabında boğulduğu kalabalıkları şiir diye edebiyat dünyasına boca etmenin bir adıdır deneysel şiir. Söğüt dergisinin bu sayısında böyle bir tema işlenmiştir diyerek konunun meraklılarını haberdar etmek istiyorum.

İnsan Bu

Dünya ve insan… Varlık aleminin iki değişmez parçası. Her şeyin sebebi, her şeyi başlangıç ve bitiş noktası. Tekin Şener, insandan bahisler açıyor yazısında.

“Dünya insana bulaşır, insan dünyaya alışır. Alışmak, gidişata bir karar çizgisi çekmek demektir. Alıştıkça varlık alanını daraltır ve netleştirir insan. Dağılmaya, ufalanmaya, ayak altında kalmaya karşı güçlü bir önlemdir bu. Tanıdık simalar, ezbere sözler, tekdüze işler, statik görüşler, düğümlü bağlar… Alışkanlıkların dairesi küçük, muntazam ve kısır bir yaşantıyı, bir süreliğine temin eder. Buna karşılık insan, varlığında taşıdığı onca çelişkiyle, onca tomurcukla, onca cevherle bu küçük dünyaya sığmaz. İstikrar arzusu kadar güçlü bir başka yönelimi de harekettir. Şartlara göre birisi ağır basar. Hareketini dairesinin dışına taşırmayı göze alanlar ya da buna mecbur kalanlar muğlak, korunaksız zaferler ve hezimetler vaat eden bir geleceğe açılır. Açılanların kıssalarında, insana dair çok hisse vardır. Yalnızca maceralı, heyecanlı kıssalar değildir bunlar, aynı zamanda trajik, ibretli esasa dair sahneler içerirler."İnsan en iyi olayların içinde tanınır, yaptığı işten bilinir, tercihlerinden anlaşılır. Sözünün şavkından, sohbetinin tadından, dilinin sadâsından ise kişi umulur ancak. Kelamı, beyanı, hitabı kendisiyle ilgili vaatlerdir. Gönlünün derinlerinde, kafasının içinde, varlığının hengâmında neler saklıdır, hangi gölgeler dolaşmaktadır kolay kolay bilinmez. Fırsatını bulduğunda gün yüzüne çıkar da nice emin dağlara karları yağdırıverir. Bir de bakarsın ot bitmez kıraçta renk renk çiçekler açtırmış. Dilindeki vaatler boş mu çıkar, dolu mu; sınanmadan bilemezsin.”

Ateş Yiyenler Ve Taşralılık: Öfke Üzerine Bir Değini

Taşrada olmak ve taşralı olmak kavramlarını iyi idrak etmek gerekiyor. Mesele çok keskin bir çizgiyle ayrılıyor birbirinden. Mekânla değil de daha çok kafa yapısı ile ilgili bir durum bu. Sadece edebiyat alanında değil tüm alanlarda taşra ve taşralı olmak birbirinden oldukça uzak kavramlar. Bugün, edebiyat dünyasını besleyen Anadolu’yu düşününce ya da tam tersi merkezde olup da boşa kürek sallayanlara şahit olunca taşlar yerine daha sağlam oturuyor.

Murat Saldıray taşralılık üzerine yazmış.

“Şairler, “ucuz otellerde ateş yiyenler”dir. En azından bir zamanlar öyleydiler. En azından, Allen Ginsberg, kuşağının en büyük beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını gördüğünü söylediği Uluma şiirinde böyle söylemiştir. Nefretini en soylu şekliyle, bir uluma hâlinde dile getirdiği bu şiirinde gördüğü pek çok şey vardır, kendi yıkımının bizatihi gönüllüsü olan nice insan, bir esrime hâlinde, apaçık bir yok oluş bilinciyle ilk olarak şiire ve son olarak da şiir ortadan kalktığında ondan artakalanlara yitip giden hayatlarından damıttıkları korkunç bir öç duygusuyla saldırırlar. Ucuz otel odalarında, köprü altlarında, zamanların sonuna doğmuş olduklarını bildikleri tüm o lanetli yerlerde, ateş yiyip ateş püskürürler.”

“Bugünse, gözden düşme korkusu çoğu şairin gözünü korkutuyor. Taşrada olmak yerine göre iyidir ama bu anlamda taşralı olmak fena. Aliya İzzet Begoviç’in de dediği gibi, “Tüm modernist şiir, bir vakıa olarak, taşralı (dar kafalı) zihniyete karşı bir isyandır. (…) Taşralı zihniyet nedir? Hem fazilette hem de rezilette bayağılıktır; şekli ahlakilik, riyakârlık, ferdiyetçiliğin ve özgünlüğün bastırılması, paranın gücü, menfaat evliliği vb.dir.” İçinde, ona kariyer hesapları yaptıran, varsa eğer öfkesini sindiren, itirazını baltalayan, kimseyle ters düşmeyeyim korkusuyla gamsız bir yer yaratığı gibi onu oradan oraya sıçratan devasa bir taşrayla yaşayan nice şair var. Bir noktada ne şiir yazıyor olmanın geriliminden doğan tehdit ne de kendinden önceki büyük şairlerin ondan çalmış oldukları binlerce dizenin, gasp ettikleri ilham ve gözyaşının ve bütün bunların toplamı demek olan geleneğin tehdidi onları ürkütüyor.”

Orçun Güner – Eleştiri Günlüğü

Orçun Üçer, eleştiri günlüğüne devam ediyor. Kitaplar, yazarlar bir günlüğün sayfalarından okuyucuyla buluşuyor. Önemli buluyorum böyle yazıları. Bir çeşit okuma rehberi gibi.

“Bir ara tepkiliydim İkinci Yeni’ye. Anlamsız şiiri savunuyorlardı bana göre. Savunsunlar savunmasınlar, anlamıyordum o şiirleri. Kapalıydı bana onlar. Cemal Süreya’yı ayrı tutmamın nedeni, daha açık olmasıydı. Bu açıklık için ara ara dönüyordum şiirlerine. Diğerleri için uğraşmıyor, kestirip atmakla yetiniyordum.”

“Tuhaf gelebilir, Oktay Rifat’ı okuma yolculuğumun başından beri sevdim de İkinci Yeni’de de anıldığını sonra öğrendim. Kitapların bellettiği ayrımlara kapılmamayı da o zaman mı öğrendim, kendime “temiz” bir geçmiş yaratmaya çalıştığım için mi böyle diyorum, bilmiyorum. O zaman öğrenmeyi isterdim, diyeyim. Gülten Akın, hangi akımdadır, bir akımda mıdır, bugün de bilmem; bildiğim, onu da ergenliğimden bu yana artarak “daha” sevdiğim. Daha şairi Dağlarca’yı da hep (neredeyse kendimden önce) sevdiğim gibi.”

“Büyücü (Fowles), daha başından okuru saran romanlardan örneğin. Bunun için ne demişler diye üç beş yorum okudum: “Sonunu pek bağlayamamış.” diyenler vardı.

Romanı (öyküyü de) başı sonuyla, bağlı-bağsızlığıyla değerlendirmem. En azından her roman bu değerlendirmeyi kaldırmaz. O kerte haz yaşatmış, düşüncemi etkilemiş, sevindirmiş ya da öfkelendirmiş; özcesi, günüme geceme yoldaş romanı başından sonundan “değerlendirmek” yanlış, eksik geliyor bana. “Roman (anlatı) ille de bir yere bağlanmalı.” kuralı yok bence. Yaşam (ölüm dışında) bir yere bağlanıyor mu ki roman (hele hele Büyücü yollu varoluşsal olanları) bağlansın? Açık uçluluk, belirsizlik değildir her zaman ya -belirsizlik de ille kötü değildir. Bağsız romanlar da güzel olabilir.”

“Oscar Wilde’ın öykülerini, romanlarını, oyunlarını okudukça, o kadar eğlenceli adamın nasıl olup da bu kadar sıkıcı yazabildiğine şaşarım.”

Ali Günvar ile Söyleşi

Günümüzde mutlaka okunacaklar listesinde olmayı her hali ile hak eden bir şairdir Ali Günvar. Onun şiir yolculuğunda, yer aldığı dergilerde hep varlığını hissettiren usta bir bakışı var. Şiiri bilen ve şairane yaşayan bir kalem erbabıdır Günvar. Abdullah Ezik’in sorularını cevaplamış Günvar.

“Doğrusu şiiri bugüne kadarki tanımları ve ona yakın biçimlerde tanımlamak bana çok anlamlı gelmiyor. Eğer dili esas alacak olursak, belki şöyle söyleyebiliriz: Şiir metaforlarla kurulan, zihinsel hacimler arası paralelliklerin, ilk olarak sözden dile ve dilden yeniden söze ve söyleme, sürekli devam eden bir tekrar ile yeniden aktarılarak, dilin güncellenmesinde iş gören en temel mekanizmadır.”

“Mitoslar dilin insan zihninin kullanımına açıldığı ve hayatın çeşitli alanlarına dair söylemin parçalı hâle geldiği ilk metaforik yapılardır. Aslında mitosların cismani gerçeklermiş gibi heykellere ya da resimlere dönüştürülmesi okuryazarlığın yaygın olmadığı zamanlarda resmin gücünden yararlanarak bir metni halka aktarabilme çabası olsa gerektir. Metnin alfabe yoluyla yazılı hâle getirilmesi nispeten çok daha sonraki dönemlere ait bir durumdur. Hele alfabe bilgisi ve okuma yazmanın yaygınlaşması daha da geç dönemlerde olmuştur.”

“Şiir Atı Türk edebiyatının en önemli adımlarından biridir. Üç Çiçek macerasında, neredeyse hemen gelen toplumsal kabul sonucunda, biraz da şair egoizmlerinin ve belki biraz da tembelliklerin etkisiyle, gerçekleştirmesi mümkün olan dönüşüm tam anlamıyla gerçekleşememiş ve daha genç şairlerin önlerini açmada yetersiz kalmıştı. Şiir Atı bu konuda daha güçlü, verimli ve anlamlı bir yapı oluşturmuştur. Şiir Atı’nın yayıncıları olarak bizler, Osman Hakan A., V. B. Bayrıl, Seyhan Erözçelik, Haydar Ergülen, Ali Günvar olarak söyleyecek sözü daha fazla olan daha güçlü kimliklerdik. Kişilik çatışmaları ve gereksiz şairanelik kavgalarına da ihtiyacımız hiç olmadı.”

Söğüt’ten Hikâyeler

Hikmet Şimşek – Kanı Yutan Sokak

“Kümeleşmiş toz bulutu daireler çizerek havalanıyor, sonra toprağı öpüyordu. Güneş naz yapmayı bırakmış, ışıklarını bütün gücüyle göndererek yaktıkça yakıyordu ortalığı. Çakır Boğaz, sıcağı damarlarında gezdiriyor, ufacık esintiler kıymete biniyordu. Gün ortasında ne varsa Çakır Boğaz’ın kucağında kendinden geçiyor, ikindi vakti başlayan kıpırtılar gece yarısı son buluyordu. Uyuyordu her ses, her nefes.”

“Azığını beline kuşanan Kemal, ezanla bağda buldu kendini. Altın gibi Yalova incilerinin olduğu üzüm sandıklarını traktöre taşırken akşam yapacakları maçı da kafasında planlıyordu. Hatçe Nine’nin başı biraz ağrıyacaktı seslerinden ama yine de severdi sokağın çocuklarını, maç sonu bisküvi arası lokumları, köfterleri her zaman dağıtırdı. Bazen de ölmüşlerinin ruhu için palıza pişirirdi. Güneş ışıkları işçilerin başında bağdaş kurmuşken yan bağdaki bağırtılar gözleri o yöne döndürdü.”

Ahmet Ergin – Eskiler Alırım

“Hoparlörden yankılanan sesimi çok beğenmesem de yineleye yineleye sokakta ilerliyorum. Atalar sözünü de kendime şiar edinerek ucube apartman pencerelerini kolluyorum. Pencereden bakan, balkona çıkan herkese dikkat ediyorum. Birisinin eskici demesini yahut el etmesini bekliyorum çaresiz.”

“Gün ikindiden akşama dönüyor. Güneş, tesirini kaybetmiş olmaktan müteessir. Gölge boyu uzayan apartmanlar çalım satıyor âdeta. Çocukların şen kahkahalarını her köşe başında aynı canlılıkla duyuyorum. İçimdeki çocuk mahzunlaşıyor. Yaşayamadıklarıma yanıyorum. Yaşlı motorun boğuk sesine, gittikçe tizleşen yorgun sesim eşlik ediyor. Takatim tükeniyor beklentimle birlikte. Birkaç sokağa daha dalıp baygın gözlerle süzüyorum apartmanları.”

“Ne yapacağımı bilmez bir hâlde gösterdikleri eskileri yükleniyorum. Başka bir şey var mıydı hanım, diyor Hikmet Bey. Kaçamak gözlerle Meral’e bakıyorum. Hanım kelimesi içimi eziyor. Yüreğim için için kanamaya başlıyor. Sesini duymayı ne çok istiyorum. Başını iki yana sallayarak yok işareti yapıyor. Gözlerini kaçırıyor. Bir daha bakamıyorum. Eskilerle birlikte geçmişin ağır yükünü de sırtlanıp arkamı dönüyorum. Kapı, ardım sıra kapanıyor.”

Özer Şen- Süt Döküldü

“Toprak dahi kabul etmiyordu sütün beyazlığını, baba nasıl affederdi bu yalanı. Tütün kırım zamanının ekin hasadıyla birleştiği bir ağustos sabahında, anne elde kalan son ineklerinin sütünü yörük ellerle sağmış ve bir kenara bırakmıştı. Uyanmanın zorluk atfetmediği yaşlarda olan ve Bozdağların eteklerinden kurtulma hayalleriyle yaşayan Emrullah, sütü her gün 2 km öteye medeniyet atfedilen makine yoluna götürme ile görevliydi. Baba, tavşanak köklerinin alevinden Samsun sigarasını yakarken gözünü közdeki kararmış demlikten ayırmıyordu.”

Ahsen Dalca Korkutan – Kâğıt Parçasını İsteksizce

“Bir yaprak gibi önüne gelen kâğıt para, onu daldığı düşüncelerden uyandırdı. Durdu öylece. Hareket etmek istemedi birden. Sonra biraz sağa biraz sola savrularak inen kâğıt parçasına isteksizce yürüdü. Yerden aldı. Allah razı olsun abla, dedi annesi onun yerine. Annesinin yanında yürüyen oğlan, soğuktan donmuş yüzünü ısıtmak için iki eliyle ağzını, burnunu kapatıp hohlamaya başladı. Sonra da ısınan avuçlarını kulaklarında gezdirdi. Annesi boş balkonlara, kapalı pencerelere bakıp sesleniyordu. Abla, eskileriniz var mı, çocukların eskileri varsa gönder. Eskiler alırım. Oğlan bir konteynerin yanında durdu. Her defasında aynı inatlaşma. Annesinin ters bakışlarına karşılık omuzlarını silkti. Konteynere parmak uçlarıyla eriştiğinde çenesini dayayabildi ancak. İçine baktı. Fazla dolu değildi. Kadın, mecbur el arabasını karşı kaldırıma sürükleyerek oğlunun yanına geldi. Sevinmişti çocuk ve annesine bir kat daha benzemişti gülerken.”

Cihan Özkan – Karanlığa Mersiye

“Bir adam yürüyor kaldırımda, yargılayıcı ve biraz da korkarak süzüyor beni. Ölmeden evvel ama öleceğini bilerek katiliyle yüz yüze gelmiş gibi bakıyor bana. İğreniyor; sanki hemen şuracıkta öğürecek, nefret edecek benden, küfredecek. Şehir ve ev denilen şu yığınların arasında yapay ışıklarla örtülen şehrin ortasından geçiyorum. Rabbini çiğneyen dilenciler geçiyor yanımdan ama adam hâlâ orada. Bana bakıyor. Koca bir kalabalık akıyor yanımdan, bir otobüs geçiyor, içinde bir çocuk annesinin bağrında uyuyor. Ayaktaki sırt çantalı çocuk idam mahkûmu gibi son kez nefes veriyor sanki. Bir işçi semirmiş patronuyla cebelleşiyor şehrin karanlığında. Acılar sessiz çığlıklar gibi yükseliyor göğe ama adam hâlâ orada. İşmar ediyor bana, bir şey anlatmaya çalışıyor. Kaçırıyorum bakışlarımı.”

Söğüt’ten Şiirler

Mahşerin mi Pera’da kışlamanın işvesi
Talan tende kul payı, kışkırtan tarifeler
Fakat milyon sarkıyor her yanından İstanbul
Birazcık zayıflasan, aslında yüzün güzel.

M. Sadi Karademir

Yontuk düzleri geçtim, kırgı ve bayırları

Bir boşlukta yontulmuş sesimle dönüyorum

Kimseler dokunmamış boşluk yiyen yerine

Bu kez diplere doğru sarkıtarak ipleri

Bir kurban daha lâzım - eğilmesin boyunlar

Sonra alışır dünya döktüğü tüylerine

Tüylere dokundukça kokusu çıkar vaktin

Tanelenmiş elleri karıncalanır birden

Günler kucaklaşırken vardım ve kalkıyorum

Bir dağın bir trene omuz verdiği yerden
A.Samet Atılgan

Bak,

Bir eczanın tarifini parkelere sıçratıyorum

Ahşap tavanların hasedine rağmen

Yanıcı tüm maddeleri takarken fişe.

Çocuklarım bilsin istemiyorum, hangi zamanım beri,

Ve hangi çağın uzantısı karbon

Ve Attilio de Giovanni

Arzu, küçücük zuhal

Yoksa beni unuttu mu?

Neslihan Magunacı

öldüm ve sandım ki ardımda bıraktım baharları

ben güneşi göremem korkusu taşırdım evvelimde

aldanmış aklım kaldı faniliğimden bir de kısa saçlarım

şimdi turfanda sabahlar diziliyor önüme

mecbur değilim artık günahların sesi olmaya

üstelik ne sağında ne de solunda yuvalanmadım omuzların

sonsuz huzuru gördüğüm dehlizde düşlerim un ufak

önümde hiç solmayacak bir yeşil, artık çok uzaktayım

Büşra Yalçınkaya

Artık konuşulmayan dillerden bir ulak

Susamış peşimden gelmiş gözlerin

Sevincini yanında getiriyor bulutlar

Ne güzel memleket, kalbin

Ahmet Sefa Yalçın

Isırganda bulduğum hazzı ağırladım

Anladım Allah’ın sıfatlarını

Çöken uyluğum ve penisilin

Otuzda bıraktı beni

Kırma yalnızlıklar buldum orada

Fundalığın kokusundan gençtim

Doğdum, kamburumdan

Çürümüş bir gölden içtim bekleyişi

Seni boğdum

Kalbin, son gümbürtüsüyle

İyileşen parkinsondu

Muhammet Durmuş

al bir çay iç heidegger, çok bunalttılar seni

öperler, cam kırığı kaktüs olsa inova

meyve tabağındaki hiçlik akşamdan kalma

vertigom azdı gene tutunsam oğuz atay

güldürmeyin lan beni

ağzımda portakal var

M. Tuğrul Çolak

kim bilebilirdi, belki de bir dekontta yazılıydı mukadderat

 adımlarımız karıncalıydı, bağnazdık, life ve sabuna inanırdık

 tanrının cızırtılı o teybiyse hep sineğe benzetilirdi, neden

kahvaltıdaydık, ekmeğin peynire temasıyla yaratıldık, sebepsiz

 elmayı dişleyip soyar, bir putu ufalar gibi

 el çarpmasıyla tuzluğu kanatırdık, tuzluğun kanıydı dökülen

 güneşin hakimiyetinde, gölgelerin takındığı kravatı iyi bilirdik

 ejderha hapşırığı, yerhamükellah

boş askılıklara geçirilmeliydik, gizlemek için cesedimizi

deri altıydı mezar yeri, terle taşınırdı tabut

Kadir Tepe

taradım dişlerimle ölümün kapkara saçlarını
sonra gözümü kırpmadan kestim paslı bir makasla
dar geldi sırtıma geçirdiğim yaşamak urbası
derini derime geçirdim yüzünü yüzüme
gerdikçe gerdim dünyayı göğsüme
gerildikçe gerildim yayına karanlığın.

Oğuzhan Gündüz

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 1 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..kaleminize sağlık..selamlar..muhabbetler..

Selami Şimşek
Selami Şimşek - 1 ay Önce

Teşekkürler Mustafa hocam, eline emeğine sağlık.

banner19

banner36