Ekim 2022 dergilerine genel bir bakış-2

Mahalle Mektebi, Sayı 67

67. sayısına yine öyküler geçici eşliğinde başlıyor Mahalle Mektebi. Derginin istikrarını ve Loras Yayınları’nın ardı ardına edebiyat dünyamıza kazandırdığı birbirinden değerli kitapları görünce, derginin “mektep” vurgusunun ne kadar yerinde olduğuna bir kez daha şahit oluyoruz. Derginin yeni sayılarını ve Loras’ın yeni kitaplarını heyecanla beklemeye devam ediyoruz.

Mahrum Kalmanın Özgürlüğü yahut Özgürlüğün Mahkûmiyeti

Özgürlük ve mahkûmiyet gibi iki zıt kavramı birlikte işlemiş yazısında Seyfullah Akkuzu. Yaşadığımız çağda kendimizi özgür hissetsek de bir yerlerde nasıl da görünmez ellere esir olduğumuzu fark edemiyoruz ne yazık ki. Buna nasıl olup da özgürlük diyoruz, ancak iş işten geçtikten sonra anlaşılıyor yitirdiğimiz can damarlarımız.

“Günümüz insanı özgürlüğünün mahkûmiyeti altındadır. Bizden, bir şeyleri özgürce düşünüp, özgürce isteyip, özgürce yapabilme/eyleyebilme gücünü isteyen bir yapı var karşımızda. Sadece bunları istemekle kalmıyor aynı zamanda gerekli şartları ve ortamı hazırlamış vaziyette. Buralarda bunları yaparak şu şekilde özgür olabilirsin, diyor bizlere. Reçete veriyor fakat özgürlüğün ne olduğundan asla bahsetmiyor.”

“Modern insan bu dünyada bir şeyden mahrum kalabilmekten bile mahrum durumdadır. Dünyaya bir gasp gözlüğünün ardından bakması kendini bir şeylerden yoksun bırakmayı imkânsız hale getiriyor.”

“Modern insan günümüzde sadece maddi şeylere sahip olmak istemiyor; o aynı zamanda bir bilgi fetişisti. Bilginin içinin dışına çıktığı artık bilginin bilgiden başka her şeye dönüştüğü zamanlara tanıklık ediyoruz. Kesinlikle enformatik bilgiden -veri desem daha doğru olurdu- bahsettiğimi söylemeliyim. Bahsettiğim bilgi şeffaf, pürüzsüz ve hiçbir açıdkaran itiraz edilemez bilgidir. Peki, şeffaf olan ne kadar gerçektir?”

Bilinç ve Bilim

Bilmek, araştırmak ve keşfetmek bilimin işi. Hepsi de bilmek kaynaklı. Önemli olan farkında olmak. Bilimin ortaya koyduğu verileri anlamak ve anlamlandırmak da insanlığın görevi. Karmaşık bir hayatımız var. Philip Goff, bilinç ve bilim üzerine yazmış.

“Bizim zamanımızın muhtemelen en büyük bilimsel meydan okuması, kafamızın içinde duran gri, jöle benzeri bir doku öbeğinden bilinç gibi karmaşık bir şeyin nasıl ortaya çıktığını açıklamaktır. Beyin, her birinin diğerleri ile 10,000 bağlantı kurduğu, nöronlar olarak bildiğimiz yaklaşık yüz milyar hücreden oluşan ve yaklaşık on trilyon sinir bağlantısı üreten oldukça karmaşık bir organdır.”

“Mevcut bilimsel yaklaşımımız, sadece korelasyonlar dışında bilincin ruhta olduğu iddiasının geleneksel alternatiflerine yönelik hiçbir teori sunmuyorken, beden ve zihin ayrımının olduğu hayli savurgan bir doğa tasavvuruna yol açar. Panpsişizm, her iki aşırılıktan sakınır ve bu yüzden bizim önde gelen sinirbilimcilerimizden bazıları, bilinç bilimini inşa etmek için en iyi çerçeve olarak panpsişizmi kucaklar.

Ben iyimserim, biz bir gün bilinç bilimine sahip olacağız, fakat o gün, bugün bilim dediğimiz olmayacak. Bunun için, bir devrim olarak isimlendirdiğimizden daha azı gerekli değil ve zaten devrim de yolda.”

Ölüme, Ne Uzak Ne Yakın

Dünyada ölüm gibi değişmez bir hakikat var. Hem de herkesin farkında olduğu, her an bir nefes kadar yakın olan ölüm… Adını anmasak da uzak durmaya çalışsak da ölüm adım adım takip ediyor bizi. İbrahim Nacak, ölüm üzerine yazmış. Felsefesiyle, hakikatiyle, insana olan uzaklığı ve yakınlığı ile işte ölüm…

“Ölüm, kendisi üzerine düşünmeye başladığımızda ilk başta açık seçik cevaplar bulamadığımız bir gerçeklik olarak kendini dayatıyor. Ölümü düşünürken sorduğumuz/soracağımız sorular da bir elin parmaklarını geçecek kadar değil. Ölüm nedir?, Neden var?, Kim için?, Ölümün sebepleri nelerdir ve müsebbibi kimdir? Peki, ölümden sonraki hayat… Anlaşılan soruları arttırmak mümkün. Fakat cevapları mutlaklaştırmak mümkün değil.”

“Ölümün önce nedeni bizi meşgul eder. Merakı en çok celbeden kısım burasıdır. Neden kolaylıkla tespit edildiyse, zihin biraz durulmaya başlar. Neden ve sonuç doğrudan ilişkiliyse, bu ilişki basitçe kurulduysa, merak görevini tamamlar yerini duyguya bırakır. Duygu, bedende bir süre kalır. Bedeni aştığı için daha az kontrol edilir. Hissiyat, duyusal bir deneyim olarak kalmaz, yeniden bir tefekkürün yolunu açar. Ölümün tazeliği duygunun tazeliğini beslese de zaman geçtikçe ve paylaşım arttıkça, ölümün hakikati kendini gerçekleştirmeye başlar. Ölüme (yakının ölümüne) şahit olanlara, ölümün insana çokta yabancı olmadığı hatırlatır. Çünkü ölüm kendini daha iyi, daha yakından tanıtmak imkânı bulmuştur.”

Sevgili Arsız Ölüm

Latife Tekin ismi ile özdeşlemiş bir romandır Sevgili Arsız Ölüm. Benim de severek okuduğum bir kitap üzerinden çok kültürlü yaşam konusunu ele almış Hüseyin Hakan. Anlatımın sahihliği neredeyse romanın tümüne sinmiş bir eserdir bu roman. Kültürel zeminin renkleri düşünülünce bahsedilen aslında bir toplumun keskin çizgilerle ayrılan yaşam modelleri de dikkatle incelenmeli roman okunurken. Hüseyin Hakan’ın tespitleri çok yerinde.

“Sevgili Arsız Ölüm, büyülü gerçekçilik akımının akla gelen ilk eserlerinden. Akım, efsanevi durumların gerçeğe en yakın yerde durmasını karşılıyor. Mitler, efsaneler, cinler, periler, içinden çıkılması zor fantastik öğeler ile gerçek yaşamda sıkça cereyan eden deneyimlerin edebiyatın imkânları ölçüsünde sunulması romanda bolca yer alıyor.”

“Roman boyunca kâh Huvat kâh Atiye olduğumuz, sıkça Dirmit, bazen de abileri yerine geçtiğimizde onlarla aynı hayatın içerisinde buluyoruz kendimizi. Hepimize benzeyen tarafları kadar deneyimlerinin bizden ayrılan noktalarını ustaca tasvir ediyor Latife Tekin. Çok kültürlü bir ailenin tek tek fertlerine eğiliyor; okuru, onları anlamaları için türlü yollara davet ediyor. Fakat bilimin üstesinden gelemediği yeni bir gedik de burada oluşuyor: Başkalarını anlamak için illa onlar mı olmak zorundayız?”

Dilara Ayşe Akdeniz ile “Çiçek Açan Mevsim Ayşe Şasa” Üzerine...

Dilara Ayşe Akdeniz ile “Çiçek Açan Mevsim Ayşe Şasa” üzerine bir söyleşi var Mahalle Mektebi’nde. Mecaz Çocuk’un Geleceğe Mektup serisinin ikinci kitabını Dilara Ayşe Akdeniz kaleme almış. Çocuklar için, onların kalbine dokunacak, tanımaktan mutluluk duyacakları isimleri tanıtan bu seride Akdeniz, Ayşe Şasa’yı anlatıyor. Bu kitap merkezli gerçekleştirilen söyleşinin soruları; Melek Tosun’dan.

“Yazı serüvenimiz sesimize bir şekil bulma sürecimizdir aslında. Sanat, ruhsal sesimizi bir forma dönüştürür, ona biçim verir. Bazen sesimiz öyle tuhaf bir kabına sığamama hali taşır ki birden fazla biçimde taşar içimizden. Bazen öykü, bazen şiir, bazen deneme, bazen de herhangi bir edebi tasnifte yer alamayacak bir özanlatı biçiminde. Birden farklı alanda yazan, çizen, meşgul olan insanlara ne yazık ki sesini bulamamış gibi davranılıyor bizde. Her fırsatta bir alana yoğunlaş deniliyor ama açıkçası buna pek katılmıyorum. Sesimiz coşkuyla taşabildiği müddetçe bambaşka biçimlerle haykırabiliriz. Elbette ki buna mecalimiz kalmadığında bir alana yoğunlaşmak makul olacaktır fakat benim için öykü de, şiir de sesim benden taştığı müddetçe var olacak biçimler.“

“Ayşe hanım benim için en başta hakikat kelimesine tutku besleyişiyle kıymetli. Kendini kendi sınırlarında daima gözleyerek müstakil bir anlam inşa ediyor. Hakiki emniyet duygusunu elde edene dek, kendi varlığını sürekli kazıyor, irdeliyor, merak ediyor, yıkıyor ve yapıyor. Bu süreç pek çok defa tekrarlanıyor. Ta ki hakiki evini kurana dek. Ev kavramına, emniyet hissine, kendi kusurlarını analiz etmeye ilişkin bende de yaradılışsal bir merak var. Bu açıdan Ayşe hanımla ruhsal bir bağ ve özdeşlik kurduğumu söyleyebilirim elbette.” 

“İsmet Özel’in “yaşamak berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır.” dediği yerden bakıyorum çocuk edebiyatına. Bu açıdan kitabı elime aldığımda tuhaf bir coşku hissettim. Elbette dünyayı kurtarmıyoruz, romantik tepkiler vermek istemem ama yine de yazdığım şeyin bir çocuğun gelecekteki zihin dünyasının oluşumunda bir hatıra bırakacak olması ihtimali dahi çok güzel.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Hüseyin Ahmet Çelik - Bir Zamanlar Perihan

“O zamanlar Perihan vardı.

Huysuzun tekiydi ama severdim Perihan’la didişmelerimizi. Neşelendirirdi, ürkütürdü, gözüpekti ama ferahlardım tutuştuğumuz her kavgadan sonra.”

“Perihan, yaz yağmuru gibiydi. Nereden peydah olduğuna akıl erdiremediğim, iyice alışmışken çekip gidişiyle sarsıldığım bir… doğru ya, Perihan neyim olurdu? Dostum, ahbabım, akrabam, komşum, hizmetçim… Kimdi Perihan? Ne hakla kalıyordu evimde? Anahtarlarımın bir kopyasını çantasında ne diye taşıyordu? Hay Allah, ne karışık bir mesele. Necdet’le yollarımız ayrı düştüğünde Perihan’ın yaşlarındaydım. Gök mavisi elbisem vardı üzerimde o akşam.”

“Necdet’i hep yabancı gördüğümü, hiçbir zaman tanımaya yanaşmadığımı itiraf etmek zor değildi fakat öyle sanıyorum ki zavallı Perihan’ın borazanlığına kalkıştığı incelik başkaydı.

Ah Perihan! Çıldırırdı geri adım atmadığım için. Pişman olmak kolay, tövbe baldan tatlı Perihan ama neye yarar? Neyi telafi eder, kimi avutur?”

Fatma Nur Uysal Pınar - Ses-sizlik

“Yoldan geçen arabaların sayısını karıştırınca kendime bir dünya laf ediyorum. Böyle olmamalıydı, diyorum. Bu olmamalıydı. Karman çorman aklıma sataşıyorum. Geçmişin yanı başımda unuttuğu takvim yapraklarını parça pinçik ediyorum. Beni şu pencere önüne alıştıran yalnızlığın yamacına kurulup sessizce sabahlıyorum. Uyumuyorum. Kolay kolay uyuyamıyorum. Uykuyla her gece amansız savaşlara soyunuyorum. Bazen uyku kazanıyor ama zafer kısa sürüyor. İçimi daraltan acının rengi kalbime çalınıyor. Kalbim, yıllardır sessiz sinema izler gibi izliyor aklımı. Aklımın almayacağı olaylar silsilesi çizmeyi aşınca kılıfı eskimiş kırlenti kucağıma alıyorum. Yönünü şaşırmış bir esintinin buyruğuna uyup sağa sola sallanıyorum. Tutturduğum ritim bozulmasın diye içimden dualar ediyorum. Düşündüklerim sürükleyip götürüyor olan biteni. Benlik değil bunlar tam sizlik, diyorum. Kime dediğimi bilmeden beni bana anlatıyorum. Etrafıma bakıyorum. Sessizlik. Sonra içimden tekrar ediyorum ses-sizlik…”

“Doğru düzgün arkadaş edinemediğimde de susmuştum yahut ben çok sustuğum için arkadaşım yoktu çevremde. Selim gittiğinde sustum. Annem, elinde kumandayla televizyon başında sessizce bu dünyaya veda ettiğinde sustum. Annemin aşkından ölüyor sandığım babam, cenazeden üç ay sonra annemin yakın arkadaşıyla evlendiğinde sustum. Babam aradığında sustum, evime geldiğinde sustum. Susmak, konuşmanın başka çeşidiydi artık lügatimde.”

“Aradığım ritmi bulmaya çalışarak sağa sola sallanıyorum. Gözlerimi bir daha hiç açmayacakmış gibi kapatıyorum. Hani saymak oyalıyor ya insanı. Çıkan şarkıları sayıyorum, sayıyorum, sayıyorum…”

Hüseyin Hakan – Korkma Geçecek

“Cep telefonum çaldı.
“Ba.”
Arayan babamdı. Bütün gün çalışmanın verdiği yorgunlukla kendimi eve atmış, hayatın bu kez parmağıyla neyi göstereceği konusunda fikrim olmadan çay demlemiştim. Çoğu kez böyledir. Kaçıp kurtulmak istenilen her şey sessizlik çöktüğünde karşımıza dikiliverir. Hayatın işaret ettiği yerde kaybedilen, eksik bırakılan, hatta eksilen, zaten hiç başlanmayan her şey durur. Dalıp gidilen uzaklarda hiç kimse ve hiçbir şey yoktur fakat yine de keşke gitseler diye umut edilir. O gün baktığım yönde keyfi yerinde balkon çiçekleri, hafiften paslanmaya başlamış korkuluklar, çamaşır ipine sımsıkı tutunan kıyafetlerim ve arkasında uzanan dünyanın geriye kalanı vardı.”

“Ahizedeki ses babama ait değildi. Bir şeylerin yolunda gitmediğini bildirecek insanlara ait bir sesti. Yolunda gitmeyen birçok şeyin üzerine yeni bir aksilik daha ekleyen, felaketi ilk önce haber vermek için telefona davranan insanlara özgü bir ses döküldü dışarıya. ‘Memlekete gelmen lazım. Baban çok kötü.’

Nazmiye halamın açık çağrısı o an kahrolmam, dizlerimi parçalayıp üzülmem ve ilk fırsatta memlekete gidip beni bekleyecek her şeyle burun buruna gelmem üzerineydi. Babamın durumu iyi değildi ve onun vurguladığı şekliyle “çok kötüydü.” Babamın iyi bir insan olduğuna hiçbir zaman inanmadım fakat şimdi gerçekten kötüydü. Muhtemelen bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde plastik borularla yaşatmaya çalışıyorlardı onu.”

“Ağlaşıp sarıldığımız, kışın ortasında üşütmesin diye üzerini kalın bir toprakla örttüğümüz babamın yasını kardeşlerimle birlikte tuttuk. Annem yoktu. Her parçası bir tarafa dağılan oyuncakları andıran ailenin eldeki parçalarıyla bir şeye benzemeye çalıştık.”

“İşe balkondan başladım. Çiçeklere su verdim, öncesinde topraklarını tazeledim. Yerle bir olan ne varsa eski hallerine dönsünler diye çabaladım. Abime eve vardığımı, merak etmemeleri gerektiğini bildiren kısa bir mesaj gönderdim. Yaşamın bundan sonrası için işaret ettiği yöne baktım. İçime. Orada duran her şeye sarılabilirdim. Artık gittiyse madem…”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Coğrafya öğretmeniydik dünyanın

İkiz kardeşimizdi Afrika

Dolunay zamanı

Kanatlı bir at sırtında gelirdi

Asya’dan masalcı ablamız

Kızılderililerin yanıydı yerimiz Amerika’da

Avustralya’ydı unuttuğumuz son ada

Çok sertti resmi yasa ve sıra gelmemişti

Marko Polo’dan Evliya Çelebi’ye,

Haberimiz yoktu

Çelebi’nin gördüğü şehirlerde

Türkçe mavi çiçekler açtığından

Mustafa Ruhi Şirin

Ayırt etmek zordur

yoksulların hep eksik güldüğünü

yakın çekim olsa da

Bir fotoğrafa başka nasıl bakılır

siyah ve beyaz renkler

durmadan kanıyorsa…

Mustafa Köneçoğlu

suratlarımız kavidir yine de fırsat verme yansımalara

saldıracaklardır, belki gözlerimize bir çıkarma

buralar üzüntülüdür, ilaveten ümran

yılgıyı peşine takmadan gel ve ben batıl dedikçe

göğsüne davran

Kemal S. Sayar

Sabah, hiç kullanılmayan kapısından bakıyor şehre

Kelimelerim ölü doğuyormuş öyle diyorlar

Uçsuz bir ovaya ve güneşe doğru insanlar

İlk dualarını mırıldanıyor

Hâlbuki dudaklarında hep eksik bir gülümseme

Mehmet Akif Öztürk

Bûtimar’da Edebiyat ve Müzik Dosyası

Mevsimleri güzelleştirerek çıkmaya devam ediyor Bûtimar dergisi. Yeni sayının dosya konusu Edebiyat ve Müzik. Birbirini tamamlayan iki kavramın bütünleştiği anlam yoğunluğu birçok açılımı da beraberinde getiriyor. Şiirden romana öyküden masala uzanan bir anlam kardeşliğinin tezahürlerini görüyoruz dosya yazılarında.

 Dosyadan altını çizdiğim satırlar…

Yıldız Ramazanoğlu- Rodrigo’nun Gitar Konçertosu

“Babam Klasik Türk Müziği aşığıydı. Dinlemekle kalmaz çok da güzel söylerdi. Gençken bu ses ve kulak yeteneği keşfedilmiş, İstanbul’a gitmesi söylenmiş bazı ehil kişiler tarafından. Fakat dedem hafız Halil İbrahim oralarda bozulur, kaybolup gider diye izin vermemiş. Çinuçen Tanrıkorur, Kani Karaca, Münir Nureddin Selçuk, Perihan Altındağ Sözeri, Nesrin Sipahi gibi isimleri sevmeyi dinlemeyi babamdan öğrendim.”

“Türküler doğal olarak dinlenirdi evde, babamın deyişiyle bağlamaların konuştuğu ya da konuşturulduğu programlar olurdu televizyonda, radyoda. Fakat özel olarak büyük ozanların, ezgilerin peşine düşmek gibi bir çabam yoktu. Ne zaman ki tıp fakültesine başlayan ağabeyim bağlama çalmaya başladı, Neşet Ertaş, Mahzuni Şerif, Ali Ekber Çiçek, Bayram Bilge Tokel, Ruhi Su, Musa Eroğlu gibi ustaların sesi sazı evde çınlamaya başladı. Sonraları uzun havalara, bozlaklara merak saldım.”

“Gündüzleri ise ne zaman evde yalnız kalsam kalın perdeleri kapatıp Rodrigo’yu açar, yeryüzündeki bütün insanların nesnelerin canlıların en çatışmalı zamanda bile ortak bir kaderle birbirine nasıl ulandığını derinlikle hissederdim. Tuhaf bir on sekiz yaştı işte.”

Kamil Eşfak Berki- Şiirin Mertebeleri: İçgüdü Müziği

“Musikîde de şiirde de ritimin akış hareketi ile kavranması yalnış olmaz. Ritim ifadesinin “lirizm” ile de çağrışım bağı olacağı hesaba katılmalıdır. Avrupada edebiyat bilimi yetkeleri en erken lirik şiiri eski Mısır’a bağlamaktalar (MÖ 2600ler). Günümüzden yaklaşık elli asır öncesi. Piramid kayıtlarında lirik “cenaze şarkısı” demektir. Böylece şiir ile müzik ilişkisinde bir eski zaman düzlemi gerçekleşmiş oluyor. Bu arada, Sümerlerde daha eskide olup Babil üstünden Mısır’a ulaştığı ihtimali de söz konusudur. Ölümdeki hüzün Sümer’de de yaşanırdı çünkü.”

“Rilke üzerine doğrusu beni hayrete düşüren bir nüans karşısında kalmıştım. Gerçekten tam bir ince ayrıntı ama büyük sürpriz idi. Rilke, klasik müzik cenneti bir toplumda doğmuş bir şair olarak insanı şaşırtan bir ilkeye sahiptir. Avrupa’nın 20.yüzyılda Hakikat maneviyatına en yetenekli, Kahire’de Kur’an dinlemekten yücelme yaşayan, Son Peygambere de naat nitelikli (böylece Goethe’yi izlemiş olur) bir şiir yazan bağımsız Rilke’nin müzik dinlemeye uzak olduğunu Charles Lalo, Edebiyat ve Müzik’te belirtir [Remzi Y.]. Alman baba ile Çek annenin oğlu; ki bu klasik Batı müziği cenneti demektir, büyük lirik ozan, müzik dinlemekten kaçınırmış, şiirine bir müdahele sayarak. Yazımızın içeriğinde bir ters köşe.”

Oğuz Şenses-Hu Hu Hu Deja Vu

“Metafizik gerilimin müziğine yansıdığı yıllarda ben de tasavvuf okumaya başlamış üniversiteli bir gençtim. “Cennetin Kapıları” adlı enstrümantal şarkısıyla mistik kapılar aralanıyordu. ‘Gelenek’ kavramının hoyratça kullanıldığı son yıllarda geleneğin yeniden inşasının nasıl olması gerektiğini senfonik rock türünde müzik yapan sanatçıdan öğreniyordum. “Cennetin Kıpırtıları”nın, kendinden on dört sene sonra çıkacak “Cennet İlahileri”nin habercisi olacağını nereden bilebilirdim. İlhan İrem, sanatıyla şaşırtmayı seviyordu. Şarkıları arasındaki bağ öylesine güçlüydü ki aslında pek çok şarkısı tek bir şarkı gibi dinlenebilirdi. Bunu da zamanla keşfedecektim. Cennet İlahileri’ndeki yakarışların niteliği karşısında büyüleniyordum. Bugüne kadar dinlediğim ilahilerden çok farklıydı. Tasavvuf geleneğini özümsemiş ve bunu sanatıyla meşk etmiş bir sanatçıyla karşı karşıyaydım. Müzik yolculuğuna ‘aşk’la başlayan İrem, yoluna “ilahi aşk”la devam etmeye karar vermişti.”

Ömer Fatih Andı-Arabesk Müzik, Arabesk Kültür, Arabesk Hayat

“Popüler kültür ve sanat ürünleri, bir topluma ya da bir toplumsal zümreye özgülük niteliği taşıyorsa kuşkusuz bu, o toplumun veya toplumsal zümrenin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan belirli motivasyonların, belirli olguların bir sonucu olarak okunmalıdır. Bu bağlamda, 60’lı yılların son yarısından itibaren popüler kültürdeki imajının somut karşılıklarını görmeye başladığımız arabesk müzik ve sinema kültürü, Türkiye’ye özgülük niteliği taşıması bakımından oldukça özel bir konumdadır.

Arabesk kültürü, bu kültürün tüketicisi olan toplumun gereksinimleri üzerine inşa edilmiş olduğundan arabesk müziğin şehre ait, şehirli insana ait bir müzik olduğunu söylemek mümkündür. Aslında arabesk, şehirli bir toplumsal sınıfın hayat koşullarıyla ve kültürel donanımıyla, estetik zevkleriyle paralel bir şekilde kendi varlık alanını inşa etmektedir. Bu sebeple, arabesk müzik büyük ölçüde, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 50’li yıllardan başlayarak 70’lerin ötesine doğru uzanan kırdan kente göç hareketiyle doğrudan ilişkilidir.”

Sedat Anar Söyleşisi

Sedat Anar, son yıllarda edebiyat programlarının değişmez isimlerinden oldu. Şiir şölenlerinde, söyleşilerde, panellerde onu da aramızda görüyoruz ve bu bizi ziyadesiyle memnun ediyor. Kendine has duruşu ve müziği ile günümüz müzik dünyasının yüz akı olarak bir şiir tadında onun müziğinin ritmine kaptırıyoruz kendimizi. Hem de dünyanın dört bir yanından derlenmiş bir buket güzelliğinde.

Şeyma Subaşı bir söyleşi gerçekleştirmiş Anar ile. Müziği, santuru, şiirle olan muhabbeti, kitabı ile karşımızda Sedat Anar.

“Mesela ben Niyazi-i Mısrî’yi çok severim. Şiirleri muazzamdır. Her şiirinde yeni bir şey öğreniyorum. Bazen bazı konularda kararsız kaldığımda bile Mısrî divanı okuyorum aradığım cevabı buluyorum. Tek tek şiirlerine çalışayım derken bir gün bir delilik yaptım. Dedim bu böyle okumakla olmaz. Mısrî divanını alıp önüme koydum. Ses kaydını açıp bazen santur, bazen kopuz, bazen gitar, bazen de lavta çalıp şiirleri doğaçlama çalarak besteledim. Üç yüz şiirine böyle çalıştım. Onlardan bir seçki yaptım ve “Çağırıram Dost” adlı bir albüm yaptım. Çok da beğenildi. Mutlu oldum. Mutasavvıfların şiirleri benim hem hayatımı hem de müzik hayatımı karanlık aydınlatan bir fener gibidir.”

“İnsanlar beni müzisyen olarak biliyor ama ben bir bibliyofilim. Bibliyofil olmak da benim kitaplara olan sevgimi tanımlayamaz. Lisede öğretmenim sayesinde Rus klasiklerini okudum. O zamandan beri hayal kuruyordum, bir kütüphanem olsun diye. Şu an 5000’ne yakın kitaptan oluşan bir kütüphanem var. Okumayı çok seviyorum. Mutlu oluyorum odamda kitaplara bakınca. İyi bir okur olmak dışında müzisyen olmamın da getirmiş olduğu bir şeyle müzik yazıları yazmaya başladım. Yakında bir seri olarak Everest Yayınları’ndan çıkacak.”

“Edebiyat-müzik ilişkisi noktasında bir karşılaştırma yapacak olursam eğer müziğin her zaman edebiyattan daha güçlü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Mesela çok iyi ve güzel bir şiir okuduğumda beni çok etkiler. Ama çok iyi bir beste dinlediğimde ruhumu şiir okurkenki etkilendiğimin iki katı hissettirir bana. Müzik insanın ruhunda ve duygusunda müthiş etkilere sebep olan önemli bir sanattır. Edebiyatta müziği konuşacaksak eğer zaten sesler başlı başına bir tını oluşturur. Çocukken yeni öğrendiğim kelimeleri tekrar tekrar söylerdim. Mesela özlemek kelimesini ilk duyduğumda tınısı acayip hoşuma gitmişti.”

“Şiir hayatımda çok önemli bir yere sahip. Şiir okumak bana terapi gibi. Evimde binden fazla şiir kitabı var. Ne zaman bir şeye canım sıkılsa bir şiir kitabı alıp okurum. Mesela bir aydır yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca şiirlerine daldım. O kadar güzel ki her okuduğumda mest oluyorum. Yan yana gelmeyecek sözcüklerin yan yana geldiğini ve güzel bir ahenk oluşturduğunu Dağlarca’da fazlasıyla fark ettim. Hayatımız zaten bir şiirden ibarettir.”

Ömür Yüzü Samimi Bir Serencam: Mevlana İdris

Elif Sönmezışık Aydın, Mevlana İdris hakkında yazmış. İçimize dokunuyor onun hakkında yazılan her cümle. Acı bir veda makamının en içli bestesi gibi tıkanıp kalıyor boğazımıza her söz. Samimiyet sen ne güzelsin. Dualar serinliğinde.

“Mevlana İdris, en gerçek muhatabın çocuk olduğunu düşünen seçkin bir kalemdi. Çocuk dünyasının indirgenmesine, duyguların politize edilmesine, parçalanmaya, ayrışmaya karşı oluşunu Prof. Dr. Abdülkadir Emeksiz ile çocuk edebiyatı üzerine yaptığı söyleşide ve muhtelif okur-yazar buluşmalarında sık sık dile getirmişti.”

“Bir yazısında, her şeyi bildiğini sanan cahillerden dert yanıp, “Şimdi tekraren: ‘Bilmiyorum’ kelimesini kullanan o güzel insanları yeniden selamlayalım” cümlesini kuran ve bunu demeden hemen önce kendi cehaletini yoklayan güzel insan Mevlana İdris’i bu vesile ile yeniden selamlayalım.”

Bin İkinci Gece: Eve Dönüş Yok

Hüseyin Hakan, son zamanlarda dur durak dinlemeden çalışıyor. Emeklerinin karşılığını da dergilerde okuyucularla paylaşıyor. Emek mahsulü yazılar kaleme alıyor Hakan. Konunun merkezine nüfuz etmek için kuruyor cümlelerini. Titizliğini de hissettiriyor her yazısında. Bûtimar’da Binbir Gece Masalları üzerine yazmış. Dünyanın en zengin içerikli masallarıdır binbir gece. Günümüzün fantastik romanlarına hayran olanlar bundan yüzlerce yıl önce anlatılan masallarımızı hakkıyla tanımadığı için ne yazık ki bol ütopik saplantılı romanları yere göğe sığdıramıyor. Önce kendi toprağının sesini duymalı insan.

“Herkesin birbirinden tekinsiz ve kuyu kazmaya hevesli olduğu Binbir Gece Masalları’ndaki insan ilişkileri ilgi çekicidir. Doğu edebiyatının harikalarından olan bu kompleks hikâyeler bütününde farklı öğelerin sentezi barınır. İkili ilişkiler, entrikalar, aldanma ve aldatmalar, hileler, teşhir ve feda etmeler, doğa üstü öğeler ile birlikte toplumsal gerçekler iç içedir. Büyüler, cinler, periler, değişim ve başkalaşımlar olduğu kadar toplumsal roller, cinsiyetler, arayışlar ve yönelimlerin de birlikte sunulduğu yapıtta büyülü gerçekliğin de neredeyse ilk izlerini görebiliriz. Anlatı boyunca birbirleriyle mecburiyet bağıyla ilişkiler kuranlara rastlarız. Bu açıdan, eve dönüşün sınırlarını aramak, hudutları nerelere değin esnetebileceğimizi sorgulamak için Binbir Gece Masalları önemli ve değerlidir.”

“Durulan yerin neresi olduğu konusu Binbir Gece Masalları’nda olduğu gibi sonraki kuşaklar boyunca da tartışıldı. Kimin nerede durduğu kadar kimin nerede hangi şartlarda durduğu da merak konusuydu. Evin ne olduğu, neresi olduğu kadar onun mümkün olup olmadığı sorusu da önem kazandı. Kimisi için kendisini var eden dilsel bütünlük ev iken kimileri için doğdukları yer evdi. Bölgelerini, var oluşlarına anlam katan alanlarını çizenler için ortak bir yazgı neyse ki her zaman vardı. Evini “ülke” deyip tanımlayan Cemil Meriç’in de “vatan” hasretiyle süsleyen Namık Kemal’in ve “Büyük Doğu” hayaliyle keskinleştiren Necip Fazıl’ın da uğrayacakları nihai durak önünde sonunda oldukları kişiler kalacakları gerçeğidir. Wittgenstein için de durum böyleydi, Nietzche’nin “kutsal eveti” için de. Yaşamlarını idealleri uğruna yeniden şekillendiren bütün düşünürlerin payına evi yeniden tasarlamak, anlatmak ve inanmak düştüğü kadar anlamın sürekli değişimi ve sınırlarını yenilemesi gerçeği de düşer. Geriye herkes gibi kendileri kalır. Kendileri ve paha biçilmez tasavvurları.”

Bûtimar’dan Hikâyeler

Mustafa Söğüt- Yanlış Yanılmışlıkların Zuhur Ettiği Bir Anın İzdüşümü

“Aklımın estiği günlerde kırlarda dolaşıyordum, bir on dokuzuncu asır roman cümlesi olmalıydı bu. Fakat bu olay cereyan ettiğinde asır kavramı ortalıkta yoktu. Başını kaldırsa çarmıha gererlerdi. Kimler kimler asılmadı meydanlarda. Onlardan biri de babamdı. Babamı gördüğüm vakit onu Genç Werther sanmıştım, gördüğüm an diyorum, çünkü babam aşkın peşinde koşmaktan eve uğrayamazdı. Sanmayın ki aşkı bir kadındır, hayır. Babam sadıktır anama, görmez kimseyi. Gördüğü kadınlar değildi, gördüğü düşleriydi. Babam düşlerine düşkün biriydi. Sabahları kalkar, düşlerini not eder, sonra bir otobüse atlayıp düşlerinin peşinden koşardı. Verem olacak diye endişe ediyorduk, yanında hep romantiklerin kitapları. Ona doğum gününde gerçekçi bir bakışla yazılmış bir eser takdim edecektim ki babam o gün dönmedi eve. Şaşırdık ailecek.”

“Babamı aramaya on dokuzuncu asır romanlarını okumakla başladım. Dedim anca buradaki romantikler bana yol gösterir. Sonra dedim kendime, oğlum baban bak kayboldu, ya ben de kaybolursam. Düşündüm, babama aldığım gerçekçi bir romana giriştim. Dedim benim derdime deva buradadır. Okudukça gerçeğin peşinden gidiyordum ve babama yaklaştığımı hissediyordum. Çünkü babam düş âleminde kaybolmuştu ve onu oradan çıkarmaya insanın aklı yetmeyebilirdi.”

“Âdem, annem ve ben. Babamın peşine düştüğümüz andan itibaren bakmadığımız kapı deliği, girmediğimiz üç harfli yuvası kalmadı. Nerede aradı isek hiçbir ize rastlayamadık. Sanki yer yarılmış içine girmişti. Âdem, benim canıma tak etti, dedi. Anamın yüzü asıldı. Ben ise aldırış etmedim. Yola çıkmanın vermiş olduğu kuvvetle arşınlıyordum yolu. Âdem’in babası değildi neticede, bu sebeple sıkmadım sözleriyle tatlı canımı. Anam ise vazgeçme eşiğinde idi kocasından.”

Derya Kuru- Aharoni

“Görmediniz ki ne kadar kördüm. Bazı nesneler yeni yeni yerleşiyordu zihnime. Küçük bir süs balığı, kabuklu bir yiyecek, kuru bir yaprak, traktörün pullukları, babamın yanında iken alet edevat çantasından elime aldığım bir tornavida ucu, hepsi hepsine ayrı ayrı dokunurken, tüm nesneler özenli ve ayrı ayrı bir dikkat istiyorlardı. Yeni tanıdığım her nesneyi çoğu zaman bilinçsizce, dakikalarca kavramaya çalışıyordum. Parmaklarımla onu tamamen kavrayabiliyor muydum? Ağır mı, hafif mi, sert mi yumuşak mıydı? Kokuyor mu? Kıpırdayabiliyor muydu? Dışarıdan açık ve mavi gözlerimle mavi olduğunu söylüyorlardı hayret içerisinde nesneleri tanımamdaki bu çabayı izleyen birinin beni izlemeye ne kadar dayanabileceği şüpheliydi.”

“Kim hangi dünyanın hangi parçasıydı? Kim hangi dünyanın hangi yanlış bütünlüğün, bütün yanlışlığını bozacak bir köşeye çekilmiş sakince bekleyen doğru parçasıydı? Kim bütün yanlış bütünlenmiş parçayı bozacak doğruluktaki parça olarak görünecekti ona? Evet. Sadece küçük bir parça bir dünyadan başka ne olabilirdi?”

“İnsanları birbirinden ayıran milyonlarca parçacık ve yine insanları birbiri ile birleştiren milyonlarca parçacık vardı. Bu ayıraca testere demiştim. Testereyi de hecelerken hoşuma gitmişti. Heceler büyülüydü. Büyü görünmeyen bir şey diye anlatmam komik olur herhalde. Burada gülümserseniz bir parçamız birleşirdi belki de. Bu birleşme de tıpkı heceler gibi değil miydi? İşte tam da burası değil miydi büyülü olan.”

Kenan Yusuf Taşkın- Yangın

“Günler, bir cinneti büyütmekle geçiyordu. Gök kubbe hiç olmadığı kadar anlamsız, saatler alabildiğine acımasızdı. Ruhuma delici oklar gönderiyordu umarsızca. Her şey üst üste gelmiş ve dayanılmaz bir hâl almıştı. Çıldırmanın eşiğindeydim.”

“Elinde kovalarla yangına su taşıyanları görünce kendi yangınıma odun taşıyanlar geldi aklıma. Birilerin aklına itfaiyeyi aramak gelmişti. Kor alevler büyüdükçe çığlıklar da yükselmiş, mahalle bir yangının orta yeri olup çıkmıştı. Aklım başımda değildi. Sessiz çığlığım ancak duyulabilmiş, harlı bir günün telaşı etrafı sarmıştı.”

“Gözümü açtığımda serumun fanusunda damlayan bir nehir gördüm. Etrafta takım elbiseli bir sürü adam vardı. Anlam veremedim. Uyandığımı görünce bazıları yaklaştı ve teskin edici lakırdılar ettiler. Birkaç tane de gazeteci ve kameraman ilişti gözüme. İçlerinden en Janti Bey yanıma yaklaşıp üzülmemem gerektiğini ve devletin yardıma hazır olduğunu filan söyledi. Ne olup bittiğini anlayabilmem için bir saat daha geçmesi gerekti.”

Bûtimar’dan Şiirler

bana bir oğul bağışla Rabb’im

bana dağların karasına bir bakış

dirhem dirhem dökülen bir uluma

göğe karşı unutkan bir rüzgâr

beklediler beni horoz ötüşü o sabahta

saatlerden intikamını aldılar unutuşların

hasret uykusunda bir oğul bekliyorken

gözünün yaşına bastırılmış gömlekle

merdivenini çıkardılar göğe bataçıka

Zeki Altın

Bazı tasarılara karşı geliştirdiğim korku

İçimdeki Allah korkusunu geçtiği gün

Adam olamadığımı anlamıştım

Oralete şeker atan adamı gördüğüm gün

Azla yetinemediğimi anladığım gibi

Tarih içinde bir lahza bile değilim

Bir ölüm duasıyım, uşşak makamında

Geç kalmış duyguların esiriyim, işe yaramam

Kudretli psikanalistlerin rahlesinden geçtim

Hakikat bulunamaz palavrasına inanamam

M. Safa Küçüköner

Eyyüp yaralarını hangi hastanede tedavi ettirdi
Yusuf mısır e tipi kapalı ceza evinde mi yatıyordu
Her namazda Allah’a dua ediyorum li
Bir hafıza kaybı en iyi ilaçtır bana

Önceleri sen yoktun ve yaşayıp gidiyordum
Şimdi de yoksun fakat sancın hep içimde
En iyisi ben bir deniz kıyısına oturup
Saatlerce denizi taşlayayım
Belki bir dalga gelir de
Alır gider kalbimdeki bu büyük sıkıntıyı:

Mehmet Baş

ne oldu adımımla şakayıklar biten yollarıma
bizi rahmetin cazibesine mi kaptırdı umutlar
kanım kalbime şifadan değer vermiyorken
koşarken yirmimin kırkı çıktığından beridir
yokuşlarda yetişemiyorum gölgemle yarışa

Merve Özen

Sanırdım sanmak en yorgun yanıdır insanın
Yarı ömrüm, şiirin yalın hâli, yirmi yaşı bir kadının
Avuçlarıma henüz sırrı üflenmemiş mısraların
Hiç gelmemiş gibi gideceğim sonunda
Geçti ömrüm güneşe gözlerimi kısarak
Yanağımın sıcağına değmesin başka neden
Yanacak bir gün her şey yanılmak yüzünden

Rümeysa Kaya

Yediiklim, sayı – 391

Yediiklim dergisinin 391. sayısından yapacağım ilk paylaşım Yunus Emre Altuntaş’ın Sezai Karakoç üzerine kaleme aldığı yazıdan olacak. Altuntaş; Sezai Karakoç'un Medeniyet Tasavvurunda Ana Sütunlar: Peygamber – Şehir – Gelenek konularını ele almış. Karakoç’u özetleyecek üç önemli ana başlık bunlar.

“Sezai Karakoç'un medeniyet tasavvuru Sait Halim Paşa, Mehmet Akif, Necip Fazıl düşüncesinin devamı niteliğinde olsa da onlardan farklı ve özgün yanlarıyla dikkat çeker. Diyebiliriz ki medeniyet tasavvurunun İslam bakış açısıyla yeniden ele alınarak şimdiki konumuna gelmesinde Karakoç'un ısrarlı yayınları belirleyici olmuştur. Sezai Karakoç hem kendisinden önceki fikirleri derleyip toparlaması hem de kendisinden sonra gelenlerin takip edecekleri kitleyi oluşturması bakımından kurucu isimler arasında sayılmaktadır. Nitekim Karakoç'un 40’ın üzerindeki düşünce kitapları ile birlikte şiirleri ve hikayeleri bu medeniyet tasavvurunun açılımını sunmaktadır. 20. yüzyılda İslam medeniyeti üzerine bu sayıda eser yayımlayan ikinci bir isim bulmak zordur. Üstadı özgün kılan husus öne sürdüğü fikirleri kendi yaşamıyla ortaya koyması ve ömrünün sonuna kadar bu duruşundan taviz vermemesi olarak özetlenebilir. Biz de bu makalemizde Karakoç'un medeniyet tasavvurunu yine onun cümleleriyle açıklamaya ve bağlamına dikkat ederek üç ana kavram çerçevesinde özetlemeye çalışacağız.”

Karakoç'un Özgünlüğü

Karakoç'u çağdaşlarına göre özgün kılan pek çok yönü bulunmaktadır. Sezai Karakoç da çağdaşları gibi varoluş sancısı çekmiştir. Çağdaşlarının aksine Karakoç bu sancıyı Ümit'e bağlamayı başarmıştır. Karakoç, doğuyu da batıyı da yakından tanımıştır. Fransızca - İngilizce bilen ve çeviriler de yapan Karakoç’un müktesebatı akranlarının önündedir. Çünkü Karakoç Doğu ve İslam kültürünü de yakından tecrübe etmiş ve sindirmiştir. Tasavvuf kültürü bu düşüncede önemli yer tutar. Mevlana, Hallac Yunus Emre, Şeyh Galip, Ibnül Arabi, İmam Rabbani bu silsilenin önemli isimlerindendir. Karakoç'un medeniyetle ilgili düşüncelerindeki kilit kavramlar din, siyaset, toplum, sanat ve edebiyattır. Buna göre dinin toplum üzerinde ciddi bir yaptırım gücü vardır.

Karakoç’a göre medeniyetler tarih içinde birbirinden şu ya da bu şekilde etkilenmişlerdir. İslam medeniyeti dışındaki medeniyetler birbirinin yerine geçen bir medeniyetin cüzleridirler. Ancak “İslam medeniyeti” veya “Diriliş medeniyeti” denilen ve kökü vahye dayanan bu medeniyet, ilk insan ve ilk peygamberden son peygambere kadar kesintisiz devam eden, birbirini tamamlayan tek medeniyettir. İnsanı merkeze alan, ilahi bir kudretten doğan bu medeniyet insanlığa huzur ve barışı getirmiştir. Zaman içinde ufak iniş çıkışlar olsa da bugün insanlığı huzura kavuşturacak tek medeniyettir. Ona göre Peygamberler, salt bir inancın kahramanı değildirler. Onlar aynı zamanda kötülüğü yıkıp iyiliği kuran, medeniyet var eden önderlerdir.

Mehmet Yılmaz ile Söyleşi

Mehmet Yılmaz ile Ömer Hatunoğlu bir söyleşi gerçekleştirmiş. Yılmaz’ın yeni kitabı Güzel Hata merkezli bir söyleşi bu. Kitaba, şiire, edebiyat çalışmalarına değinen bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“İlk şiir kitabı Bakir Mezarlar Anıtı 2018'de yayımlanmıştı. İlk kitabın suçu, günahı yoktur derler. Bakir Mezarlar Anıtı biraz daha öznel yaşantıya dayanan bir eserdi. Doğal olarak, olay ve durumların ruh dünyamda yarattığı etkilerden yola çıktım biraz. Güzel Hata, ilk kitaba göre daha genel meselelere, yaşanan zamanın sorunlarına, sosyal ve siyasi gelişmelerin birey yaşantısı üzerindeki etkilerine değiniyor. Bununla birlikte yine bir bireyin çağın içindeki anlam arayışını dile getirmeye çalışıyor.”

“Varoluşsal bir anlam arayışının benim için şiirin temel meselelerinden biri olduğu doğrudur. İnsan, neden varım, sorusunu sorabilen tek canlıdır. Günlük hayatın koşuşturması içinde bu sorunun önemini fark edemiyoruz. Günlük hayat alışkanlıklara dayalı. Alıştığınız bir şeyi de sorgulamazsınız. Ne zaman ki bu günlük hayatın dışında da insanın bir zihinsel hayatı olduğunu fark ettiğinizde sorgulama başlar. Güzel Hata’da belki de bu sorgulamanın yansımaları var.”

“Akademik araştırmalarını okumaların yazdıklarımı beslediğini düşünüyorum. Bunlar birbirini destekleyen şeyler. Okuma belli birikime dönüştükten sonra yazıya taşıyor. Aslında okuduklarımızla bizden önce yazılanları da özümsemiş, tecrübe etmiş oluyoruz. Böylece yıllar içinde bir dilin, edebiyatın gelişim sürecinin sağlıklı bakma imkânımız oluyor. Bilimsel bir eseri yazmaya yoğunlaştığınızda şiir kendini geri çekmiş gibi görünse de öyle değil. Bir anda zihninizi tahrik eden bir mısraın doğuşuyla karşılaşabiliyorsunuz.”

Sultan Abdülmecid Devrinde Londra'dan Kahire’ye Bir Seyahat

Kemal Kahraman ile yollara düşüyoruz. Sultan Abdülmecid zamanındayız. Yolumuz Londra’dan Kahire’ye kadar uzanıyor. Rehberimiz İngiliz yazar W. M. Thackkeray. Yazarın Cornhill’den Kahire’ye Seyahat Notları kitabını inceliyor Kahraman.

“Sultan Abdülmecid Devri Osmanlı Devleti’nde bir şeylerin yanlış gittiğinin çoktan fark edildiği bir dönemdir. Yenilik adına radikal adımlar atan Sultan Mahmut’tan sonra Tanzimat ve Islahat fermanları yayınlanmıştır. O sırada Dünya’nın en büyük sömürge gücü olan İngiltere’nin Osmanlı’ya bakışı nispeten olumludur. Çarlık Rusya’sının yayılmacı siyasetine karşı Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünden yanadır. Çözülmekte olduğu düşünülen “hasta adamın” Rusya’nın eline geçmesini istememektedir.

“Söz konusu dönemde özellikle seyahat kitapları büyük önem taşıyor. Bu eserler hem Doğu masallarının devamı olarak büyük ilgi görüyor, hem de verilen bilgiler Birleşik Krallık’ta hem şirketlerin hem devletin işine yarıyordu. Bunlar arasında David Urquart’ın Spirit of the is the East’i (Doğu’nun Ruhu) (1838) henüz dilimize kazandırılmadı. A. W. Kingloke’ın Eothen (1844) adlı eseri yakınlarda (2005) Türkçe yayımlanabildi. Ünlü İngiliz yazar A. W. Thackeray’a ait seyahat kitabı da bunlardan birisidir; Cornhill’den Kahire’ye Seyahat Notları. Hesapladığımızda, ilk yayınlanmasından 176 yıl sonra bugünlerde Türkçe’ye kazandırılmış oluyor. Belli ki hakkımızda yazılıp çizilenlere ilgisizliğimiz devam ediyor.”

“Yazar eleştirel bir bakış açısı sergilemeye gayret ediyor. Avrupa aydınlanmadan sonra pozitivizmin cenderesine doğru hareket halindedir. Yeni icatlar, sanayi, burjuvazinin yükselişi gelenek ve dine karşı güveni sarsmaktadır. Bununla beraber ortaçağ önyargıları varlığını sürdürmektedir. Aydınlanmaya bağlı olarak bir Antik çağ ve özellikle Grek uygarlığı hayranlığı söz konusudur. Pagan tanrıları Hıristiyanlıktan rövanşı almak ister gibidir. Dikkatli bakışla bütün bu gelişmeleri seyahatnamede izlemek mümkündür. Seyahatname boyunca yazar genelde din kurumunu özelde ise Katolik, Yahudi ve Müslümanları kıyasıya eleştirmekten kendini alamaz.”

“Satır aralarında önemli ipuçları birbiri ardınca kendini gösteriyor. Mesela Filistin’de Avrupalıların ağırlığı hissedilmektedir. Her yerde büyük bir ilgi ve hoşgörüyle karşılanmaktadırlar. Paşa ile görüşen Amerikan konsolosu beş büyük devletin ve Amerika’nın Suriye’nin iç işlerine ve “Yahudilerin Filistin’e kaçınılmaz dönüşüne” müdahil olacağı öngörüsünden bahseder. Yahudilerin dönüşünü Belfour veya Abdülhamid dönemiyle açıklamak çok eksik olur. O, Hristiyan ve Musevi inançlarının bir parçasıdır.”

Yediiklim’den Hikâyeler

Mukadder Uçaroğlu – Teslime Teyze

“Giriş katındaydı evimiz. Sokağa bakan tarafta, merdivenin başındaki dairede değil -orada bir ara Beyhangil oturdu- iç tarafta amcamın önce müteahhitlik bürosu olarak ayırdığı sonra da yıllarca -orada oturduğumuz müddetçe- fotoğraf stüdyosu - Model Fotoğrafçılık- olarak kullanılan dairenin tam karşısında... Babamın inşaatına çok emek vermesine karşılık tapusunu annemin adına devrettikleri, hibe edilen tek varlığımız... Annemin, “Ömrüm çürüdü bu dört duvar arasında” dediği üç odalı balkonsuz evimiz...”

“Yalnız yaşıyordu ve o kadar kıvırcık saçları vardı ki kısacık kestirmesine rağmen tiftik tiftik görünümüyle yalnızlığının sebebi arasında bağ kuruyordum. Olsa olsa saçları yüzünden -varsa- torunları onu görmeye gelmiyordu. Bir de bizi sokakta oynarken azarlamaları yüzünden... Evet evet, bizim sokakta, kapısının önünde veya bahçesinde oynamamızdan rahatsız olduğu için gelmiyorlardı torunları ziyaretine. Başka sebebi olamazdı bunun. Ayrıca mahallemizdeki diğer kadınlardan o kadar farklı bir yüzü vardı ki tam olarak ne olduğunu söylemeyeceğim. Annem Allah'ın yarattığı sıfata kötü söz söylemenin çok günah olduğunu söyler, bu yüzden çirkin ya da itici hatta korkunç demeyeceğim.”

“Sarı ışıklı, tek ampullü, tenha bir pencere -hele bir de tül perdesi çekilmiş tül de saçakları görünecek kadar kısaysa - bir gölgeyi beklemek için dikizlenmeye değer mi bilemem ama bizim çocuklara boraniyi sevdiremedim gitti.”

Refika Mert - Akis

“Durup dururken hatırlıyordu o geniş koridoru. Nereden dadanmıştı bu anıya! Başı sıkıştığında yıldız gibi parlayıp sönüyordu. Üstelik birçok anı vardı bunun gibi. Yağmurun yağmadığı o kenti terk ettiğinden beri çocukluğuna ait rüyalar ve anılar görünüp kayboluyordu. Zihni, o kentte yaşadığı ilk gençlik hatıralarını yok sayıyor, çocukluğuna yaslanıyordu.”

“İlk gençlik yıllarına ait bir başka yıldız onu takip etti: Kırmızı Ford; bagajı ağzına kadar dolu. Komşu dairenin perdesi havalanıyor; çorba kokusu, tabak sesleri. Araba hareket ediyor, dikiz aynasında boş, soğuk koridor; küçülüyor. Tekerler döndükçe yabancılaşıyor evleri, başkasının oluyor odaları. Çorba kokusu geride kalıyor ve kardaki beş çift ayak izi.”

Yediiklim’den Şiirler

Zamanın çocuğu ne yana bakar
gün nerede doğar nerede son bulur
meleklerin sessizliğindeki büyük huşu
içlenişler derin ve soluksuz

Deprenişleri pıt pıt ritmi kendinde
yüze vuran hararet doğuya dönen yüz
doğuşun boşluğu bir sevinç bir ilk
gün batımı hüznü içmemiş derinden

Ali Haydar Haksal

bütün bir yaz çardak panayırlarında
yoruldu palyaçolar ruhunu gizlemekten
otobüslerin bilmediği bir bağ bozumuna
Şahitlik eden bir cambaz ipten sarkınca
bir hışımla tutmasa ananem
az daha düşüyordu dünya elimizden

Bir tırnak çakısına direnen çocukluğumuz
ütsülenmiş muskalara karışırdı gizlice
boyarken rengine yeniden mahalleyi kızlar
yumurtaları saklamak işin en kolayı da bizce

Serdar Kacır

Bir sonraki, yanı sıradaki, mezarda büyüyen üç çiçekten biri

Göğsü genişleyince eve dolan bir hatmi çiçeği

Evvel zaman içinde kalmış gibi anlattığımız masal

Yokmuş varmış derken nesnelerin devamlılığına dair bildiğimiz yasa

Piajeden sonraki kuşaklar için bilinmez bir rüya

Kabustan uyanan herkese görünen o ak saçlı ihtiyar

Elinde asası ile firavundan yana olanlar saçlarını ikiye ayırmış

Deniz ama kızılötesi, bin ışık yılından da hızlı değişiyor yüzler

Deri değiştiren bir bukalemundan sonra tuzlu suya maya çalmak

Yavaş yavaş olan her şey aslında olmuştur dediğimiz bir akşam

Kavuşamayanlar için çalınan o şarkı

Nikah masasından sonraki durak bir yetimhane

Aykağan Yüce

sitemlerinde haksız değil misin yalnızlığım?

nereye gitsem götürürüm seni

yeşile dönünce dünyanın ışıkları

sımsıkı tutarım elinden

yollardan binlerce paylaşım, beğeni

lustral ve yoga geçerken

kıyılara çocuk sen okyanuslar

doğaya sırılsıklam anneler

hep uzaklara dalmaktan utanıp

gözlerinde uzaklara mihmandar

iç çekiçleri ile içlerini oyan adamlar

seni yetim yalnızlıklara götüreyim mi?

buz tutan çaresizliklere yanmaya

Aziz Kağan Güneş

Kırk Yaşıma Geç Kalmış Şiir

Yutkunup mümkünlerin acı tadını

iç geçirmeden ve üstelemeden olanları

İki denizin birleştiği yerde dilsiz dudaksız

Sabahın ilk ışıklarına bakar gibi kaldırdım ölüsünü o eski hikâyenin

Gittim ve geldim kalbimde yol izleri

Sümeyye Şeker

Bir Nokta’nın Durduğu Yer

249 sayıdır sesleniyor Bir Nokta dergisi. Nereye, kime, nereden… Söyleyecek sözü olduğu için bunca zamanı tükettiği muhakkak. Söz Mürsel Sönmez’de.

“Her sayı ayrı bir macera, ayrı bir uğraş ve heyecanla oluşuyor. Yazdıkları konusunda içi müsterih, alkış konusunda kulağı kapalı, gelip geçiciliklere “günübirlik”lere iltifat etmeyen, benliğindeki “yaratı” şevkini kendi özgürlük ve özgünlükleri içinde tecelli ettiren yazar ve şairlerimiz mesailerini sürdürüyorlar.

Her sayı yirmi civarında değişen isim Birnokta penceresinden dikey ve yatay uzaya sesleneduruyorlar: zaman ve mekânda insana; sürekli var edilmekte olan varoluş kâinatına. Bu akılalmaz sürekli oluş yok oluş (kevn-ü fesad) kumkumasında hangi söz ya da eylemin nereye tekabül edeceği, hangi sonuçları ortaya çıkaracağı meçhul. Bu, yalnızca gerçeği kavrayanlar için apaçık olan “bilinmezlik”, gündelik hayatın somut gidişinden akıl ve kalplerin düzen ve sükûnu şeklinde “zuhur” eden gerçekliğe kadar olan tüm alanı kapsıyor. Şöyle de söylenebilir: Soyutlamalarımız somut hayatın güvencesidir. Şiirin yaşadığı yerde zalimler, zorbalar, kan içici kapitalistler, emek düşmanları, ulus düşman ve hainleri, kötülük ve kötüler güvencede değildir. Yeter ki şiir şiir, söz söz olsun. Sanatçı benliğinde ortaya çıkan ve kendisinin dahi farkında olmadığı, olmayabildiği “öz”den gelsin.”

Erol Yılmaz ve Nihayet Kuşu

Erol Yılmaz’ın Nihayet Kuşu kitabını severek okudum. Şiirin sahihliğini hissettiren şiirler günümüz şiiri adına da umut vadeden bir sese sahip. Ercan Ata, buy sayıda Erol Yılmaz’ın kitabını mercek altına almış. Değerlendirme yazısı ve söyleşi ile daha yakından tanıyoruz şairi.

Söyleşiden…

“Nihayet Kuşu, adını verdiği/aldığı şiirde de hissedileceği üzere, “ölüm” gerçeğine işaret ediyor. Yani anladığımız anlamda gerçek bir canlı değil ama bütün gerçeklerin üstündeki insana dair en büyük ve hilafsız gerçek olan ölüme karşılık geliyor.”

“Şiire dair anlayışların neredeyse şairden şaire değişebileceğini, çok benzeşiyor görünen şairler arasında dahi küçük de olsa farklılıklar olabileceğini düşünenlerdenim. Çünkü şiirin, gönül ve beyin olarak şairin iç dünyasının (aklının ve ruhunun) görünen dünyaya yansıması, “şiir” adıyla ete kemiğe bürünmesi olduğuna inanıyorum. İmgesiyle, gerçek tasvirlerle, esinlenmeyle ve işçilikle şiir adına ortaya konulan her şey, çok yönlü bir yaklaşımla ifade edilecek olursa, son tahlilde o şiirin şairinin yani şair teklerinin kişiliğidir.”

“Özetle, şiir anlayışı veya poetika dediğiniz şeylerden, dünya ve ahiret odaklı her şey bağlamındaki duruşumu şiir adlı çok kıymetli “araç” ile ortaya koymayı anlıyor ve bu duruşu, yukarıda çerçevesini çizmeye çalıştığım minvalde sergilemeye gayret ediyorum. Şüphesiz buradaki nihaî amacım da, başka başka alanlardaki her işimde olduğu gibi Allah’ın rızasını kazanmak.”

“Şiirlerimi oluştururken çok anlaşılır olsun, hiç anlaşılmasın, apaçık olsun, çokça gizlilik taşısın gibi düşüncelere hiçbir zaman kapılmadım. Diğer bir ifadeyle, böyle bir düşünce şiir için oturma aşamasında aklımın ucundan dahi geçmedi. Ve fakat anlaşılmaz, gizemli vs. görünerek “büyük” şair olarak bilinmektense, anlaşılır olmayı ve gönüllere dokunmayı daha fazla önemsiyor ve kıymetli buluyorum.”

“Türü ne olursa olsun şiirde imge, ritm, müzik, tema ve ruh birbiriyle ne kadar uyumlu, ne kadar bütünleşmiş ve iç içe geçmiş olursa, ortaya kelimenin tam anlamıyla bir eser çıkıyor. Bu oranın yüksekliği de büyük şaire ve büyük şiire işaret ediyor.”

“Herhangi bir oranlamaya girmeksizin, günümüz şiirinin hayatın gerçeğinden, sokaktan, insandan ve siyasetten uzak olduğunu söyleyebilirim. Yani baktığım açıdan, durduğum yerden görünen genel tablo bu. Topluma dokunmayan, sosyolojiye yabancı bir şiir dolaşımda. Dediğim gibi, bunlar elbette mutlak doğrular değil. Şiire ve şairine baktığımda fark ettiğim kimi açıklar diyebilirim. Uzun uzun tartışılabilir. Kaldı ki, böyle olmayan, en ince ayrıntısına kadar sokağa, eve, aileye, zulme, hüzne, sevince, yokluğa, varsıllığa, vatana, millete dair zımba gibi, gülle gibi capcanlı şiirlerle de karşılaşıyoruz, çok fazla olmasa da.”

Ömer Tuğrul İnançer’in Ardından

Bir değerimiz daha ayrıldı aramızdan. Bu toprağın rengiyle yoğrulmuş bir gönül insanı olan Ömer Tuğrul İnançer hakkında yazmış Halit Yıldırım. Rahmet dileklerimle yazıdan bir bölümü buraya alıyorum.

“Hukukçu olmasından mıdır yoksa kültürel birikiminden midir bilinmez ama üstadın müthiş bir muhakeme kabiliyeti vardı. Hadiseleri tahlil ederken kıvrak bir zekâ ile meseleyi halleder ve hikmetli ve veciz bir üslupla da son noktayı koyardı. Onu yakinen tanıyanların şehadeti ve gerek eserlerinden gerekse sohbetlerinden yansıdığı kadarıyla onda sarsılmaz bir tevhid inancı, Allah aşkı ve Hz. Peygamber sevgisi vardı. Tasavvufun bugünkü çıkmazlarına, müşkülatlarına dair sorulara verdiği cevaplar kulaklara küpe olacak düzeyde önemliydi.”

Fethi Bey’den Okuma Tavsiyeleri

Cemal Kılınç, Fethi Gemuhluoğlu’nun okuma tavsiyelerinden bir demet sunuyor yazısında.

“Fethi Gemuhluoğlu, her insanın mutlaka tutulacak, bir yönü olduğu, insan olarak yaratılmış olmasının bir hikmeti bulunduğu şiarıyla hareket etmiş ve tanıştığı, görüştüğü, ilgilendiği herkese evliya muamelesi yapmaktan çekinmemiştir.”

“Sezai Karakoç’u çok okuyunuz. Fetih mevzuunda Mehmet Çavuşoğlu ile mektuplaşınız. O da güzel bir çalışma yapmıştı. Ulubatlı’yı destanlaştırmaya çalışmıştı. Gülahmetoğlu da uğraştı. Sezai, yeni şiiri çok iyi bilir. Çok yüklü, çok enteresan bir insandır. Necip Fazıl’ın geçen ramazanda yayınlanan Peygamber-i Ekber’e ait Tercüman’da yayınlanan serisine de dikkatle eğiliniz. Mücerredin hudutlarını yoklayınız. Yeni çalışma ve fikirlerinizi bekleye ceğim. Siz, Türkiye’nin umudu ve geleceğisiniz. Galip ne kadar güzel ne ince ne kadar “ironi” ile dört başı mamur yazıyor. Sizden, Tanpınar’ın Huzur ile Beş Şehir’ini, Mithat Cemal’in Mehmet Akif’ini, Safiye Hanım’ın Ciğerdelen’ini, Orhan Veli’nin nesir yazılarını, Ataç’ın Günlerin Getirdiği’ni, Halikarnas Balıkçısı’nın Merhaba Akdeniz’ini, Cahit Beğenç’in Yol Notları serisini okumanızı rica ediyorum. Ayrıca Cahit Okurer’in Fetih için çıkan Büyük Fetih’ini de okuyunuz.”

Suavi Kemal Yazgıç’tan Güne Notlar

“Son Cümle

Bir cümle daha kurmak, bir dergi yazısı daha bitirmek, bir kitaba daha son noktayı koymak. Ömrüm böyle geçti. Kuramadığım cümleler kalacak benden. Yarım kalmış yazılar, şiirler ve kitaplar. Ecel son noktayı koymamı beklemeyecek. O kendisine verilen randevu saatini ne erkene alabilir ne de erteleyebilir.”

“Cümle Kapısı

İki kelimeyi yan yana getirip bir de buna üçüncüyü eklemek. Sonra iki cümle olması. Hatta üç. Kanat çırpmak gibi bir şey. Gibisi fazla oldu.”

“Beyit

suskunluk cebimde
açılmayı bekleyen bir çakı”

Çocukluk Yaralarını Savdırmak

Hasanali Yıldırım, çocukluk yıllarının insanın yetişme ortamına sanat bağlamında eğilen bir yazısı ile Bir Nokta’da. Çocukluk yılları, insan için bir temeldir. Geleceğini kurarken attığı adımın sağlam zeminde olduğunu bilerek yaşayan insan bilmeli ki geleceğinin en büyük mimarı yine kendisidir.

“Meselenin hası şu: Sanat bir zift tespit ameliyesi. Eğer kişi erken yaşta başına gelen o paralayıcı hadisatın ötesine sarkacak merak ve cesareti kendinde bulabilirse, akabinde de meseleyi şahsilikten çıkarıp insani bir çerçevede mütalâa etmeyi başarırsa, yani yaşadığını müstakil bir vakıa değil de insana mahsus trajedinin icabı belleyebilirse, başka bir ifadeyle varolma idrakını tespitten çekinmez ve bu hissi seyahatini herhangi bir sanat sahası üzerinden ifade ederse işte o şahsa da sanatkâr demekteyiz.”

Bir Noktadan Hikâyeler

Ezgi Fatma Açıkgöz - Adberilgen Hâtun’un Pabuçlarıyla Yürümek

“Pazar yeri yine alabildiğine kalabalıktı. Sebze ve meyve tezgâhlarının başında müşterilerini sabırsızlıkla bekleyen pazarcıların gür sesleri birbirine karışıyordu. Haftada iki kez yaşanan bu durum bazen öylesine gürültülü bir hâl alıyordu ki, kimi müşterilerin gergin yüz ifadelerinden, bir an önce alışverişlerini tamamlayarak pazarı terk etmek istedikleri anlaşılıyordu. Haksız da sayılmazlardı hani. Kısa süreliğine olunca neyse de, sabahtan akşama kadar böyle bir ortamda bulunmak çekilir şey değildi doğrusu.”

“Adberilgen Hâtun’la ilk kez, tek katlı evimizin bulunduğu küçük mahallemizde karşılaşmıştım. Okuduğum üniversitedeki derslerimin ardından katıldığım bir seminer programı nedeniyle, o akşam eve daha geç saatlerde dönebilmiştim. Kaldığımız evin hemen yanında iki katlı, epey eski görünümlü bir ev vardı. Mahalleye giriş zamanımız aynı dakikalara rastlayınca Adberilgen Hâtun’un kan çanağına dönmüş gözleriyle karşılaşmıştım. Sokak lambalarının titrek ışıkları yüzünü aydınlattığında, komşumuz olan kadının bu kez al yanakları dikkatimi çekmişti. Hayli yorgun görünüyordu. Ben ailemle birlikte yaşadığım evin kapısının zilini çalarken, kül rengi pardösüsünün cebinden çıkardığı anahtarla evinin kapısını açmaya çalışan kadın, bana iyi akşamlar dilemişti.”

“Adberilgen Hâtun’un sevincini görecektiniz. Sanki az önce kapkara bulutlara teslim olmuş gökyüzünü andıran yüzündeki kasvet birdenbire dağılmış, güneş açmıştı. Al yanaklarında beliren gamzeleri çiçeklere benziyordu.”

“Yalnızca çok sevdiğim bir dostuma yardımcı olabilmek için adım atarken, Adberilgen Hâtun’un pabuçlarıyla yürümenin sırrına ermiştim; anladım. Onun vesilesiyle kazandığım deneyimlerin, ileriki yaşantımda insanlarla kuracağım bağları sağlamlaştrarak, daha anlamlı kılacağını da tabii…”

Ahmet Yılmaz-Ölüler Üşümez

“Bu defa ölüyorum galiba dedi ihtiyar. Artık penceresine konup havalanan aç kumruları işitmiyor, renkleri ve tatları ayırt edemiyor, önünü bile görmüyordu. Günler aylara karışmış, yağlı ve birbirine dolaşık ak saçları gibi hayatından savrulmuştu. Baş ucundaki sehpaya uzanırken on on beş dakika önce ilacını içmek için ılık suyla doldurduğu bardağı fark etmeden yere düşürdü. Hay aksi, dedi, cam kırıklarından biri parmağına saplanmıştı. Çekmeceden kim bilir kimin bir vakitler kullanıp unuttuğu kirli bir paçavra eline geçti, acıyan bölgeyi sarıp sarmaladı. Yatağına güç bela uzanıp yorganına sarıldı. Ciğerleri ağzından fırlayacak gibiydi. Eyvah! Lambayı açık unutmuştu. Mikroskobun altında kimliğini ele verince rahatsız olup sağa sola kaçışan mikroorganizmalar gibi yuvasından fırlayacak gibi zonklamaya başladı gözleri. Çaresiz, kalktı, elektrik düğmesini el yordamıyla bulup lambayı söndürdü. Yatağına dönerken karanlıkta birden başı döndü, yere yuvarlandı. Başını sert zemine çarptı. İki dünya savaşından sağ çıkmış; darbelerden, dar boğazlardan, yakıcı kışlardan, soğuk yazlardan yakayı kurtarmış yaşlı vücudu ilkin yaprak gibi titredi, elleri ayakları seğirdi, az sonra odanın sessizliği kulakları sağır edecek kadar ağır ve keskindi.

Bir daha uyanmadı. Üstü açık kaldı. Ölüler üşür müydü?”

Bir Nokta’dan Şiirler

Bulutlar alçaktan uçuyor, koptu kopacak kopkoyu gri

Beni topla, beni bir say, yoksa dağılacağım

Hüznü ancak birlikte hafifletir ellerimiz

Çok değil mi bu sular, bir de aylardan Muharrem

Süleyman Çelik

zindeliğe

biçime düşer;

bir dal bir yaprak sonbahar

duvarlara hüzün

fotoğraflara kimliksiz

silikçe hayal

kıyısında ölüme göz kırpar

ve satır aralarında kelimelere

yazıtlara

tabletlere

parşömene

kağıda

hayata ve toprağa

Adnan Berber

Ne güzel susuyorsunuz bay kravat

Ne kadar mahirsiniz sükût etme konusunda

Mevzubahis, kan içici yoldaşlarınızın

Kalleşçe işlediği cinayetler olduğunda

Kayıtları tutuluyor oysa kulak üstü yatışınızın

Konulacak önünüze ilâhî mizan kurulduğunda

Siz de geri kalmazsınız tayyör hanımefendi

Teslim edelim elbette susma liyakatinizi

Pardon, siz nerede öğrendiydiniz sahi

Susmanın böyle bin bir türlü çeşidini

Örneklediğiniz halde üstelik çokça ve sıkça

Bindirilmiş kitlelere hitap etmenin iniltili şehvetini

Erol Yılmaz

Karabatak’ta Türkçenin Dünü Bugünü Yarını

Karabatak dergisi yine efsane bir dosya ile karşımızda. Özenle hazırlanmış, arşivlik yazılarla bezeli ve konunun uzmanı söz sahiplerinin katkılarıyla daha da derinlikli hale gelen bu sayının dosya konusu; “Tdk’nin 90. Yılında Türkçenin Dünü Bugünü Yarını”

Konuyu dil devrimi üzerinden ele alan yazılar çoğunlukta. Bakış açısı olarak konunun detaylandırıldığı bir zemin de oluşmuş dosyada.

Ali Ural’ın Giriş Yazısından…

Türk Dil Kurumu, 90. yılını kutluyor. 1932 yılında kurulduğunda iki ana hedefi olduğunu ilan etmişti TDK: “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak” ve “Türk dilini dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe ulaştırmak.” Kurumun, hedeflerine ulaşıp ulaşmadığını ve Türkçenin varlığını ne ölçüde muhafaza edebildiğini takip etmek öncelikle dilin koruyucusu ilim adamlarına ve edebiyatçılara düşmektedir. Refik Halid’e göre TDK başlangıçtaki iyi niyetini ve samimiyetini kaybetmiştir. Dilin doğal gelişimi dikkate alınmamış, kelime seçme ve üretmede aşırılığa gidilmeye başlanmıştır. Zoraki uygulamalar dili yıpratmakta ve yoksullaştırmaktadır. Osmanlı Türkçesi gitgide yalnız uzmanlarının anladığı arkaik bir dil haline gelmektedir. Aruzla yazılmış şiirleri okuyup anlayabilen insanların sayısı hayli azalmıştır. Fikret ve Hâmid’in şiirleri bile doğru bir telaffuzla okunmamaktadır. Bunun sorumluları köksüz bir dil icat etmeye çalışanlardır. Bir an önce dil mirasına sahip çıkılması gerekmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı, Osmanlıcayı lâyıkıyla bilen kimseler henüz hayattayken Osmanlı edebiyatının seçkin örneklerini günümüz Türkçesine aktarmalıdır. Milli benliğin korunması için hayati bir konudur bu. “Istanbul”un “İstanbul” olmasına gönlü razı gelmemektedir Refik Halid’in. TDK’nın projelerini gizlilik içinde yürütmesi de Refik Halid’in eleştirdiği hususlar arasındadır. Nitekim Dil Kurultayı’nın altıncısına davet edilmeyince büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak şu satırları kaleme almıştır: “…Bir nezâket eseri göstermek lâzımgelirdi. Lâzımgelmezdi. Neden lâzımgelsin ki, Dil Kurultayı ile Kurumu’nun Türkçesi benim Türkçem değil. Benimki İstanbul aile ve halk Türkçesi... Milletin yazı Türkçesi... Anamın, babamın, dedemin ve ninelerimin, ihtiyaçlara cevap verir hale gelmiş olgun, düzgün, sıcak kanlı, kısacası asıl Türkçesi... Bizler onu terennüm ediyoruz. Dil Kurumu ve Kurultayı başka bir dil zırlamak için göbeğini patlatıyor.”

Dosyadan…

D. Mehmet Doğan - Bir sömürge müfettişinin Maarif Vekili’ni Türkiye’de muhtemel dinî gelişmeler hususunda sorguya çekmesi! Yahut 1940’larda Türkiye’nin tam bağımsızlığını sorgulamak

“20. Yüzyılda neden sadece Türklerin alfabesi değiştirildi? (Ünlü Fransız filozofu Derride, harf inkılabını “katliam” olarak niteliyor!) Neden yalnız Türkiye’de “Dil devrimi” yapıldı? Neden Kur’an’a, ezana müdahale edildi? İbadet dili neden değiştirilmek istendi? Neden mûsıkimiz yasaklandı? Bütün bu yapılanların apar topar yapılması, hiçbir plan ve programın olmaması da ayrı bir garabettir. Harf inkılâbı yapılıyor, bir plan program yok. Yeterli sayıda öğretmen yetiştirmeden, gerekli miktarda mektep yapmadan okur yazar oranını nasıl yükselteceksin? İlk mektep yapmak için bir gayret var; fakat 1933-34’te açtığın bazı ilkokulları kapatmak zorunda kalmışsın. Yeni alfabeyi öğrenenlerin okuyacağı kitap yok. Bu akıldan bile geçmemiş. Üniversitenin ıslahı için dışarıdan mütehassıs çağırılıyor, raporunda, “Bu ülkede üniversite talebelerinin okuyacağı kitap yok,” diyor. Büyük tantanalarla tarih kongresi yapılıyor, tarih tezini 24 yaşında bir hanım öğretmenle bir tıp doktoru savunuyor. Türkiye’de o zamana kadar hiç tarihçi yetişmemiş miydi? Dil devrimini yapmakla görevlendirilenler arasında gerçek anlamda dilci yok, edebiyatçı yok. Dil Kurumu’nda uzun müddet çeşitli vazifelerde bulunan Besim Atalay ancak 1950’den sonra dil devriminin esas kadrosundan kişilerin evlerinde Türkçe konuşulmadığını açıklıyor! Zorumuz neydi?”

Prof. Dr. Ahmet Nedim Karasu- “Lisan” ile “Gönül” Arasında “Dil”imize Sahip Çıkalım

AnaDil’deki sözcüklerle dil’e zuhur edenlerin ifade olunmaya çaba harcandığı bu makalenin nihayetinde, “dil” mahsülleri meydana getirmek bakımından yeterli ve yüksek nitelikli mevcut ilim-kültür-sanat-edebiyat insan hazinemizin ve “dil” eserlerinin kıymeti bilinsin dileyelim. Onlara hayattayken değer verip, saygı gösterip ilmin-irfanın-hikmetin yollarını açmalarına imkânlar sağlansın niyaz edelim. Onlar da bu dilekleri, hem eğitim-öğretimin bütün alanlarında ve programlarında hem ilim-kültür-sanat-edebiyat alanlarında Türk Dili hazinemizi tecdit ile uygulamaya, üretmeye, neşretmeye muvaffak olsunlar. Türk Dili’nin bugünü ve yarını uğruna lisan ve gönül aydınlığı için gereken “habitus”u icat etsinler.

“Dil probleminin temel sorusu “Hangi Türkçe?”- dir. Kavramları dilimize naklederken arıtılmış Türkçe mi yoksa yaşayan Türkçe mi kullanılacağı hâlâ önemli ve halledilmemiş bir meseledir. Türkçe telif veya tercüme felsefe eserlerinde bir kavram için her yazar ve mütercimin farklı karşılıklar vermiş olduğu durumlar pek çoktur. Hatta bazı mütercimler, sadece kendi ürettikleri kelimeleri, kavramların karşılığı olarak kullanabilmektedirler. Üstelik anlam içeriğini nasıl belirleyip kullandığını açıklamadan!

“Dil” probleminin doğal sonucu olarak terimlerin tarifi problemi ortaya çıkmaktadır. Özellikle kavram tahlili yapıldığında hem teorik hem pratik alanda güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bu güçlükler, bilhassa “Arıtılmış Türkçe kullanılmak istendiğinde ortaya çıkmaktadır.” Göz ardı edilmiş dil için böyle bir sorun söz konusu değildir. Bu sebeple “dil”imiz Türkçe bu alanda arıtılmış bir dil olmuştur. Dolayısıyla da fakirleştirilmiş bir dil hâline gelmiştir.”

Doç. Dr. Şahap Bulak - 90. Yılında Öz Türkçecilik: Evrim, Devrim ve Devirim

“Dil, durağan değil, kendi yapı ve işleyişinin gerektirdiği tarihî, sosyal ve kültürel şekillenmelere bağlı olarak değişip gelişebilen dinamik bir yapıya sahip olduğu için canlı bir varlık olarak kabul edilir. Canlı varlıklar normal şartlar altında en iyi değişim ve gelişimini, nasıl doğal gelişim seyri içerisinde ilerlerken gösteriyorsa her canlı varlık gibi dil de en iyi gelişimini dışarıdan yapmacık müdahalelerle değil, kendi doğal seyrinde değişip gelişmekle sağlayabilir. Bu sebeple doğal yapısı ile anlam ve anlatım kabiliyetine zarar vermemesi için bir dilin sadeleşmesi de değişim ve gelişimi gibi tabii gelişim seyri içerisinde olmalıdır. Dolayısıyla ideal sadeleşme, dışarıdan müdahaleye dayanan “Devrim” ile değil, dilin doğal seyrinde gelişimi olan “Evrim” ile mümkündür. Genel olarak bakıldığında Tanzimat döneminde Şinasi ile başlayan ve Millî edebiyat döneminde “Yeni Lisan” hareketiyle bir akıma dönüşen dili sadeleştirme faaliyetleri, ortam hazırlayarak dilin doğal gelişim seyri içerisindeki “evrim”ini destekleme çalışmaları olarak değerlendirilebilir. Zira Yeni Lisancılar, özellikle 1911-1923 yılları arasında bilinçli ve sistematik bir şekilde hareket ederek dilin doğal gelişim seyri içerisinde sadeleşmesi için büyük bir çaba göstermiş ve bu fikirlerine uygun eserler ortaya koymuştur.”

Prof. Dr. Hasan Akay- Dil E(y)lemi!

“Dilin, idrak boyutunu dillendirmede acz içinde kaldığı, gönül işlerinin -imâ ve işaretin bile yeterli olduğu- başka bir dil ile konuşmayı gerektirdiği bedihî hakikatlerden biridir. Dilin sınırlandırıcı vasfından veya tasallutundan kurtulmak için, “başka dünyalar görmek” gerekir; başka sesler ve sessizlikler, başka sözcükler ve sözsüz iletişim alfabeleri vb. Dil dilinin yetersiz kaldığı yerde gönül dilinin, bakış dilinin, şiir dilinin, dilsiz anlatım dilinin devreye girmesi gerekir.”

“Hayatını işgal eden yabancı bir dilin cehennem ateşinde semender gibi yanmadan var olmanın ve aydınlanmanın sırrını çözmeye çalışmıştır. Bu felsefi sorunsal, edebiyatın dilini peltek vaize döndürmüş, felsefenin meded eylemesi sayesinde ayakta kalmayı sürdürmüştür. Artık dil edebiyat değil, felsefedir. Dilin nazarı -aklediş tarzı- artık yeni bir kavramın merceği altında görülmekten ibarettir. Edebiyatın neliği ve mahiyeti artık başka bir ışık altında görünürlük kazanmaktadır. Edebiyatın neliğine dair sorunun cevabı somut bir boyut edinmiştir. Felsefenin cevabı, onun örnek oluşturmasıdır.”

Mustafa Özçelik-Derdimiz Dilimiz, Dilimiz Derdimiz

“Ataç, dil devriminin de başlangıçtaki politikasına bağlı olarak Türkçeden bütün yabancı kelimelerin tasfiyesini savunur. Ama yabancı dillerden anladığı Arapça ve Farsçadır. Tanpınar bu durumu, “İçinden çıktığımız doğu İslam medeniyeti ile ilişkimizin kalmaması için özleştirmeciliği zaruri gördü,” şeklinde izah eder. Mehmet Doğan da işin siyasi tarafına dikkat çekerek bu durumu “1950’lerde N. Ataç tek parti ideolojisinin amaçları doğrultusunda dilimizin dinî muhtevalı kelimelerine savaş açmıştır,” diyerek aynı görüşü paylaşır. Ataç’a göre dilimizde sadece Öztürkçe kelimeler yer almalıdır.”

Sait Başer-Töre’nin Dili Olarak Türkçe

“Türk kimdir? Hangi öz veyâ ana muhtevâ sebebiyle bütün bu ilişkilere rağmen, nitelik ve içeriğini devam ettirebilmektedir? Tarihine bakacak olursak Çinlilerle, Ruslarla, Araplarla, Farisîlerle, Romalılarla hiç de küçümsenemeyecek asırlar süren ilişkiler ve alışverişler yapmış bir kültürden bahsediyoruz. Kâh Bizans ordusunda lejyoner, kâh Mısır’da Kölemen, kâh Baltıklar’da Viking kılığına bürünmüş bir kitle bu. Yüzlerce yıl hâkim unsur olsa bile, bilhassa son dönemde Rumeli coğrafyasında bir türlü, SSCB ve Rusya coğrafyasında bir türlü, Çin coğrafyasında bir türlü, İran coğrafyasında bir türlü, Arap illerinde bir türlü esarete de düşmüş ve Türkçesi zaman zaman kaybolmuş, çok defa kan kaybından takatini kaybetmiş durumda. Hareket ve fizik realiteyle barışık olmaklığın ürünü orijinal ontolojisi ve metafiziği bu tablonun birçok yerinde müphemleşmiş, zaman zaman tükenmiş. Ama bugün Türkiye yakın tarihin felaketli şartlarından sıyrıldıkça, bütün bu dünya tekrar görüş ufkumuza girer olmuş.”

Güngör Göçer-Trajik Başarının Trajik Hikâyesi Dil Devrimi

“İlmî temelden uzak hissiyat ve coşkunun esiri amatörler tarafından bir oyuna dönüştürülen Türkçecilik akımı uydurma ve yakıştırmanın esiri olmuş ve ortaya çok trajik bir netice çıkmıştır. G. Lewis bu trajedinin en iyi örneği olarak 3 Ekim 1934’te Mustafa Kemal’in İsveç Prensi ve Prensesi onuruna verilen ziyafette yaptığı konuşmaya dikkat çeker. Konuşmanın bir bölümü şöyledir: “Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysal, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmıya anıklanıyorlar…” Hasan Reşit Tankut, bu konuşmanın önce Arapça ve Farsça kelimelerle hazırlandığını daha sonra bunların yeni kelimelerle değiştirildiğini belirterek Mustafa Kemal’in konuşmasını, “Okumaya yeni başlamış öğrencilerin acemiliğiyle,” yaptığını ifade etmiştir. Yine devrin trajik uygulamalarından birisi de Mustafa Kemal’in Şubat 1935’ten itibaren kısa bir süre Arapça kökenli olan Mustafa ve Kemal isimlerinin bırakıp imzasını “Kamal” şeklinde atmaya başlamasıdır. Bu değişimin ardında da Arapça Kemal’in aslının Türkçe “ordu ve kale” manasına gelen “Kamal” olduğu iddiası yatmaktaydı. Ama dile yapılan müdahaleler bir türlü istenilen sonucu vermediği gibi yapılan değişiklikler de toplumsal bir kabul görmemiştir.”

Orhan Gazi Gökçe – Dile Düşünce

“Dil, aynı zamanda bir üslup meselesidir. Fikir ancak üslubu olanların toprağında hayat bulabilir. Türkçe’nin talihi biraz da istisnalar hariç üslup, izan ve fikir sahibi yazarlardan yoksun olması sebebiyle son iki yüzyılda yaver gitmemiş, başı beladan kurtulmamıştır. Ne sükûnet korunabilmiş ne de yıkıcı telaştan kaçınılabilmiştir. Türk dili sezeryan bir doğuma zorlanmış, azaları eksilmiş, soluğu kesilmiş bir vaziyette yeni nesillerin kucağına bırakılmıştır. Popüler bir söylem olarak zaman zaman canlandırılmaya çalışılan Öztürkçe’nin ne menem bir şey olduğu hâlâ anlaşılabilmiş değil. Ama artık nihayet dil üzerinde at oynatmaya çalışmanın, dili ideolojik hesaplaşmaların bir enstrümanı olarak görmenin bir cehalet emaresi olduğu birazcık iyi niyet ve zekâ sahibi olanlarca anlaşılabiliyor. Kuru inat marazlılarına henüz deva bulunamadı. Vaziyet böyleyken Türkçemiz, bütün yorgunluğuna rağmen üzeri küllenmiş bir köz gibi kendine kibarca üfleyecek muhsin ve safî nefesleri bekliyor.”

Görünmezin Arıları

Kelimelerin kalple kurduğu bir bağ olduğu muhakkak. Görünmez bir his ve el insanın yönünü kalbinin istikametine çevirdikçe ortaya çıkacak sözler burcu, mutlak hakikatin bir yansıması olacaktır. Elbette görebilene. Ali Ömer Akbulut, hikmet burcundan bakıyor şiire. Bir örtü gibi üstümüzde kalbimizin gölgesi.

“Kelamın indiği ve şiirle kendini oya gibi örerek örttüğü gönül, kalp nedir, nicedir? Kalp göğüste kan pompalayan bir organdır evet, can sunar bununla insana. Hayatın ta kendisidir o. Kalp hiçbir zaman yalnızca şu ya da bu değildir. Kalp hem şu hem bu hem o, tam da her şeydir. Gönül diyegelmiştir Anadolu insanı ona, daha kapsamlı bir söyleyişle kalp takılınca gönül diline onu da basmıştır bağrına. Cesaret, şevk ve zevk katılınca işin içine yürek demekten [de] ar etmemiş, açmıştır yüreğini kalbin ve gönlün şen şakıyışlarına.”

“Kelam, şairin yüreğine iner. Kâbe’nin, kâinatın kalbi olduğunu hatırlarsak örtüsüne bürünmüş şiirin indiği yer de insanın kalbidir. İnsan gönlünde zuhur eden ve kelamda kendini açık eden şiir, kâinatın özünün görünmez olarak insanda yeniden dirilişidir. “Evet, bizim ödevimiz bu gidici, dayanıksız yeryüzünü öyle derin bir acıyla, tutkuyla kavramak ki onun özü ‘görünmez olarak’ bizde yeniden dirilsin. Bizler, görünmez’in arılarıyız. Çılgın gibi topluyoruz görünür’ün balını. Görünmez’in büyük altın kovanında biriktirip saklamak için.”8 Kelamın yüreğine indiği mahal olarak şair, bu örtünmeyi, bu yeni “görünmez” keyfiyetin kıyafetini, don giymeyi, donuşmayı, bu oya gibi işlediği dönüşümü, şiirle gönülde gerçekleştirmiş olan varlıktır.”

Hayati Develi ile Söyleşi

Hayati Develi ile dil, edebiyat, seyahatnameler, medeniyet merkezli bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Sorular Şafak Çelik’ten.

“Günümüzde seyahat çok da seyahatname bir tür olarak yaşıyor diyebilir miyiz, çok emin değilim. “Günümüzde”den kastım son yirmi yıl olabilir. Seyahatnameler, bilinmeyeni bize anlatan, bir yanıyla gizemli ve heyecan dolu türlerdi. Okumak, biraz da bu “bilinmeyeni bilme” heyecanıyla sürdürülen bir eylem değil midir? Şimdi bilhassa görsel kaynaklar, belgeseller, dijital medya bize dünyada ne olup bittiğini hemen anlatıyor. Resimler, başkalarının yorumları, haritalar vs. Bu yüzden de seyahat; bir yeme içme, denize girme, kayak yapma, alışveriş etme, sonra bunları fotoğraflayıp kendi sosyal çevremizde alkış beklemeye dönüştü. Evliya Çelebi, “Bir fersah da olsa yolculuk cehennemden bir parçadır,” der. At üzerinde veya at arabasıyla, hanlarda, bazen tekkelerde vs., kimi zaman açıkta konaklayarak; karın, yağmurun, soğuğun, sıcağın binbir zahmetine katlanarak; eşkıyadan korkarak, derelerden tepelerden, aşılması güç dağlardan, ıssız vadilerden, azgın sulardan geçerek seyahat eden ile uçağa binip bütün bu engelleri bulutların arasından seyreden, en büyük heyecanı havadaki türbülansın yarattığı endişe olan, asgarisi dört yıldızlı otelde konaklayıp açık büfelerde karnını doyuranın izlenimi, birikimi, hatırası aynı mıdır?”

“Cumhuriyet dönemi kültür politikaları aslında bir bütündür. İmparatorluğun parçalanıp dağılması ve Türkiye’nin bugünkü sınırlarına çekilmesi biraz da bu politikaları zorunlu hâle getirmiştir. Devletin kimliği ne olacak? Nasıl bir vatandaş tipi olacak? Devletin istikameti ne olacak? Birinci Dünya Savaşından sonra Kraliçe’ninki hariç, bütün imparatorluklar yıkılmış. Millî devletler kurulmuş. Yapılabildiği kadar etnik temizlik yapılmış.”

“Yazı muhafazakârdır. İnsanlar, ilâhî emre muhatap olduklarından beri konuşuyorlar, yani bir dile sahipler. Dil esasen sesten veya yazıdan bağımsız bir şey, ancak onun iletimini doğal olarak sesle yaptığımız için dil deyince aklımıza gelen esasen “konuşma dili”dir. Dilbilimi de buna böyle bakar. Yazı çok yeni bir şey. Hele yaygınlık kazanması çok daha yeni. Asıl yayılma “kağıt”ın yaygınlaşmasından sonra. Bugünkü durum ise 19. yüzyıl sonrası ile ilgili. Konuşma dili hızlı değişen, dış etkilere daha açık bir sistem. Yazı onu âdeta kafese sokuyor, zabturabt altına alıyor, sonra o kafese “dilbilgisi” diyor, onu kutsallaştırıyor. Oysa “dilbilgisi” diye bir şey yok! Yani benim, sizin ve onların Türkçesi hep bana, size ve onlara özgü. Bu yüzden aynı olguyu anlatırken ben, sen ve o başka kelimelerle, farklı seslerle, farklı vurgularla anlatıyoruz.”

 Yazmasa Deli Olur mu İnsan?

Sıradan bir kişiyi bilmem de Sait Faik yazmasa deli olacak bir divanedir. Onun gibisi yok mudur, vardır elbet. Kendini cümlelerin eline teslim edenlerin böyle bir delilik hali vardır. Süleyman Unutmaz da bir cümlenin ardına düşmüş Siyah isimli yazısında. Hafif deniz, sallanan bir vapur, içinde çırpınıp duran cümleler. Mekân İstanbul. Daha özelde de Kadıköy. Ve onca yaşanmış bir hayat…

“İstanbul’un Kadıköy olanına gidiyoruz Âdem’le. Ne deniz umurumda ne vapur… Ama Âdem, “Vapura binmeyen İstanbul’da yaşamıyor demektir,” deyip ekliyor: “ Keşke işime vapurla gidip gelenlerden olsaydım.” Buna evet.”

“Vapurumuz, Âdem’in tabiriyle, “Yaşlı bir hayvan,” gibi ayrılırken iskeleden, “Bir de şu vapur yönünü bulmak için böyle dönmese, hemen gitse,” deyince Âdem, güldük. Yazmasam olmaz bir yosun kokusu, İstanbul’un, içimde çok büyük bir gurbetin varlığına zemin oluşturan ışıkları, karanlık denizin çalkantıları, köpükleri, serinlik ve nedense çok eski bir şeyi bana tüm kesafetiyle özleten şehrin büyüklüğünü yedeğime alıp karşıya geçiyoruz. Denizin karanlığına ve vapurun suyun sırtında çok güzel süzülüşüne bakarken dedim ki sessizce kendime: “Eskiden bir yazı adamıyla konuşup ayrılınca, dünyanın, yazarların ve şairlerin yazdığı ve bizim ısınacağımız çok sıcak bir yer olduğuna olan inancımın gücü ve mutluluğuyla dolu olurdum. Hatta biz yazacaktık, İstanbul’da yaşayacak ve yaşlanmaz bir umudun sözcülüğünü yapacaktık. Şimdi hepsi var. Ama ne eksik?”

İmgenin Mümkün Hâlleri: İmgeler Atlası

Yunus Emre Altuntaş, Hayrettin Orhanoğlu’nun İmgeler Atlası kitabı hakkında yazmış. Orhanoğlu’nun üzerinde en çok kafa yorduğu kitaplarındandı bu. Unutulmaması, gündemde tutulması çok değerli. Vefasını yüreğinde sımsıkı taşıyanlara selam olsun.

“Orhanoğlu bu geniş zaman diliminin getirdiği zorlukları aşmak için temel imgeler üzerinden şairleri değerlendirmeye çalışmış. Şairlerin büyük çoğunluğu ise 1980 sonrasında yazmaya başlayan isimler arasından seçilmiş. İmgenin sağlıklı bir haritasını çıkarabilmek adına her kesimden şairlerin şiirleri incelenmiş. İmgenin nitelikleri ve işlevleri ile İkinci Yeni ve sonrasındaki süreçten hareket ederek Türk şiirinin imgesel bağıntılarını serimlemesi, eseri önemli kılan hususlardan bir diğeridir. Bu bakımdan Orhanoğlu’nun bu çalışmasını alanında bir ilk olarak selamlamak gerekiyor. Yazar kitabın önsözünde tevazu gösterse de bu çalışmanın sonraki çalışmalar için sağlam bir basamak olacağını söyleyebiliriz.”

“Orhanoğlu kitabın ikinci bölümünde tahlil ettiği yüzlerce şairin şiirlerinden yola çıkarak sık kullanılan imgeleri ele alır. Şairin tespit ettiği yaklaşık 60 temel imgeyi şairlerin şiirlerinden örnekler vererek açıklar. Orhanoğlu’nun tespitine göre şairlerin sık kullandığı bazı imgeler şunlardır: ağaç, akşam, anahtar, anne, at, aşk, mum-lamba-kandil, ay, baba, ayna, bahçe, bulut, balkon, çöl, devlet, gemi, fotoğraf, kan, dağ, ırmak, kapı, melek, şehir… Yazara göre şiir okuyucusu da imgeyi tıpkı şair gibi yalnızca kendisi için, yalnızca kendine ait bir imge olarak görür. Modern şiir, bu yüzden okurun yalnızca kendisine hitap eden ve kendi dünyasına ait bir anlamı olan okuma, görme biçimidir. Bachelard bu yüzden, “Yalnızca hoşumuza giden şeyleri büyük bir heyecanla karışık küçük bir gururla yeniden okuruz ... bir imgenin sunduğu mutluluğun kabullenilmesiyle doğan o küçük gurur saklı, gizli kalır.”

“Akademik dile boğulmadan herkesin kolaylıkla anlayabileceği şekilde hazırlanması, şair duyarlılığıyla ele alınmış olması, Türk şiirinin önde gelen neredeyse bütün isimlerine yer verilmiş olması, imge örneklerinin titizlikle seçilmiş olması, bütünlüğün gözetilmiş olması çalışmanın kapsamlı olmasını sağlayan yönleridir. Bu bakımdan çalışmanın hem araştırmacılar hem de şairler için birincil kaynaklar arasına gireceğini ön görebiliriz. Merhuma Allah’tan rahmet diliyor kitabın yayımlanmasında emeği geçenleri tebrik ediyorum.”

Karabatak’tan Öyküler

Ayşe Sevim- Kahraman

“Alınmadım. Biz kırıcı konuşabiliyorsak köpekler de konuşabilir, aramızda bir fark yok. Bunu hayvan haklarıyla ilgili yürüyüşte tanıştığım çilli kıza da söylemiştim. “Herkes, her şey eşittir,” demiştim. Kızın muhteşem çilleri vardı. İnsanda dokunma isteği uyandırıyordu. İri yarı polis, izinsiz gösteriye katıldığımız için çilli kızla beni tutuklayınca yan yana oturmuştuk.”

“Kızları etkilemek ne kadar kolay. Eriyip bir ergene dönüş, sonra da saçma sapan birkaç laf et tamam. Çillinin bütün ilgisi artık polisteydi.”

“Hayvanlar büyük idealler için savaşmayı bilmiyorlar. Çilli kızı iblisten korumak için yola yalnız başıma çıkmalıydım ama korkuyordum. Yaramdan, “Neden Tanrı’dan yardım istemiyorsun?” diye bir ses geldi o anda. Kulaklarımla değil, zihnimle duydum sesi. Bedenimdeki bu küçük iblis parçası bana Tanrı’ya sığınmamı niye söylüyordu ki? Tanrı’yı inkâr edersek şeytanın hikâyesini de yok sayacağımız için olabilir. Biz dünyada uzun süredir Tanrı yokmuş gibi yaşıyoruz zaten. Yaratıcı da buna kızıp dağları üzerimize devirmiyor. “Seçiminizi yapın, ister beni içi boş cümleleriniz için kullanın, isterseniz de bana tapın, size seçme şansı vereceğim, ölene kadar hürsünüz, “diyor sanırım. Fakat şeytan bilinmemeye dayanabilir mi?”

Fatma Türk- Coraz Geceleri

“Arkamda zincir sesi duydum ve döndüm. Kimse yoktu. Ama bir şakırtı duyduğuma emindim. Doğruca evin yolunu tuttum, fazla bir şey kalmamıştı zaten. Eteğimin çalılıklara takılmasından başka da bir musibet gelmemişti başıma. “Hay Allah, yine mi kuymak!” Kapının önündeki çanağı görünce küplere bindim. Enikler bile buna tenezzül etmezken, kötülük ve hastalıkların taşıyıcısı, koskoca Coraz Hatun bir tas kuymakla püskürtülecekmiş öyle mi! Kimseye sezdirmeden kaldırıp attım. Her gün ciğer yiyen; hatta insan ciğeri, o da olmazsa buzağı yiyen yaratık, bir tabakcık kuymağı görür görmez dönüp gidecekmiş demek!”

“Gözünü soba ateşine dikmiş, kara kara düşünüyor! Vahşi bir hayvanın bakışları var gözlerinde, bakmaya cesaret edemiyorum. Beyninde dolaşan tilkiler rahat vermiyor. Aynı soba değil mi bizi ısıtan! Öyleyse neden birleştirmiyor bizi bu ateş! Sustukça yuvarlanan, yuvarlandıkça büyüyen bir kar kümesi bu üstüme devrilen, her kış altında kaldığım bir çığ. “Zincir nerede?” “Girişte asılı.” “Sende hiç akıl yok! Vallahi de billahi de yok! Coraz cadısı gelecek olsa ben zinciri alana kadar, o bütün işini halledip gider. Getir şunu getir, yakınımda dursun!” Zinciri sürükleye sürükleye getirdim. Beni bu eve bağlayan prangaların ete kemiğe bürünmüş hâliydi o zincir, iç içe geçmiş halkaların her biri benim söyleyemediklerimdi. “Al da hayrını gör,” dedim ama içimden.”

Hatice Cenkız Becerik -Senden Bir Şey İstesem Yapar Mısın?

“ Senden bir şey istesem yapar mısın?” dedi bir anda. Kararsızdı bakışları. Dirseklerini bacaklarına dayamış elindeki değnekle nemli toprağa bir şeyler çiziyordu. Beklemiyordum bunu, huzursuz oldum. Hep böyledir. Biri bana böyle söyleyince, beni kötü emellerine alet edeceğini, kandıracağını yahut emir eri muamelesi yapacağını hissederim. Siperlerimin arkasına çekilirim. Saldırıyı bekleyen bir asker gibi alesta beklerim. Etimle kemiğimle reddetmeye hazırımdır. Hele bir ne istediğini söylesin, “Maalesef”le başlayan sonunda “Mümkün değil”le biten birkaç cümle yapıştırmaya hazırlanırım. Tam dilimin ucuna gelir ama annemin sesi de o an kulağımda biten, “Muhtacın ihtiyacını gideren kişinin, Allah da bir sıkıntısını giderir. Eline mi yapışır oğlum,” öğüdü hevesimi kursağımda bırakır. Nermin Hanım, annemi duyuyor mu nedir, o da kendisinin çalışması gereken dosyaları iki günde bir bana getirir. Sırnaşan pörtlek gözlü kedi pozunu takınır ve “Canım Müşfik Bey!”le başlayan, “Sizden bir şey istesem yapar mısınız?”- la irademin kapısını kıracak gibi çalıp, “Tabiii,” cevabıyla kapıdan içeri giriverir. İrademin her kırıntısına sızdığından emin olduktan sonra asıl istediği şeye gelir sıra: Baş edemediği, çoğunlukla etmek istemediği dosyaları mesai bitimine kadar istenen şekilde raporlaştırmak için yardım ister. İster dediğime bakmayın düpedüz dosyaları kucağıma bırakıverir. Ben kan ter içinde mesai bitimine yetiştirmeye çalışırken Nermin Hanım’sa sorumluluktan ari bir yeni yetme gibi kedi videoları izleyerek, makyajını tazeleyerek, selfiler çekip beğenileri sayarak günü tamamlar.

Elindeki değneği bıraktı sonunda. Bakışlarını çizdiği şeyin üzerinden kaldırıp bana çevirdi yeniden. Gözlerimin içine ne yapacağını kesin olarak bilenlerin kararlılığıyla baktı, “Senden bir şey istesem yapar mısın?” Beklemediğim ama sorulmasına alıştığım bir soruydu bu. Ne denirdi? Surlarımın arkasında bekleyen kızgın, küfürbaz ve kalabalık halk ellerindeki sopalarla beni bekliyordu. Sesler yükseldikçe öfkeleri büyüdü büyüdü… “Tabii, yaparım,” dedim usulca.

Karabatak’tan Şiirler

italik harfler yapışıyor paçamıza kendi mahallemize giremiyoruz
ormandan iki kuş kurtuluyor yaptırım komutuyla ötülecek, öt
uçuşuyor yırtık sayfaları yerde sonbaharı çıldırtıyor kamus
kasırgadan iki harf kurtuluyor çölde iki yoksul alem a ve z

sıçrama tahtasında yaşlanıyor yüzücü ellerini yapıştırmış birbirine
kuma binlerce kez çakılıyor zihninde deniz var demişlerdi altında
deniz var suyu çalınmış uçsuz bucaksız bir kumsal denizi hatırlatan
yatay ağaçları var bu ormanın serin gölgeleri yokmuş kime ne

Ali Ural

böldük böldük, anlaşıldı dünya, kımılda!

kes kes aksın kırmızılık

aksın anlam

daha çok sevilsin cennet

daha çok küçülsün cehennem

daha çok hatırla

daha çok öldür onu

o kanı kahreden lenfleri

nasıl olsa

yaşamak ikisinden birine

yaklaşmak değil mi?

Âdem Yazıcı

Benim kastım bana efendim

Öğrendiğim hiçbir şeyden emin değilim, affet

Duydum gördüm ve yaşadım

Hiçbir şeyin anlamı kalmadı ya da ben yanlış öğrenmişim

Düşünceler seni hayatımızdan çıkarıyor, affet

Oysa işte yağmur yağıyor, sen yağıyorsun gökten

Dualar yağıyor ve ben susup kalıyorum

İsteklerimin bu kadar peşine düşmekten utanıyorum

Arzularımdan beklentilerimden utanıyorum

Çünkü göstermiyorlar elinde ne var, nasıl yaşadın bugüne kadar

Neyi arzuladın ve istedin

Neler düşündün ve hissettin göstermiyorlar

Gözlerim puslu kalbim pastan geçilmiyor artık

Ömer Yalçınova

Küstüm de.

Eğer küstüm dersen barışmanı beklerim dört gözle.

Bana sürtünürsün.

Göz kırparsın.

Elini elime çarparsın mahsusçuktan.

Kaza süsü verirsin.

A, özür dilerim istemeyerek oldu dersin.

Ben anlarım o zaman.

Barışmak istiyor, derim.

Eğer darıltırsam seni

Ben de barışmaya yol ararım.

Sana varmaya.

Yoluna çıkarım.

Gözüne bakarım.

Bir işaret vermeni beklerim.

Ne yapayım!

Önce seni darıltmayı sonra sana dönüp özür dilemeyi seviyorum işte.

Hele senin beni bağışlamanı daha çok seviyorum.

Hadi küs bana.

Hadi kırıl.

Kâmil Yeşil

kardır ışıklarımı bir söndürüp bir yakar

kardır her sokak başı gezinirler kırkayak

evlerin kapıları kilitlenir yağdıkça

çarpar çocuğun sesi kar yağdıran buluta

gelip değer alnına cevabı Mikail’in

kaybetme nefesinle ısıttığın taneyi

kuşlar üşüşecektir bulduğu her boşluğa

taşırlar kanadında arabalarca ekmek

ak olanı saklanır koynuna bu örtünün

karalara bağlanır kargasız çatılarım

Ali Seyyah

kendi rüzgârımdan üşüdüm

direklerinden kırgın ev köşeleri

cilalı, parlak duruşlardan silinip

en mûtena yere sığınmak

yeni bir bakış ararken ezberim

sırlanmaya dair

Fatmanur Torun

katran kesildi suya inen gölge

buruştu dosya kağıtları otobüslerde

komşu bahçelerden dar geçitlere uzanan evler

geceye direnişi beyaz perdelerin

ayaksız duvarsız denizlere ayarlı, güneşe çıplak elleri

serinliyor gölgesinde karanlığın maviliği

karşı koyabilirdi, evet karşı koyabilseydi dikey bir yükselişle

ölümsüz kaleler kuşatabilirdi

şehrin boş kahkahaları, tahta gıcırtılar üstünde debelenen

beylik istasyonunda iki büklüm erkek ve kadınlar

kafatasımın içinde kemiksiz balıklara olta atarken

keskin dalgalar eşliğinde kabaran göğsüyle

konuşabilseydi benimle aynı ses tonuyla

dört ayaklı bir masanın varlığına, ayak uydurabilseydi

çözülebilirdi uykulardaki düğüm

ama siz dupduru bir hayat çizdiniz

tutunduğunuz balkon demirliklerine evlerin

kendi mülkünde sanrılarla çoğalan

nedir gerçeklik sadece ölüyorken insan

ürküyorum türlü şeylerden eşitlikten tokluktan

hiçbir şey kısalmadan, kısalıyor gün

kısık bir sesle

saygıdeğer geceyi kurşunladılar

Filiz Eneç

beyazdan daha beyaz giydiriyorsa kış

bilin ki

incirden daha kara aynalar verecek akıl

zorlanıyor ölümsüz hafıza

sabah soğuğunun öfke çaputunda

şeytanın gaydasıyla oynuyor

at üstünde

toza dumana karışacağından

gülümsüyor

inanıyorum diyorum yolu değiştiriyor

kaçıncı deli bu

aynayı dağa çeviriyorum

Serpil Çete

YORUM EKLE
YORUMLAR
M Abdullah Arslan
M Abdullah Arslan - 1 ay Önce

EyvAllah kıymetli hocam, emeğinize sağlık

banner19

banner36